14 Ağustos 2010 Cumartesi

Huzursuz firari

İşe bakın. Pessoa, Portekizce’de ‘kişi’ anlamına geliyor.
Fernando Pessoa; Lizbon’un Şair’i.
Ama ondan söz ederken, kimden söz ediyoruz aslında? Yazısını,
dolayısıyla hayatını kendini sürgün ettiği kimliklerde yaşamış bu tuhaf adamın
hangi suretidir baktığımız?
Onunla ilk tanışmam, yıllar önce bir huzursuz ruhun bana ödünç verdiği bir kitapla oldu.
Evet. Bazen bir kitap insanın hayatını değiştirebilir.
‘Huzursuzluk Kitabı’nı neredeyse yıllar boyunca bir muska gibi yanımda taşıdım.
Bildiğim, bildiğimi sandığım, hissettiğim, hissettiğimi sandığım her şeyi onunla yeniden, döne döne yeniden tarttım. Kitabı sahibine geri veremedim.
Fernando Pessoa, kendine 70’den fazla kimlik uydurdu. Kendini birçok benliğe bölüp onların adlarıyla yazdı. O dışkimlikler, takma adlar değildi. Her birinin yaşamı, fikirleri, kişilikleri, hatta kimileyin milliyetleri farklıydı.
“Bütün insanlığımı, yazınsal icracıları olarak hizmet ettiğim değişik yazarlar arasında bölüştürdüm. Benliğimin bir tür aracısı olarak sürdürüyorum varlığımı, ama ötekilerden daha az gerçeğim ben, daha özden yoksun, daha az kişiselim ve onların hepsinden kolaylıkla etkilenirim.”
Daha 15 yaşındayken ilk dış benini yaratır: Charles Robert Anon, bir Britanyalıdır. İngilizce şiir ve denemeler yazan bir başka dış beni de Alexander Search’dir.
Ancak 20 yaşından sonra anadilinde şiirler yazacaktır.
Dış kimliklerinin en ünlülerinden Alvaro de Campos (ki bir gemi mühendisidir) metinlerinden birinde şöyle der: “Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.” Alvaro de Campos, Pessoa’nın yaratmış olduğu en karanlık, en kışkırtıcı şairdir kuşkusuz.
Onun uzun, ‘Hiçim ben./Asla bir şey olmayacağım./Bir şey olmayı isteyemem./Öte yandan, bendedir bütün düşleri dünyanın’ dizeleriyle başlayan uzun şiiri ‘Tütüncü’den birkaç dize daha koparıp okuru da zehirlemek isterim:
“Her şeyde başarısız oldum.
Bir amacım olmadığına göre, belki de hiçbir şey demekti bu.
Bana verilen çıraklığı
İndirdim evin arka camından.
Büyük amaçlarla kırlara çıktım.
Ama orda sadece otlar ağaçlar buldum,
İnsanlar ortaya çıktığındaysa, hepsi de birbirinin aynıydı.
Pencereden çekilip bir sandalyeye oturuyorum. Ne düşüneyim?”
1914 yılında Portekiz’in en büyük şairlerinden dördü birden ortaya çıkar.
Biri de Campos.
İkincisi, okul yüzü görmemiş muhteşem köylü Alberto Caeiro, Pessoa’nın gözünde diğerlerinden farklıdır. Ondan söz ederken Usta der. Caeiro’nun ‘Koyun Çobanı’ adlı kitabı “Hiç bakmadım koyunlara/ama sanki bakmış gibiyim” dizeleriyle başlar. Caeiro, Pessoa’nın en yakın
dostu yazar Mario de
Sa-Carneiro’ya armağanıdır. 26 yaşında intihar eden bu yakın dostuna nazire olsa gerek, Caeiro da, yaşamöy-
küsüne bakarsak 26 yaşında veremden ölür.
Üçüncü şair, Pessoa’nın ‘Portekizce yazan
Yunanlı Horatius’ olarak tanımladığı tıp doktoru ve klasikçi Ricardo Reis’dir. Kraliyet yanlısı Reis de yaşamöyküsüne bakacak olursak Brezilya’ya kaçmış, orada yaşayıp ölmüştür.
Fernando Pessoa, bir mektubunda, bu dışkimlikleriyle olan ilişkisini açıkça anlatır: “Bütün dramatik kişiliksizleştirme gücümü Caeiro’ya koydum; bütün entelektüel disiplinimi, ona uygun müzikle şekillendirilmiş halde, Ricardo Reis’e; ne benliğime ne de yaşamıma girmesine izin verdiğim bütün heyecanı ise Alvaro de Campos’a.”
‘Huzursuzluk Kitabı’nda Fernando Pes soa, “Önemli olan aşkın kendisi değil, varoşlarıdır” der.
Ona kalırsa dünyada tek soylu şey görmek ve işitmektir. “Bir şeyin aslından değil, kışkırttığı fikirler ve rüyalardan haz almayı öğren. Çünkü hiçbir şey olduğu gibi değildir. Rüyalar hep rüyadır. Bu yüzden dokunmayacaksın hiçbir şeye. Rüyana dokunduğunda ölür gider, dokunduğun nesne bütün benliğini doldurur sonra.”
Bu dünyanın en kalabalık yalnızının kendi adıyla yazmış olduğu bir şiirle bitirelim:
“Ben bir kaçağım
Doğar doğmaz
Kendime hapsettim kendimi
Sonra kaçtım
Sıkılır insan
Aynı yerde olmaktan
Kendimde olmaktan
Ben niye sıkılmayayım?
Ruhum arar beni
Doğlarda ovalarda
Tanrıya şükür asla
Bulamaz beni ruhum
Bir olmak zindandır
Ben olmak hiç olmak
Firarda yaşarım
Ve zaten yaşıyorum”

Yıldırım Türker - 2010.08.14 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder