14 Ağustos 2010 Cumartesi

Beyaz Saray

Yılbaşı gecesini kaçıncı kez gözaltına alındığını hesaplayarak geçirdi, 23. ya da 24.’üydü bu ve öncekileri nispeten kolay atlatmıştı. Adam yaralamak, haneye tecavüz gibi hafif suçlardan en hafif cezalarla sıyırmıştı. Peppino, alaylı bir ‘bandito’, yani bir haydut, bir gangsterdi, ama o kadar hırçın, kavgacı, üçkâğıtçı, sağı solu belli olmayan bir adamdı ki kendi katı kurallarıyla çalışan yeraltı dünyasında yükselemiyordu. Bir muhbir olarak bile güvenilmezdi. Yıllardır onunla ‘işbirliği’ yapan polisler, Peppino’nun silahlı soygunlarını, cinayetini, usta bir silahşor olduğunu duysalar şaşırırlardı. Gerçek adını kimse bilmediği gibi, gerçek suçlarını da kimse bilmezdi.
Bozkırda, sert, kıraç topraklarda doğmuş bir melezdi. İşine gelince yerli kanını, işine gelince zenciliğini öne çıkarır, ama en çok İtalyan asıllı babasıyla övünürdü. 10 yaşından beri büyükşehirde, sokaklardaydı. Bir sabah annesi tuhaf bakışıyla onu yıkayıp giydirmiş, bir iki damla gözyaşının ardından o da çekip gitmişti. Kalkık burnuna, incecik dudaklarına bakılırsa, babası gerçekten de beyazdı, ama Peppino uzun boylu, kaslı, yakışıklı bir melezdi, yakışıklılığının farkındaydı. Kendine iyi bakardı doğrusu. Sorguya götürülürken bile arka cebinden hiç eksik etmediği tarakla saçlarına çekidüzen verişi alay konusuydu.
‘Tatsız’, diye mırıldandı Peppino kendi kendine, ‘yılbaşını Beyaz Saray’da geçirmek’... Üstelik bu kez neden gözaltına alındığını da bilmiyordu. Merkez Karakolu’nun, ‘Beyaz Saray’ diye anılan ana nezarethanesinde, sırtını yağlı duvara dayamış, yavaşça ayılırken hayatının muhasebesini yapmasının bir nedeni de geçmiş suçlarından hangisinin açığa çıkabileceğini hesaplamasıydı. 30 yaşına gelmişti, gangster deyimiyle ‘kurt yaşı’, bir şeylerin yolunda gitmediğini giderek daha sık düşünür olmuştu. Hızla kuruyan bir ırmak gibi sanki sık sık tıkanıyor, bir türlü akamıyordu hayatı ama kaderin ona başka ne verebileceği, ya da ondan neyi esirgediği konusunda hiçbir fikri yoktu. Bu kötü kokulu nezarethane, polis tehditleri, hücreler vesaire olmadan da yeterince tatsızdı zaten hayat.
Sırtını duvara dayamış, Lusi’yi düşünmeye bırakmıştı kendini. Varoşlarda doğmuş, hizmetçilikle geçinen, kocaman bir poposu ve kocaman bir kahkahası olan, altın kalpli bir melezdi Lusi -tam Peppino’nun sevdiği türden... Son çalıştığı evi basıp olay çıkardığından beri kadıncağız ancak gündelik işler bulabiliyordu, hepsi farklı babalardan dört çocuğu vardı üstelik, bir daha yanına yaklaşırsa Peppino’yu öldüreceğine yemin etmişti. Ama elbet bu, onu düşünmesine, böcek kaynayan bir nezarethanede oturup saçlarını, kokusunu, göğüslerini düşlemesine engel değildi. Aslında kadınlara iyi davranırdı, pek belli etmese de onlara derinden bağlanırdı. Kimsenin bilmediği sarsılmaz ilkeleri vardı Peppino’nun. ‘Onlar da beni ele verirdi,’ derdi, ‘Fırsat bulsalar’... Öldürdüğü adama gelince... Peppino biraz daha hızlı, biraz daha şanslıydı o kadar. Onu rahatsız eden cinayetin bir başkasının üzerine kalmasıydı. Yargıç yıllardır karar veremiyor, hapiste beş parasız çürüyen adam Peppino’nun vicdanını gerçekten sızlatıyordu.
Sabaha karşı gürültüler, bağırışlar, sloganlar eşliğinde kapı açılıp içeriye 12 Kızılderili girince, Peppino bu sürpriz gözaltının nedenini anlar gibi oldu. ‘Topraksızlar Hareketi’nin, kıraç topraklarda toprak reformu için mücadele eden, asla silah kullanmayan hareketin önde gelenleriydi bunlar. Üzerlerine makineliyle ateş açıldığında bile geri çekilmemeleri -o gün 40 kadar ölü vermişlerdi- ünlerini ülke çapında duyurmuştu. Gerçi Peppino, gazetelerde okuduğu hiçbir şeye, hele kahramanlık hikâyelerine inanmazdı, ama liderleri Yuma’nın, bütün Kızılderililer gibi duygularını ele vermeyen gözlerine baktığında, bu adamın hakikaten hiçbir zaman silah kullanmayacağına emin olmuştu. Beline dek inen saçları tek bir örgüyle toplanmış, ufak tefek, çok zayıf bir adamdı, Peppino’dan epeyce kısa, epeyce de koyuydu. Onu içten, gerçekten zarif bir tavırla selamlamış, hiçbir şey sormamıştı. Adamları da öyle... Bakışları dostça, saygılı ama mesafeliydi, sanki o orada değilmiş gibi davranıyorlardı.
-Ben de Kuzey Doğulu’yum, dedi Peppino ansızın. Lehçenizi anlıyorum. Başka bir kabile diliniz falan yok mu sizin?
(Sürecek)

Aslı Erdoğan - 2010.08.14 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder