9 Ağustos 2010 Pazartesi

Café Esperanza, bir arayışın sonucu

Ali Teoman'ın yazdığı 'Café Esperanza' savsız bir metin. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi
Edebiyatımızın önünü açacak yolları arama kaygısını yeterince taşıdığımız söylenebilir mi? Öyle olsaydı, hemen her yılın sonunda, yıl boyunca yayımlanan romanların pek azının elle tutulur olduğu yolundaki savlar da çoğunlukça paylaşılmazdı. Edebiyatımızın kendi içinde bütüncül anlayışlara ulaştığı dönemlerin art arda gelişi bir dizi egemen anlayışın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu gelişme süreci sabit bir ivmeyle yukarı çıkan bir eğri oluştururken, hem geçmişe bağlılığı, hem zaman içinde oluşturduğu anlayışını dayatma refleksleri yüzünden kendini yeniliklere hemen hep kapalı tutmak zorunda gördü.
Yazılanların birbirine benzeyip niteliğini geliştiremediğini, geçmişin altında kaldığını savunanların çoğunluğu aslında gerçeğe yakınlık ve toplumsal sorumluluk arıyor. Dolayısıyla bu anlayış ile as’lolan edebiyattır diyenler, kendiliğinden ikiye ayrılıyor. Oysa bizim edebiyatımızın gerçek hayatla, dolayısıyla toplumsal sorumlulukla kurduğu ilişki hiçbir kuşakta zaaf göstermedi. Kendini yenileme zaafını hiçbir zaman tam anlamıyla çözememesiyse, üstünde daha az durulan, bana kalırsa en önemli eksikliğimiz.
Ali Teoman’ın Café Esperanza adlı anlatısı bu tür açık yaraları iyileştirecek metinler arayışımıza bir karşılık olabilir mi? Café Esperanza için ‘anlatı’ denmiş. Roman mı, anlatı mı ya da şiir mi, deneme mi? Yazınsal bir metnin hangi terimle anlatıldığı önemli mi? Bu tür arayışlarımız zaman zaman oldu, ama insanın kişiliğini adı nasıl belirlemezse, bir metnin niteliğini de onu hangi adla tanımladığımız anlatmaz elbette. Café Esperanza beni bir roman denemesi olarak daha çok ilgilendirdi. Ali Teoman’ın baştan belirlediği bir konu ve onun özünü oluşturan bir sorun çevresinde ne yazdığı önemli. Sanırım böyle bir metnin yazarı da aynı düşünür. Sonunda yazmak istediğinizi yazarsınız onun roman mı, öykü mü olduğu sizi pek ilgilendirmez.
Café Esperanza’da Strasbourg Üniversitesi’nde okuyan üç arkadaş arasındaki ilişki anlatılıyor. Daha doğrusu, bu ilişkinin yalnızca bir kesiti, asıl olarak da bugünün ve gelecek tasarımlarının anlamı üstüne düşünsel bir alışverişin boyutları. Mühendislik öğrenimi gören Altuğ, felsefe doktorası yapan Doğu Avrupalı Xeno, resim yapan güzel sanatlar öğrencisi Brezilyalı Rapazinho.
Xeno bütün hayatı ve ilişkileri felsefi yorumlarla anlayıp anlatmaya meraklı. Lafebesi. “Söz sanatı yapmaya, lügat paralamaya, bilgi ve görgüsünü göstermeye bayılır.” Karşısındakileri etkilemek için yalnızca kendisini anlatmakla yetinmeyip onların duygularını da parlatmaktan kaçınmaz. “Kendi aklının herkesinkinden üstün olduğunu” belli etmeden de duramaz. Üç arkadaş arasında en renklisi de Xeno mu? Tersini düşünmek zor.
Altuğ için üçü arasındaki ilişki bir oyunsa, bu oyunun özellikle Xeno ile oynandığı kuşkusuz. Rapazinho daha uzak, kendi halinde. Zararsız bir oyun, o ilişki biçimi içinde oynanmak zorunda. “Oynuyoruz,” diye anlatır Altuğ, “kurallara uyarak, gerektiğinde kendi kurallarımızı kendimiz koyarak ama hep titizlikle, dikkatle, özenle...”
Üç erkek, bir hayat
Café Esperanza’nın ilk sayfalarında başlıyor bu sorgulama. En çok sorgulanan da üç arkadaş arasındaki ilişki mi? Birbirinden apayrı kimlikte, rastlantıların bir araya getirdiği üç genç erkeğin hayata ve insan ilişkilerine bakış açıları, bizi de okur olarak bu sorgulamanın parçası yapar. Varoluşun ve umudun biçimlerini sorgularken Altuğ, hayatın akışını sağlayan insanal güçlerin neler olduğunu, onların ağırlıklarını biz de tartışmaya başlarız. Okuru kendi dünyasını paylaşmaya çağıran, özel bir metin Café Esperanza.
Altuğ tutarlılık arayışını da temsil ediyor, özellikle düşünsel düzeyde. Xeno’nun pek umursamadığı. Rapazinho’nun daha çok yaşarken bağlı kalmaya özen gösterdiği. Sonunda, dünyanın üç ayrı bölgesinden gelen, üç ayrı kültür içinden çıkmış üç genç adam var.
Xeno soyutlamanın erdemleriyle yaşamak istiyor, ama onun istencini de tutarlı olmayı başaramamak bozuyor. Oysa Altuğ sürekli somut hayatla bağ kurmaya çağırıyor onu. Rapazinho ise yaşayarak deniyor. Kendi hayatlarının konuları mutluluk ve yalnızlıksa sözgelimi, Altuğ doğrudan insanlarla arasındaki ilişki bakımından tartıyor onları. Xeno için yaşananlar önemli değil de, düşünülenler önemlidir. Sözgelimi umut ise konu Café Esperanza’nın başat konularından, ona Xeno’nun vereceği anlam elbette gösterişli sözlerle, “Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi,” biçiminde anlatılır. Hayata ilişkin sorunları böyle anlatınca, eksende hep Xeno yer alır. Oyunu kuran odur, siz de oyuncu.
Café Esperanza, aslında başından sonuna dek yazma serüveninin basamaklarını çıkarak kurgulanmış. Üç arkadaşın sık sık oturup konuştukları Café Esperanza, aynı zamanda yazdıkları mekândır. Yapıt ve bir yapıtın yaratılma süreci üstüne yorumlar da bu arada öne çıkar. Yapıt ve yapıntı sözcükleri arasındaki bağ, onların yapay sözcüğüyle ilişkisi pekâlâ yazınsal sorunlar olarak tatışılıyor Café Esperanza’da. Ama şu farkla: Xeno felsefe tezini yazarken, Altuğ romanını tamamlamaya çalışıyor. Rapazinho sokakta, umursamaz, belli ki daha kontrolsüz. Xeno’ya göre, gelecekte ancak üçüncü sınıf bir ressam olabilir Rapazinho. Peki Xeno da üçüncü sınıf bir felsefeci mi olacaktır? Bunu yanıtı yok, o kendisini Doğu Avrupa’nın Baudrillard’ı olarak gösteriyor olabilir, ama öyle olamayacağını sezer okur. Altuğ Xeno’yu onu üstün görmekle birlikte, özgüveninin eksik olduğunu düşünür.
Her şeyin aslında insanın kafasının içinde olduğuna kuşku yok. Maddi yoksunluklardan bağımsız düşünmeye başlayınca, düşüncenin içinde yaşanıyor bütün çatışmalar. İçki ya da marijuana, onlar insanın kendi cennetine gitmesi için yollar değilse, her şey kafanın içinde başlayıp bitiyor. Belki bütün değerler görecelidir, ama kendi değerleriyle yaşamak insanı o değerlerle dünyayı açıklamaya da iter. Baştan sona düşüncelerin ve değerlerin yaşanan ânı ve geleceği tartıştığı bir anlatıdır Café Esperanza.
Okurun aradığı
Üç anlatı kişisinin kendi yaratıcılık dünyalarını ve yaptıklarını açıkladıkları bir anlatı biçimi, Ali Teoman’ın sanırım yeni bir biçim kaygısının da ürünü. Bu arada Altuğ yazdığı romanı anlatırken, Café Esperanza’nın yaratım süreci de anlatılır mı? Eleştirinin aramadığı bu düzeyi, okurun araması doğaldır.
Café Esperanza’nın kusursuz bir yapıt olarak tasarlandığı sanmıyorum. Olay örgüsüne dayanmayan, bir hikâyesi olmayan, “başı sonu belirsiz söyleşimlere, sözde felsefesel çözümlemelere” dayalı bir yazınsal metin. Belirsiz kişiler, yalnızca düşünme biçimeriyle kimlik kazanıyor. Anlatıcı bir kişiden öbürüne zorlanmadan geçebiliyor, arada sağlam düğümler atmaya gerek görmeden. Aynı Altuğ’un yazdığı roman için belirttiği gibi, kişiliklerin bakış açıları arasında atlayarak oluşuyor doku. Café Esperanza’yı belki bir roman olarak okumak, romanın alabileceği biçimlere verilmiş nitelikli bir karşılık da olabilir.
Kişileri sürekli konuşuyorsa, anlatının konuşma diliyle yazıldığı da söylenebilir mi? Bu var elbette, ama düşünel ve fesefi sorgulamanın konuşma diliyle örtüşmesi nasıl olanaksızsa, Café Esperanza’nın dilinin de yaratıcı düşüncenin içinden çıktığını söylemek gerekir. Bir düşünce romanının dili nasıl olabilirse, Ali Teoman’ın onu aradığı belli.
Café Esperanza savsız bir metin, kendini köşeleri belirlenmiş savlarla anlatmaya gereksinimi olmayan. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi.

Ali Teoman
Café Esperanza
Sel Yayıncılık, Mayıs 2010
79 s., 7,00 TL.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder