9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yerelin gururu

KARİN KARAKAŞLI

RADİKAL 2 / 04/07/2010
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor
“Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam...” Bunu diyen kadının gözlerine bakıyorum. Frida da beni deşiyor zamansız bakışıyla. Acının cisimleşmiş hali olarak geçirdiği yaşamını, resim sanatının benzersiz tablolarına akıtan bu kadını önüme almam, fotoğraflarına da tablolarına da doyamamam boşuna değil. İçin neyi çekerse, neyse ihtiyacın onu ararsın aslında, bebeğin memeyi araması kadar içgüdüsel bir doğallıkla.

1907’de Mexico City’nin güneyindeki Coyoacan’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelen Kahlo, genetik mirası olan yerliliğini de tablo misali taşıdı. Bunu yaparken sakattı üstelik. Bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. 19 yaşındaydı. Kazadan sonra 32 kez ameliyat edilecek ve 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecekti.


Hayatın yaşattıklarına ne anlamlar yüklediğin üzerinden belirleniyor rotan, ona da kader diyorlar. Frida “Koltuğun kolu, kılıcın boğayı delmesi gibi, beni delip geçti” diye anlatacağı o feci kazayı, hayat ve sanat rotası için milat kıldı. Oyalansın diye yatağının tavanına konulmuş aynaya baka baka kendi kendisinin ressamı oldu. ‘’Hep kendi portremi çiziyorum, çünkü çoğu zaman o kadar yalnızım ki, en iyi kendimi tanıyorum” diyecekti. Ama asıl önemlisi bu otoportreler içinde kadının ve insanın hikâyesini de anlatması, Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimliğini de tuvale aktarmayı başarmasıydı. Onunki, evrenseli kucaklayan bireysel bir yerellikti.

Frida bu yerelliği, kadın kimliğinde de gurur dolu bir ifadeye dönüştürdü. Otoportrelerinde kalın, siyah kaşlarını birbirine bitiştirirdi. Herkesi şaşırtan bıyıkları ile New York’ta başka coğrafyalar için değişik güzellik kriterlerinin geçerli olduğunu anlattı sanki, müstehzi bir gülümsemeyle. Öyle ya kadında bıyık Meksikalılar için anlamlıydı. 19. yüzyılda Meksika burjuvaları, karılarının bıyıklarıyla övünürdü. Bu, onların köse olan yerli ırkından değil, İspanyol olduğunu gösteriyordu çünkü. Sakat bacağını gizleyen folklorik kıyafetleri, şalları, takıları ile benzersizdi. Yine Meksika’ya özgü, Aztek-İspanyol kökenli Tehuana kıyafetleriyle herkesi çarptı geçti. İnkâr edilemeyecek kadar çarpıcıydı ve o çarpıcılık tam da toprağından, kökünden beslenmenin, yereli taşımanın tezahürüydü. Bir nevi arketipti sanki, halkının ruhuydu.
Kendisine kimi zaman en az o kaza kadar zarar veren ama bir yandan da ölümcül bir tutkuyla bağlı olduğu ünlü duvar ressamı eşi Diego Rivera, Frida Kahlo’nun sırrını en iyi ifade edenlerden biri oldu: “Frida, sanat tarihinde bir sanatçının duygularının biyolojik gerçeğini açığa çıkartmak için göğsünü ve kalbini yırtıp açtığı tek örnektir. Frida’nın çalışmasına egemen olan trajedi değildir. Onun çektiği acının karanlığı sadece onun fiziksel direncinin fevkalade ışığına, onun hassas duyarlılığına, onun parlak zekâsına ve diğer insanlara düşman güçlere karşı nasıl direnileceğini ve zafere ulaşılacağını gösteren yenilmez gücüne kadifeden bir arka plan oluşturur.”

Farklı’dan devşirilecek ders
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor. Misal ben dört bin yıldır Anadolulu olan bir kavmin mensubuyum. Ermeniliğim aynı zamanda bu toprakların da hikâyesi. Atalarım, bana ait özel bir dil, din, tarih, kültür ve kimlik dışında Anadolu’ya ve İstanbul’a kendi izlerini bırakmış. Oraları daha bereketli, daha özgün kılmış olmaları açısından, ülke tarihi açısından da kıymetli. Yalnız Ermeniler mi? Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Yezidiler, Lazlar, Çerkezler ve daha sayısız farklı topluluk tam da o farkla biricik. Ama yazık ki tüm bu tespitlerin romantik kaçacağı acılıkta günlerden geçiyoruz hâlâ. On yıllardır hâlâ. Yerelin, farklının tehdit görüldüğü, dış mihrakla ilişkilendirildiği bir kültürle zehirleniyoruz sürekli. Minicik çocuklar önyargıları, düşmanlıkları kuşanıyor sloganlarla. Ve biz kim bilir kaçıncı güzelliği tepiyoruz ortak hayat adına.
Oysa nasıl da koca bir özlem bu kimsenin birbirinin üzerine çıkmadığı hayat... Diyarbakır’dan yükselen ses, bunun çağrısı değil mi? 99 sivil toplum örgütünü bünyesinde barındıran “Adalet ve Çözüm Girişimi” operasyonların durdurulması ve PKK’nın eylemsizlik kararı alması için ortak çağrı yaptı. Bildiriyi okuyan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, ortak beklentiyi dillendiriyordu aslında: “Son bir yılda Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsatlar yakalanmasına rağmen somut adımlar atılmamış ve bu süreç heba edilmektedir. Türkiye toplumuna güven verici yasalar zaman geçirilmeden yaşama geçirilmediği, Kürt sorununun özgür ortamla tartışılması için düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadığı, seçme ve seçilme sisteminde düzenlemeler yapılmadığı, hazırlanan Anayasa taslağının Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırmadığı, Habur’dan gelenlerin, çocukların, seçilmiş siyasetçi ve insan hakları savunucularının tutuklanmasının şiddet ortamına ve silahların konuşmasına davetiye çıkarıldığı görülmüştür. Hükümeti, muhalefet partilerini, TBMM’yi ve devletin tüm kurumlarını Kürt meselesinin demokratik çözümünün anayasal zeminini hazırlama sürecini başlatmak ve eksiksiz irade koymaya, Kürt meselesinin çözümünde tüm taraf ve dinamikleri yok sayan yaklaşımlardan vazgeçmeye davet ediyoruz. Silahların sustuğu, siyasetin önünün açıldığı ortamın sağlanması için görev almaya hazır olduğumuzu kamuoyuna duyuruyoruz.”
Hatay’daki Amanos dağlarında kekik toplayan köylüleri PKK’lı sanan askerlerin ateş açması sonucu iki köylü öldü, bir kişi yaralandı aynı gün... Birbirini görebilmenin, farktan kin değil güven üretmenin kaçınılmazlığı bundan daha acı nasıl çarpacaktı insanın yüzüne? Kaybedecek tek bir saniyenin olmadığı daha kaç canla anlatılacaktı ki?
O kadına baktım tekrar... Frida Kahlo, günlüğüne son kayıt olarak acı mizahının ifadesi şu sözleri düşmüş: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.” Onun acılarla dolu hayattan devşirdiği bu dileği, ben de ülkem adına yineliyorum. Asla geri dönmeyelim ve güzel bir çıkışa yol alabilelim diye hep birlikte...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder