13 Ağustos 2010 Cuma

Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür!

Sıkı sıkı sarılırız kimliklerimize. Kimliğimizdir, bize kan davalarından savaşlara kadar davetiye çıkartan. Kimliğimizdir, bizi ırkçıların, dalkavukların, oportunistlerin hedefi yapan. Kimliğimizdir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dedirten.
Adam havaalanında kuyruğun önüne geçip görevliye biletini uzatır. “Sıraya girin beyefendi,” diye ikazda bulunur yer hostesi. “Kim olduğumu biliyor musun?” diye kükrer kelli felli adam. “Bir dakika beyefendi,” der yer hostesi. Mikrofonu alır. Havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen biri var. Tanıyan varsa lütfen gelip sahip çıksın.”
Kimlik denilen her neyse öyle müphem bir şey olmalı ki, 20. yüzyılda psikologlar zeka testlerinin yanısıra gelir kaynaklarının peynir ekmeği olan ‘kimlik /kişilik’ testlerini keşfettiler. Onlara göre hayat boyu koşarız, ‘Ben kimim?’ sorusunun peşinde. Öğrencilik, evlilik, yaşlılık ve benzer dönemlerimizde kendimizi farklı tanımlamamız, tanımlara göre davranmamız yetmezmiş gibi, bizi en yakından tanıyan anne babamız, eşimiz, dostlarımızın bile, bizi nasıl algıladıklarıyla kendimize göre nasıl olduğumuz arasında dağlar kadar fark vardır. ‘Sen beni tanımıyorsun’ diye ömür boyu isyan ederiz yakınlarımıza.
Bence bu işte bir terslik var. Kimliğimizi bulmak yerine ondan kurtulmalı mı? Tek neden bile yeterli. Giderek totaliterleşen devletlere, hakkımızda depoladıkları bilgilerle hayatımızın her girdi çıktısından bize bir şeyler satmaya çalışan şirketlere karşı, kimliğimizi mümkün olduğu kadar değiştirerek, gizleyerek, yalan söyleyerek korumamız şart.
Özgürlük, aitliklermizden kimliksizleşmemizde.
Doldurduğumuz formlardan, aşklarımızdan, yolculukta karşılaştığımız yabancılara kadar kim olduğumuzu ifşa etmekle meşgulüz. Oysa, ilişkilerimiz, yaptığımız işler, kim olduğumuzdan önemli olmalı. Geçenlerde tanıştığım biri her gün küçük bir özgürleşme oyunu oynadığını söyledi. Bilenler bilir. Çeşitlilik kisvesi altında hayatımızı standartlaştıran Starbucks Kahve’lerinde, siparişinizi verdikten sonra beklemeniz gerektiğinden isim veriliyormuş. Yeni dostum her gittiğinde başka bir isimle kahvesini ısmarlamaya başlamış. Kimi zaman tanınmış bir politikacı ya da tarihe geçmiş ünlülerin adlarıyla kendisini çağırtıyor, kimi zaman ölen dostlarının, kimi zaman ‘halk düşmanlar’ıyla ‘vatan hainleri’nin, kimi zaman ‘karşı’ cinsten birisinin.
Andy Warhol’un, “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak,” kehanetinden esinleşmişcesine, o da hiç olmazsa günde bir kez kimliğinden özgürleşmenin peşinde. Hak vermedim değil. Yoksa arada sırada rüyalarımda kendimi öyle yapar görüyorum da uydurdum mu böyle birisi olduğunu? Siz de benzer duygular yaşamışsınızdır. Kendimi belki de en özgür hissettiğim anlar, karşılıklı kim olduğumuzu bilmediklerimle yaptığım tesadüfi sohbetlerde olur. Bir ifşa ettik mi kimliğimizi, tılsım bozulur. Kadın erkek fark etmez, çok kişinin düşünde yok mudur, tanımadığı, bir daha görmeyeceğini bildiği birisiyle sevişmek?
Kimliğin prangaya vurulma hissi olduğunun en iyi örneği iktidar sahipleriyle meşhurlar. Doyumsuzluklarıyla yüzleştikleri bir noktadan sonra ellerinden geleni yapmazlar mı kimliklerini gizleyip aramıza karışmaya? Padişahların, kralların halkın derdini anlayabilmek için tebdil-i kıyafette dolaşmaları düpedüz devletler tarihi propagandası. Dertleri, kimliklerinden kurtulup özgürleşmek.
Günlük ilişkilerimizde ‘Kimsin?’, ‘Kimlerdensin?’ diye ne kadar az sorarsak, toplumca o denli kurtuluruz düzenin kalıplarından.
Bari yaşarken yapalım.Yoksa malum, Türkiye’de öldünüz mü kimliğimizi kanunen devlet teslim alıyor.

Gündüz Vassaf - 2010.07.25 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder