19 Ağustos 2010 Perşembe

Hrant Dink 'Türk düşmanı' mıydı?...

Devlet, Hrant Dink’i “Türk düşmanlığı”yla suçlamaya devam ediyor.
Dink’in sağlığında kötü ünlü 301. maddeden ötürü aldığı cezaya karşı AİHM’de açtığı dava için hükümetin yolladığı savunmaya ilişkin haber, 15 Ağustos 2010 tarihli gazetelerde ayrıntılarıyla yer aldı. Hükümetin savunması aynı suçlamaya dayanıyor: Hrant Dink’i hedef yapan suçlama!
Katlin ardından Nokta dergisi Hrant Dink’in söz konusu yazısında gerçekte ne dediği konusunda benden, Feyza Hepçilingirler’den ve Yusuf Çotuksöken’den
yorum istemişti. Derginin 1 Şubat 2007 tarihli sayısında üçümüzün yazılarından oluşan bir dosya yer aldı. Tıpkı mahkemeye sunulan bilirkişi raporu gibi Türkçeyle uğraşan bizlerin analizleri de iddianın
geçersizliğine işaret ediyordu.
Gerçi Hrant Dink’i kişi olarak tanıyan ya da yazılarını az çok izleyen herkes bu iddianın ne kadar yersiz olduğunu dile getirmişti, hâlâ da dile getiriyor: Türk düşmanlığı ırkçılıktır ve Hrant Dink, ırkçılığın tam tersi her ne ise, işte tam odur. Ancak, onu ve yazılarını bilmeyenler için, yazısının dil açısından analiz edilmesi önemliydi ve gerek bilirkişinin gerekse bizlerin yaptığı da buydu.
Mahkeme nedense bilirkişiyi dikkate almamış, yöneltilen “Türk düşmanı” suçlamasını onaylamıştı. Ve acınacak birileri alet oldu, Hrant Dink o yazısı bahane edilerek katledildi. Bizim yazılarımız ise hükmün ve ne yazık ki Dink’in katledilmesinin sonrasına denk geliyordu.
Şimdi bu acı durmadan tazeleniyor. Hrant Dink’e mahkemenin yönelttiği
suçlama şimdi de hükümet tarafından yineleniyor. Katillerin savunmaları ile hükümetin savunması aynı teze, aynı suçlamaya dayanıyor! Dolayısıyla, Nokta dergisindeki, Dink’in suçlama konusu yapılan yazısını analiz eden yazımı aşağıda sunmak gereğini duyuyorum. Başlık “Zor yazı”dır.

***

“Bir insan bütün canlılığıyla gözünüzün önündeyken, ölüm kavramı durmadan gelip bu görüntüye çarparak şimşekler çıkarırken, onun kaleminden çıkmış bir yazı üstüne açıklamalar üretmek fazlasıyla zor. Zor ama, aynı ölçüde de zorunlu. Hrant Dink’in ne dediğini anlamak istiyorsak elbette.
Gazeteci Hrant Dink’in ‘Türk düşmanlığı’yla suçlanıp hüküm giyen sözü, sekiz yazılık bir dizinin sonuncusundaki giriş paragrafından ibaret.
Dizideki diğer yazıları okumamış biri için, irkiltici bir paragraf gerçekten de bu. Diğer yazıları okumuş olanlar için bile, başvurduğu eğretilemeye özel bir dikkat, değişmecelere özel bir duyarlık gösterilmediği sürece, yine irkiltici olacaktır.
Dink’in eğretilemesi, dizideki altıncı yazının başlığıyla birlikte oluşuyor ve son üç yazı boyunca devam ediyor. Bu başlık şöyle: Ermeni’nin ‘Türk’ü.
Buradaki Türk sözcüğü, ‘gerçek anlam’ denilen anlamının dışına çıkarılmış, özel bir anlama büründürülmüştür, tıpkı ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki gibi. ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki ‘Bursa’ kavramı
nasıl genel Bursa kavramından farklı ve anılarıyla, değerleriyle Tanpınar’a özgü bir imge ise, ‘Ermeni’nin ‘Türk’ü’ sözündeki ‘Türk’ de bildiğimiz olağan
Türk kavramı olmayıp, özgül, belirli bir imgedir: ‘Ermeni’nin gözündeki, soykırımın faili fikriyle belirlenmiş, kirden ibaret gibi görünen ‘Türk’ imgesi.
Hrant Dink, ana konusu Ermeni kimliği olan yazı dizisinin bütününde bu özgülleşmiş ‘Türk’ imgesinden söz ediyor. Her seferinde böyle tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu imgeden değil de bildiğimiz olağan Türk kavramından söz etmek istediğinde ise tırnak kullanmıyor ve sözcüğe çoğul eki getiriyor: ‘Sonuçta Ermeniler’in bin yılı aşkın süre İslamla ve Türklerle yaşanmış bir biraradalığı mevcuttur. (...) Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında
klinik iki vaka durumundadırlar’ örneklerindeki gibi.
Özetle, Hrant Dink’in yazı dizisinde Türk sözcüğü iki farklı biçimde ve iki farklı anlamda kullanılmış: Birincisi alışılmış, olağan anlamıyla, genellikle
çoğul eki getirilerek, ikincisi ise, tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu ikinci kullanımdan kasıt, yukarıda da belirttiğim gibi, ortalama Ermeninin kanına işlemiş, özel ve belirleyici bir ‘Türk’ imgesidir.
Dink dizi boyunca bu kurguya göre konuşuyor: Ortalama Ermeni kimliğini bir beden, canlı bir organizma gibi kurguluyor ve bu bedende dolaşan kanın, ortalama Ermeni tarafından üretilen özgül ‘Türk’ imgesinden oluştuğunu söylüyor. Kurguya göre ‘Ermeni ‘nin damarlarında ‘Türk’ dolaşmaktadır ve bu, Ermeninin duyduğu nefretten ibaret, o nefretle kirlenmiş bir imge-kandır. Sonuncu yazının mahut paragrafında boşalmasından söz edilen kan, işte bu eğretilemeli imge-kandır.
Hrant Dink’in anlatımındaki zorluğu yaratan öğelerden birincisi bu özgül ‘Türk’
imgesi, ikincisi ‘kan’ sözcüğünün o güçlü olumsuz çağrışımı ise, üçüncüsü de ‘boşalma’ fiilinin kullanımıdır.
Bu ‘boşalma ‘ fiilinin üzerinde biraz duralım. Fiilin, şu örnekteki gibi kullanımlarını hatırlayalım: ‘Giden öğrenciden boşalacak ön sıraya, en arkadaki öğrenciyi oturtalım.’
Öyle görünüyor ki Hrant Dink, ‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerine’ derken ‘boşalma’ fiilini bu örnekteki anlamıyla kullanmıştır.
Başka bir deyişle, ortalama Ermeni’nin kimliğinin bir parçasına dönüşmüş olan özgül ‘Türk’ imgesinden vazgeçilmesiyle boşalacak olan yere, tıpkı yukarıdaki iki öğrenciden boşalan ön sıra gibi, arkalarda kalmış
olan ‘asil damarında mevcut’ ‘temiz kan’ konacaktır, diyor Hrant Dink. Buradaki ‘temiz kan’dan kasıt, kurgunun ve eğretilemenin bütün öğeleri göz önüne alındığında, nefretten arınmış, olağan insan kimliğidir.
Okurun söz konusu paragrafı yukarıda açıkladığım gibi okuması için, dizinin bütününü, özellikle de son üç yazıyı her tür önyargıdan arınmış bir dikkatle izlemiş olması gerekir. Aksi halde, çiğ bir Türk düşmanlığıyla karşı karşıya olunduğu fikrine kapılması olasıdır. Oysa böylesine bir ırkçılığın Hrant Dink’e en uzak düşünce olduğunu bilmek için onu bir yazar olarak izlemiş, okumuş olmak yeter.
Hrant Dink belli ki, kendisini yeterli ölçüde izlememiş ya da önyargılarından kurtulamamış bir okurun bu paragraftan çıkaracağı ilk anlamın yukarıda açıkladığım anlam olmayacağını düşünmemiştir. Her yazarın başına gelebilen bir durumdur bu: Siz kendi zihninizdekini yazdım sanırsınız, oysa sizin kastınızdan bütünüyle farklı anlamlar çıkaracak okurlar her zaman vardır.
Okurun görevi, metne ve yazara hakkaniyetli davranmaktır. Nesnel ve bilimsel yorum, metni cümle cümle değil, oluşan bağlam içinde değerlendirmeyi gerektirir. Bağlam, ilgili cümlelerin yer aldığı metinsel bütün demek. Örneğin, mahkemenin atadığı bilirkişinin bu dikkati gösterdiği, görüşünü bildirirken metnin genel bağlamını göz önünde bulundurduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki mahkeme farklı yönde karar vermiştir.
‘İroni, mecaz, eğretileme’ gibi söz sanatlarına başvuran yazıların anlaşılma şansı düşüktür. Özellikle de işin içine önyargılar ya da eşduyum kıtlığı girince.
Yahya Kemal, ‘İnsan insanın ufkudur’ demişti. Ufkumuza önyargısız bakmak insanlık görevimiz olsun.”

http://necmiyealpay.blogspot.com


Necmiye Alpay - 2010.08.19 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder