19 Ağustos 2010 Perşembe

Hrant Dink 'Türk düşmanı' mıydı?...

Devlet, Hrant Dink’i “Türk düşmanlığı”yla suçlamaya devam ediyor.
Dink’in sağlığında kötü ünlü 301. maddeden ötürü aldığı cezaya karşı AİHM’de açtığı dava için hükümetin yolladığı savunmaya ilişkin haber, 15 Ağustos 2010 tarihli gazetelerde ayrıntılarıyla yer aldı. Hükümetin savunması aynı suçlamaya dayanıyor: Hrant Dink’i hedef yapan suçlama!
Katlin ardından Nokta dergisi Hrant Dink’in söz konusu yazısında gerçekte ne dediği konusunda benden, Feyza Hepçilingirler’den ve Yusuf Çotuksöken’den
yorum istemişti. Derginin 1 Şubat 2007 tarihli sayısında üçümüzün yazılarından oluşan bir dosya yer aldı. Tıpkı mahkemeye sunulan bilirkişi raporu gibi Türkçeyle uğraşan bizlerin analizleri de iddianın
geçersizliğine işaret ediyordu.
Gerçi Hrant Dink’i kişi olarak tanıyan ya da yazılarını az çok izleyen herkes bu iddianın ne kadar yersiz olduğunu dile getirmişti, hâlâ da dile getiriyor: Türk düşmanlığı ırkçılıktır ve Hrant Dink, ırkçılığın tam tersi her ne ise, işte tam odur. Ancak, onu ve yazılarını bilmeyenler için, yazısının dil açısından analiz edilmesi önemliydi ve gerek bilirkişinin gerekse bizlerin yaptığı da buydu.
Mahkeme nedense bilirkişiyi dikkate almamış, yöneltilen “Türk düşmanı” suçlamasını onaylamıştı. Ve acınacak birileri alet oldu, Hrant Dink o yazısı bahane edilerek katledildi. Bizim yazılarımız ise hükmün ve ne yazık ki Dink’in katledilmesinin sonrasına denk geliyordu.
Şimdi bu acı durmadan tazeleniyor. Hrant Dink’e mahkemenin yönelttiği
suçlama şimdi de hükümet tarafından yineleniyor. Katillerin savunmaları ile hükümetin savunması aynı teze, aynı suçlamaya dayanıyor! Dolayısıyla, Nokta dergisindeki, Dink’in suçlama konusu yapılan yazısını analiz eden yazımı aşağıda sunmak gereğini duyuyorum. Başlık “Zor yazı”dır.

***

“Bir insan bütün canlılığıyla gözünüzün önündeyken, ölüm kavramı durmadan gelip bu görüntüye çarparak şimşekler çıkarırken, onun kaleminden çıkmış bir yazı üstüne açıklamalar üretmek fazlasıyla zor. Zor ama, aynı ölçüde de zorunlu. Hrant Dink’in ne dediğini anlamak istiyorsak elbette.
Gazeteci Hrant Dink’in ‘Türk düşmanlığı’yla suçlanıp hüküm giyen sözü, sekiz yazılık bir dizinin sonuncusundaki giriş paragrafından ibaret.
Dizideki diğer yazıları okumamış biri için, irkiltici bir paragraf gerçekten de bu. Diğer yazıları okumuş olanlar için bile, başvurduğu eğretilemeye özel bir dikkat, değişmecelere özel bir duyarlık gösterilmediği sürece, yine irkiltici olacaktır.
Dink’in eğretilemesi, dizideki altıncı yazının başlığıyla birlikte oluşuyor ve son üç yazı boyunca devam ediyor. Bu başlık şöyle: Ermeni’nin ‘Türk’ü.
Buradaki Türk sözcüğü, ‘gerçek anlam’ denilen anlamının dışına çıkarılmış, özel bir anlama büründürülmüştür, tıpkı ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki gibi. ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki ‘Bursa’ kavramı
nasıl genel Bursa kavramından farklı ve anılarıyla, değerleriyle Tanpınar’a özgü bir imge ise, ‘Ermeni’nin ‘Türk’ü’ sözündeki ‘Türk’ de bildiğimiz olağan
Türk kavramı olmayıp, özgül, belirli bir imgedir: ‘Ermeni’nin gözündeki, soykırımın faili fikriyle belirlenmiş, kirden ibaret gibi görünen ‘Türk’ imgesi.
Hrant Dink, ana konusu Ermeni kimliği olan yazı dizisinin bütününde bu özgülleşmiş ‘Türk’ imgesinden söz ediyor. Her seferinde böyle tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu imgeden değil de bildiğimiz olağan Türk kavramından söz etmek istediğinde ise tırnak kullanmıyor ve sözcüğe çoğul eki getiriyor: ‘Sonuçta Ermeniler’in bin yılı aşkın süre İslamla ve Türklerle yaşanmış bir biraradalığı mevcuttur. (...) Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında
klinik iki vaka durumundadırlar’ örneklerindeki gibi.
Özetle, Hrant Dink’in yazı dizisinde Türk sözcüğü iki farklı biçimde ve iki farklı anlamda kullanılmış: Birincisi alışılmış, olağan anlamıyla, genellikle
çoğul eki getirilerek, ikincisi ise, tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu ikinci kullanımdan kasıt, yukarıda da belirttiğim gibi, ortalama Ermeninin kanına işlemiş, özel ve belirleyici bir ‘Türk’ imgesidir.
Dink dizi boyunca bu kurguya göre konuşuyor: Ortalama Ermeni kimliğini bir beden, canlı bir organizma gibi kurguluyor ve bu bedende dolaşan kanın, ortalama Ermeni tarafından üretilen özgül ‘Türk’ imgesinden oluştuğunu söylüyor. Kurguya göre ‘Ermeni ‘nin damarlarında ‘Türk’ dolaşmaktadır ve bu, Ermeninin duyduğu nefretten ibaret, o nefretle kirlenmiş bir imge-kandır. Sonuncu yazının mahut paragrafında boşalmasından söz edilen kan, işte bu eğretilemeli imge-kandır.
Hrant Dink’in anlatımındaki zorluğu yaratan öğelerden birincisi bu özgül ‘Türk’
imgesi, ikincisi ‘kan’ sözcüğünün o güçlü olumsuz çağrışımı ise, üçüncüsü de ‘boşalma’ fiilinin kullanımıdır.
Bu ‘boşalma ‘ fiilinin üzerinde biraz duralım. Fiilin, şu örnekteki gibi kullanımlarını hatırlayalım: ‘Giden öğrenciden boşalacak ön sıraya, en arkadaki öğrenciyi oturtalım.’
Öyle görünüyor ki Hrant Dink, ‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerine’ derken ‘boşalma’ fiilini bu örnekteki anlamıyla kullanmıştır.
Başka bir deyişle, ortalama Ermeni’nin kimliğinin bir parçasına dönüşmüş olan özgül ‘Türk’ imgesinden vazgeçilmesiyle boşalacak olan yere, tıpkı yukarıdaki iki öğrenciden boşalan ön sıra gibi, arkalarda kalmış
olan ‘asil damarında mevcut’ ‘temiz kan’ konacaktır, diyor Hrant Dink. Buradaki ‘temiz kan’dan kasıt, kurgunun ve eğretilemenin bütün öğeleri göz önüne alındığında, nefretten arınmış, olağan insan kimliğidir.
Okurun söz konusu paragrafı yukarıda açıkladığım gibi okuması için, dizinin bütününü, özellikle de son üç yazıyı her tür önyargıdan arınmış bir dikkatle izlemiş olması gerekir. Aksi halde, çiğ bir Türk düşmanlığıyla karşı karşıya olunduğu fikrine kapılması olasıdır. Oysa böylesine bir ırkçılığın Hrant Dink’e en uzak düşünce olduğunu bilmek için onu bir yazar olarak izlemiş, okumuş olmak yeter.
Hrant Dink belli ki, kendisini yeterli ölçüde izlememiş ya da önyargılarından kurtulamamış bir okurun bu paragraftan çıkaracağı ilk anlamın yukarıda açıkladığım anlam olmayacağını düşünmemiştir. Her yazarın başına gelebilen bir durumdur bu: Siz kendi zihninizdekini yazdım sanırsınız, oysa sizin kastınızdan bütünüyle farklı anlamlar çıkaracak okurlar her zaman vardır.
Okurun görevi, metne ve yazara hakkaniyetli davranmaktır. Nesnel ve bilimsel yorum, metni cümle cümle değil, oluşan bağlam içinde değerlendirmeyi gerektirir. Bağlam, ilgili cümlelerin yer aldığı metinsel bütün demek. Örneğin, mahkemenin atadığı bilirkişinin bu dikkati gösterdiği, görüşünü bildirirken metnin genel bağlamını göz önünde bulundurduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki mahkeme farklı yönde karar vermiştir.
‘İroni, mecaz, eğretileme’ gibi söz sanatlarına başvuran yazıların anlaşılma şansı düşüktür. Özellikle de işin içine önyargılar ya da eşduyum kıtlığı girince.
Yahya Kemal, ‘İnsan insanın ufkudur’ demişti. Ufkumuza önyargısız bakmak insanlık görevimiz olsun.”

http://necmiyealpay.blogspot.com


Necmiye Alpay - 2010.08.19 - Radikal

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Beyaz Saray

Yılbaşı gecesini kaçıncı kez gözaltına alındığını hesaplayarak geçirdi, 23. ya da 24.’üydü bu ve öncekileri nispeten kolay atlatmıştı. Adam yaralamak, haneye tecavüz gibi hafif suçlardan en hafif cezalarla sıyırmıştı. Peppino, alaylı bir ‘bandito’, yani bir haydut, bir gangsterdi, ama o kadar hırçın, kavgacı, üçkâğıtçı, sağı solu belli olmayan bir adamdı ki kendi katı kurallarıyla çalışan yeraltı dünyasında yükselemiyordu. Bir muhbir olarak bile güvenilmezdi. Yıllardır onunla ‘işbirliği’ yapan polisler, Peppino’nun silahlı soygunlarını, cinayetini, usta bir silahşor olduğunu duysalar şaşırırlardı. Gerçek adını kimse bilmediği gibi, gerçek suçlarını da kimse bilmezdi.
Bozkırda, sert, kıraç topraklarda doğmuş bir melezdi. İşine gelince yerli kanını, işine gelince zenciliğini öne çıkarır, ama en çok İtalyan asıllı babasıyla övünürdü. 10 yaşından beri büyükşehirde, sokaklardaydı. Bir sabah annesi tuhaf bakışıyla onu yıkayıp giydirmiş, bir iki damla gözyaşının ardından o da çekip gitmişti. Kalkık burnuna, incecik dudaklarına bakılırsa, babası gerçekten de beyazdı, ama Peppino uzun boylu, kaslı, yakışıklı bir melezdi, yakışıklılığının farkındaydı. Kendine iyi bakardı doğrusu. Sorguya götürülürken bile arka cebinden hiç eksik etmediği tarakla saçlarına çekidüzen verişi alay konusuydu.
‘Tatsız’, diye mırıldandı Peppino kendi kendine, ‘yılbaşını Beyaz Saray’da geçirmek’... Üstelik bu kez neden gözaltına alındığını da bilmiyordu. Merkez Karakolu’nun, ‘Beyaz Saray’ diye anılan ana nezarethanesinde, sırtını yağlı duvara dayamış, yavaşça ayılırken hayatının muhasebesini yapmasının bir nedeni de geçmiş suçlarından hangisinin açığa çıkabileceğini hesaplamasıydı. 30 yaşına gelmişti, gangster deyimiyle ‘kurt yaşı’, bir şeylerin yolunda gitmediğini giderek daha sık düşünür olmuştu. Hızla kuruyan bir ırmak gibi sanki sık sık tıkanıyor, bir türlü akamıyordu hayatı ama kaderin ona başka ne verebileceği, ya da ondan neyi esirgediği konusunda hiçbir fikri yoktu. Bu kötü kokulu nezarethane, polis tehditleri, hücreler vesaire olmadan da yeterince tatsızdı zaten hayat.
Sırtını duvara dayamış, Lusi’yi düşünmeye bırakmıştı kendini. Varoşlarda doğmuş, hizmetçilikle geçinen, kocaman bir poposu ve kocaman bir kahkahası olan, altın kalpli bir melezdi Lusi -tam Peppino’nun sevdiği türden... Son çalıştığı evi basıp olay çıkardığından beri kadıncağız ancak gündelik işler bulabiliyordu, hepsi farklı babalardan dört çocuğu vardı üstelik, bir daha yanına yaklaşırsa Peppino’yu öldüreceğine yemin etmişti. Ama elbet bu, onu düşünmesine, böcek kaynayan bir nezarethanede oturup saçlarını, kokusunu, göğüslerini düşlemesine engel değildi. Aslında kadınlara iyi davranırdı, pek belli etmese de onlara derinden bağlanırdı. Kimsenin bilmediği sarsılmaz ilkeleri vardı Peppino’nun. ‘Onlar da beni ele verirdi,’ derdi, ‘Fırsat bulsalar’... Öldürdüğü adama gelince... Peppino biraz daha hızlı, biraz daha şanslıydı o kadar. Onu rahatsız eden cinayetin bir başkasının üzerine kalmasıydı. Yargıç yıllardır karar veremiyor, hapiste beş parasız çürüyen adam Peppino’nun vicdanını gerçekten sızlatıyordu.
Sabaha karşı gürültüler, bağırışlar, sloganlar eşliğinde kapı açılıp içeriye 12 Kızılderili girince, Peppino bu sürpriz gözaltının nedenini anlar gibi oldu. ‘Topraksızlar Hareketi’nin, kıraç topraklarda toprak reformu için mücadele eden, asla silah kullanmayan hareketin önde gelenleriydi bunlar. Üzerlerine makineliyle ateş açıldığında bile geri çekilmemeleri -o gün 40 kadar ölü vermişlerdi- ünlerini ülke çapında duyurmuştu. Gerçi Peppino, gazetelerde okuduğu hiçbir şeye, hele kahramanlık hikâyelerine inanmazdı, ama liderleri Yuma’nın, bütün Kızılderililer gibi duygularını ele vermeyen gözlerine baktığında, bu adamın hakikaten hiçbir zaman silah kullanmayacağına emin olmuştu. Beline dek inen saçları tek bir örgüyle toplanmış, ufak tefek, çok zayıf bir adamdı, Peppino’dan epeyce kısa, epeyce de koyuydu. Onu içten, gerçekten zarif bir tavırla selamlamış, hiçbir şey sormamıştı. Adamları da öyle... Bakışları dostça, saygılı ama mesafeliydi, sanki o orada değilmiş gibi davranıyorlardı.
-Ben de Kuzey Doğulu’yum, dedi Peppino ansızın. Lehçenizi anlıyorum. Başka bir kabile diliniz falan yok mu sizin?
(Sürecek)

Aslı Erdoğan - 2010.08.14 - Radikal

Kavgacı entelektüel

Bazı yazarları ilk günden itibaren
bilirsiniz. Nasılsa ilk yazdığından
haberdar olur, devamında da az ya
da çok ilgiyle peşisıra gidersiniz. Her
yazdığını sevmeyebilirsiniz, sonuna
kadar okumayabilirsiniz. Ama olsun.
O sizin yazarınızdır. Bazı yazarları geç
keşfedersiniz. Bir yerlerde, birilerinden
bir şey duyarsınız. Bir rafta, bir kitap
görürsünüz. Önce birkaç cümle,üç-
beş paragraf derken kapılır gidersiniz.
Daha önce, sizden önce yazıp çizdiği
ne varsa bulup buluşturup okumaya
çalışırsınız.Adeta geç bulmanın verdiği
bir açık kapama açlığıyla külliyatı
devirmek istersiniz.
Tony Judt’ı geride kalan hafta içinde
keşfettim.Ölümünden sonra yazılmış
bir anma yazısında. Yazdıklarını merak
ettim. Bir haftayı Judt’la geçirdim.
İsrail’in kurulduğu yıl Londra’nın
Doğu tarafında doğmuş. “Kelimelerle
yetiştim”diyor. Çocukluğunda, o
Yahudi evinin mutfağında, dedeler,
amcalar, göçmenler Rusça,Lehçe,
Yidiş, Fransızca’yı birbirine karıştırıp
‘Zionismus, Marxismus,Socialismus’
der, konuşur dururlarmış. Çocukluktan
başlayarak hep konuşan,konuşturulan
bir insan olmuş.
Gençlik yıllarında İsrail’de uzun süre
kibutz sakinliği yapmışlığı var.Hatta
Altı Gün Savaşı’nda İsrail ordusunda
şöför ve çevirmen olarak da çalışmış.
Dönüşünde yazmış, ders vermiş ve hep
konuşmuş. İkinci Dünya Savaşı,20.
yüzyılın dünyası, entelektüeller derken
ha babam üretmiş.Her geçen gün İsrail
karşısında daha radikal bir konuma
geçerek.
2003 yılındaki bir yazısı Judt’ın en
son ve en keskin virajı olmuş. Büyük
acılarla kat ettiği uzun düzlükten önce.
Daha 11 Eylül’ün dumanı tütüyorken,
Filistin’de eşit haklara sahip iki
uluslu bir devlet kurulmasını savunan
yazısına bir dolu protesto gelmiş, New
Republic dergisinden kovulmuş,
Amerikan Yahudi Komitesi tarafından
‘ilerici neo-antisemit’ yaftasıyla kara
listeye alınmış. 2006’da İsrail lobisi ve Amerikan dış politikası üzerine yapacağı konuşma tehdit ve baskıyla iptal edilmiş.
Lakin ‘Yahudi düşmanı Yahudi’ (galiba
İsrail taraftarı Yahudiler arasında en affedilmezi bu) olarak üretmekten geri durmamış.
Son zamanlarda yazdığı ‘Shoah’nın
fazlası Shoah’yı öldürür’ başlıklı yazıda
İsrail’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki
Yahudi soykırımını kendi vahşetine
kalkan yapmasına şiddetle karşı çıkıyor.
“Terörizm ya da antisemitizmi içinde
bulundukları bağlamdan soyutlayarak,
batı uygarlığı, demokrasi ya da ‘yaşam
biçimimiz’e karşı bir tehdit haline getirip
bir kaideye oturtmak...çağımızın diğer
belalarını görmezden gelme tehlikesini
taşır”. Tüm bu müzeler, anıtlar ve anma
günleri sayesinde Yahudi soykırımının
yasının bittiğini ilan ediyor. Judt, İsrail
devletinin bugünkü haliye sona ereceğini
ilan ediyor. Yarın olmasa bile. Ancak
Yahudi milletini çok seven Yah udi bir
entelektüelin doğrucu kafasından
çıkacak düşünceler.
Ömrünün sonunda bir sinir hastalığı
nedeniyle hareket yeteneğinden yoksun
kalıp tekerlekli sandalyeye bağlanıyor.
Solunum cihazı yardımıyla yaşasa da
dikteyle yazdırmaya , ders vermeye
devam ediyor. Özel düzeneklerle
havlular, yastıklar arasına sıkışmış
yatağa yerleştirildiği zaman zihnini
bedeninden sıyırıp nasıl belleğine,
fantezilerine, anlatılara kaydırarak
uykuya geçiş için verdiği zorlu uğraşı
anlatıyor. ‘Gece’ yazısı kısacık bir
edebi mücevher. Bir başka yazısında,
kelimelere vedasını şöyle yazmış.
‘Varoluşu düşünceye,düşünceyi
kelimelere, kelimeleri de iletişime
çevirme yeteneğim uzaklarda kalacak
ve iç düşüncelerimin retorik manzarası
içinde kalakalacağım.’
Kavgacı Judt’ı geç de olsa keşfettiğime
seviniyorum.Belki YKY’den çıkan ‘Savaş
Sonrası’ dışındaki kitapları da Türkçe’ye
çevrilir. Artık öldüğüne göre...
Şimdi Said’le halvet olmuş,konuşuyorlardır.

Serhan Ada - 2010.08.14 - Radikal

Huzursuz firari

İşe bakın. Pessoa, Portekizce’de ‘kişi’ anlamına geliyor.
Fernando Pessoa; Lizbon’un Şair’i.
Ama ondan söz ederken, kimden söz ediyoruz aslında? Yazısını,
dolayısıyla hayatını kendini sürgün ettiği kimliklerde yaşamış bu tuhaf adamın
hangi suretidir baktığımız?
Onunla ilk tanışmam, yıllar önce bir huzursuz ruhun bana ödünç verdiği bir kitapla oldu.
Evet. Bazen bir kitap insanın hayatını değiştirebilir.
‘Huzursuzluk Kitabı’nı neredeyse yıllar boyunca bir muska gibi yanımda taşıdım.
Bildiğim, bildiğimi sandığım, hissettiğim, hissettiğimi sandığım her şeyi onunla yeniden, döne döne yeniden tarttım. Kitabı sahibine geri veremedim.
Fernando Pessoa, kendine 70’den fazla kimlik uydurdu. Kendini birçok benliğe bölüp onların adlarıyla yazdı. O dışkimlikler, takma adlar değildi. Her birinin yaşamı, fikirleri, kişilikleri, hatta kimileyin milliyetleri farklıydı.
“Bütün insanlığımı, yazınsal icracıları olarak hizmet ettiğim değişik yazarlar arasında bölüştürdüm. Benliğimin bir tür aracısı olarak sürdürüyorum varlığımı, ama ötekilerden daha az gerçeğim ben, daha özden yoksun, daha az kişiselim ve onların hepsinden kolaylıkla etkilenirim.”
Daha 15 yaşındayken ilk dış benini yaratır: Charles Robert Anon, bir Britanyalıdır. İngilizce şiir ve denemeler yazan bir başka dış beni de Alexander Search’dir.
Ancak 20 yaşından sonra anadilinde şiirler yazacaktır.
Dış kimliklerinin en ünlülerinden Alvaro de Campos (ki bir gemi mühendisidir) metinlerinden birinde şöyle der: “Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.” Alvaro de Campos, Pessoa’nın yaratmış olduğu en karanlık, en kışkırtıcı şairdir kuşkusuz.
Onun uzun, ‘Hiçim ben./Asla bir şey olmayacağım./Bir şey olmayı isteyemem./Öte yandan, bendedir bütün düşleri dünyanın’ dizeleriyle başlayan uzun şiiri ‘Tütüncü’den birkaç dize daha koparıp okuru da zehirlemek isterim:
“Her şeyde başarısız oldum.
Bir amacım olmadığına göre, belki de hiçbir şey demekti bu.
Bana verilen çıraklığı
İndirdim evin arka camından.
Büyük amaçlarla kırlara çıktım.
Ama orda sadece otlar ağaçlar buldum,
İnsanlar ortaya çıktığındaysa, hepsi de birbirinin aynıydı.
Pencereden çekilip bir sandalyeye oturuyorum. Ne düşüneyim?”
1914 yılında Portekiz’in en büyük şairlerinden dördü birden ortaya çıkar.
Biri de Campos.
İkincisi, okul yüzü görmemiş muhteşem köylü Alberto Caeiro, Pessoa’nın gözünde diğerlerinden farklıdır. Ondan söz ederken Usta der. Caeiro’nun ‘Koyun Çobanı’ adlı kitabı “Hiç bakmadım koyunlara/ama sanki bakmış gibiyim” dizeleriyle başlar. Caeiro, Pessoa’nın en yakın
dostu yazar Mario de
Sa-Carneiro’ya armağanıdır. 26 yaşında intihar eden bu yakın dostuna nazire olsa gerek, Caeiro da, yaşamöy-
küsüne bakarsak 26 yaşında veremden ölür.
Üçüncü şair, Pessoa’nın ‘Portekizce yazan
Yunanlı Horatius’ olarak tanımladığı tıp doktoru ve klasikçi Ricardo Reis’dir. Kraliyet yanlısı Reis de yaşamöyküsüne bakacak olursak Brezilya’ya kaçmış, orada yaşayıp ölmüştür.
Fernando Pessoa, bir mektubunda, bu dışkimlikleriyle olan ilişkisini açıkça anlatır: “Bütün dramatik kişiliksizleştirme gücümü Caeiro’ya koydum; bütün entelektüel disiplinimi, ona uygun müzikle şekillendirilmiş halde, Ricardo Reis’e; ne benliğime ne de yaşamıma girmesine izin verdiğim bütün heyecanı ise Alvaro de Campos’a.”
‘Huzursuzluk Kitabı’nda Fernando Pes soa, “Önemli olan aşkın kendisi değil, varoşlarıdır” der.
Ona kalırsa dünyada tek soylu şey görmek ve işitmektir. “Bir şeyin aslından değil, kışkırttığı fikirler ve rüyalardan haz almayı öğren. Çünkü hiçbir şey olduğu gibi değildir. Rüyalar hep rüyadır. Bu yüzden dokunmayacaksın hiçbir şeye. Rüyana dokunduğunda ölür gider, dokunduğun nesne bütün benliğini doldurur sonra.”
Bu dünyanın en kalabalık yalnızının kendi adıyla yazmış olduğu bir şiirle bitirelim:
“Ben bir kaçağım
Doğar doğmaz
Kendime hapsettim kendimi
Sonra kaçtım
Sıkılır insan
Aynı yerde olmaktan
Kendimde olmaktan
Ben niye sıkılmayayım?
Ruhum arar beni
Doğlarda ovalarda
Tanrıya şükür asla
Bulamaz beni ruhum
Bir olmak zindandır
Ben olmak hiç olmak
Firarda yaşarım
Ve zaten yaşıyorum”

Yıldırım Türker - 2010.08.14 - Radikal

13 Ağustos 2010 Cuma

Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür!

Sıkı sıkı sarılırız kimliklerimize. Kimliğimizdir, bize kan davalarından savaşlara kadar davetiye çıkartan. Kimliğimizdir, bizi ırkçıların, dalkavukların, oportunistlerin hedefi yapan. Kimliğimizdir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dedirten.
Adam havaalanında kuyruğun önüne geçip görevliye biletini uzatır. “Sıraya girin beyefendi,” diye ikazda bulunur yer hostesi. “Kim olduğumu biliyor musun?” diye kükrer kelli felli adam. “Bir dakika beyefendi,” der yer hostesi. Mikrofonu alır. Havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen biri var. Tanıyan varsa lütfen gelip sahip çıksın.”
Kimlik denilen her neyse öyle müphem bir şey olmalı ki, 20. yüzyılda psikologlar zeka testlerinin yanısıra gelir kaynaklarının peynir ekmeği olan ‘kimlik /kişilik’ testlerini keşfettiler. Onlara göre hayat boyu koşarız, ‘Ben kimim?’ sorusunun peşinde. Öğrencilik, evlilik, yaşlılık ve benzer dönemlerimizde kendimizi farklı tanımlamamız, tanımlara göre davranmamız yetmezmiş gibi, bizi en yakından tanıyan anne babamız, eşimiz, dostlarımızın bile, bizi nasıl algıladıklarıyla kendimize göre nasıl olduğumuz arasında dağlar kadar fark vardır. ‘Sen beni tanımıyorsun’ diye ömür boyu isyan ederiz yakınlarımıza.
Bence bu işte bir terslik var. Kimliğimizi bulmak yerine ondan kurtulmalı mı? Tek neden bile yeterli. Giderek totaliterleşen devletlere, hakkımızda depoladıkları bilgilerle hayatımızın her girdi çıktısından bize bir şeyler satmaya çalışan şirketlere karşı, kimliğimizi mümkün olduğu kadar değiştirerek, gizleyerek, yalan söyleyerek korumamız şart.
Özgürlük, aitliklermizden kimliksizleşmemizde.
Doldurduğumuz formlardan, aşklarımızdan, yolculukta karşılaştığımız yabancılara kadar kim olduğumuzu ifşa etmekle meşgulüz. Oysa, ilişkilerimiz, yaptığımız işler, kim olduğumuzdan önemli olmalı. Geçenlerde tanıştığım biri her gün küçük bir özgürleşme oyunu oynadığını söyledi. Bilenler bilir. Çeşitlilik kisvesi altında hayatımızı standartlaştıran Starbucks Kahve’lerinde, siparişinizi verdikten sonra beklemeniz gerektiğinden isim veriliyormuş. Yeni dostum her gittiğinde başka bir isimle kahvesini ısmarlamaya başlamış. Kimi zaman tanınmış bir politikacı ya da tarihe geçmiş ünlülerin adlarıyla kendisini çağırtıyor, kimi zaman ölen dostlarının, kimi zaman ‘halk düşmanlar’ıyla ‘vatan hainleri’nin, kimi zaman ‘karşı’ cinsten birisinin.
Andy Warhol’un, “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak,” kehanetinden esinleşmişcesine, o da hiç olmazsa günde bir kez kimliğinden özgürleşmenin peşinde. Hak vermedim değil. Yoksa arada sırada rüyalarımda kendimi öyle yapar görüyorum da uydurdum mu böyle birisi olduğunu? Siz de benzer duygular yaşamışsınızdır. Kendimi belki de en özgür hissettiğim anlar, karşılıklı kim olduğumuzu bilmediklerimle yaptığım tesadüfi sohbetlerde olur. Bir ifşa ettik mi kimliğimizi, tılsım bozulur. Kadın erkek fark etmez, çok kişinin düşünde yok mudur, tanımadığı, bir daha görmeyeceğini bildiği birisiyle sevişmek?
Kimliğin prangaya vurulma hissi olduğunun en iyi örneği iktidar sahipleriyle meşhurlar. Doyumsuzluklarıyla yüzleştikleri bir noktadan sonra ellerinden geleni yapmazlar mı kimliklerini gizleyip aramıza karışmaya? Padişahların, kralların halkın derdini anlayabilmek için tebdil-i kıyafette dolaşmaları düpedüz devletler tarihi propagandası. Dertleri, kimliklerinden kurtulup özgürleşmek.
Günlük ilişkilerimizde ‘Kimsin?’, ‘Kimlerdensin?’ diye ne kadar az sorarsak, toplumca o denli kurtuluruz düzenin kalıplarından.
Bari yaşarken yapalım.Yoksa malum, Türkiye’de öldünüz mü kimliğimizi kanunen devlet teslim alıyor.

Gündüz Vassaf - 2010.07.25 - Radikal

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yerelin gururu

KARİN KARAKAŞLI

RADİKAL 2 / 04/07/2010
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor
“Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam...” Bunu diyen kadının gözlerine bakıyorum. Frida da beni deşiyor zamansız bakışıyla. Acının cisimleşmiş hali olarak geçirdiği yaşamını, resim sanatının benzersiz tablolarına akıtan bu kadını önüme almam, fotoğraflarına da tablolarına da doyamamam boşuna değil. İçin neyi çekerse, neyse ihtiyacın onu ararsın aslında, bebeğin memeyi araması kadar içgüdüsel bir doğallıkla.

1907’de Mexico City’nin güneyindeki Coyoacan’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelen Kahlo, genetik mirası olan yerliliğini de tablo misali taşıdı. Bunu yaparken sakattı üstelik. Bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. 19 yaşındaydı. Kazadan sonra 32 kez ameliyat edilecek ve 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecekti.


Hayatın yaşattıklarına ne anlamlar yüklediğin üzerinden belirleniyor rotan, ona da kader diyorlar. Frida “Koltuğun kolu, kılıcın boğayı delmesi gibi, beni delip geçti” diye anlatacağı o feci kazayı, hayat ve sanat rotası için milat kıldı. Oyalansın diye yatağının tavanına konulmuş aynaya baka baka kendi kendisinin ressamı oldu. ‘’Hep kendi portremi çiziyorum, çünkü çoğu zaman o kadar yalnızım ki, en iyi kendimi tanıyorum” diyecekti. Ama asıl önemlisi bu otoportreler içinde kadının ve insanın hikâyesini de anlatması, Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimliğini de tuvale aktarmayı başarmasıydı. Onunki, evrenseli kucaklayan bireysel bir yerellikti.

Frida bu yerelliği, kadın kimliğinde de gurur dolu bir ifadeye dönüştürdü. Otoportrelerinde kalın, siyah kaşlarını birbirine bitiştirirdi. Herkesi şaşırtan bıyıkları ile New York’ta başka coğrafyalar için değişik güzellik kriterlerinin geçerli olduğunu anlattı sanki, müstehzi bir gülümsemeyle. Öyle ya kadında bıyık Meksikalılar için anlamlıydı. 19. yüzyılda Meksika burjuvaları, karılarının bıyıklarıyla övünürdü. Bu, onların köse olan yerli ırkından değil, İspanyol olduğunu gösteriyordu çünkü. Sakat bacağını gizleyen folklorik kıyafetleri, şalları, takıları ile benzersizdi. Yine Meksika’ya özgü, Aztek-İspanyol kökenli Tehuana kıyafetleriyle herkesi çarptı geçti. İnkâr edilemeyecek kadar çarpıcıydı ve o çarpıcılık tam da toprağından, kökünden beslenmenin, yereli taşımanın tezahürüydü. Bir nevi arketipti sanki, halkının ruhuydu.
Kendisine kimi zaman en az o kaza kadar zarar veren ama bir yandan da ölümcül bir tutkuyla bağlı olduğu ünlü duvar ressamı eşi Diego Rivera, Frida Kahlo’nun sırrını en iyi ifade edenlerden biri oldu: “Frida, sanat tarihinde bir sanatçının duygularının biyolojik gerçeğini açığa çıkartmak için göğsünü ve kalbini yırtıp açtığı tek örnektir. Frida’nın çalışmasına egemen olan trajedi değildir. Onun çektiği acının karanlığı sadece onun fiziksel direncinin fevkalade ışığına, onun hassas duyarlılığına, onun parlak zekâsına ve diğer insanlara düşman güçlere karşı nasıl direnileceğini ve zafere ulaşılacağını gösteren yenilmez gücüne kadifeden bir arka plan oluşturur.”

Farklı’dan devşirilecek ders
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor. Misal ben dört bin yıldır Anadolulu olan bir kavmin mensubuyum. Ermeniliğim aynı zamanda bu toprakların da hikâyesi. Atalarım, bana ait özel bir dil, din, tarih, kültür ve kimlik dışında Anadolu’ya ve İstanbul’a kendi izlerini bırakmış. Oraları daha bereketli, daha özgün kılmış olmaları açısından, ülke tarihi açısından da kıymetli. Yalnız Ermeniler mi? Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Yezidiler, Lazlar, Çerkezler ve daha sayısız farklı topluluk tam da o farkla biricik. Ama yazık ki tüm bu tespitlerin romantik kaçacağı acılıkta günlerden geçiyoruz hâlâ. On yıllardır hâlâ. Yerelin, farklının tehdit görüldüğü, dış mihrakla ilişkilendirildiği bir kültürle zehirleniyoruz sürekli. Minicik çocuklar önyargıları, düşmanlıkları kuşanıyor sloganlarla. Ve biz kim bilir kaçıncı güzelliği tepiyoruz ortak hayat adına.
Oysa nasıl da koca bir özlem bu kimsenin birbirinin üzerine çıkmadığı hayat... Diyarbakır’dan yükselen ses, bunun çağrısı değil mi? 99 sivil toplum örgütünü bünyesinde barındıran “Adalet ve Çözüm Girişimi” operasyonların durdurulması ve PKK’nın eylemsizlik kararı alması için ortak çağrı yaptı. Bildiriyi okuyan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, ortak beklentiyi dillendiriyordu aslında: “Son bir yılda Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsatlar yakalanmasına rağmen somut adımlar atılmamış ve bu süreç heba edilmektedir. Türkiye toplumuna güven verici yasalar zaman geçirilmeden yaşama geçirilmediği, Kürt sorununun özgür ortamla tartışılması için düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadığı, seçme ve seçilme sisteminde düzenlemeler yapılmadığı, hazırlanan Anayasa taslağının Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırmadığı, Habur’dan gelenlerin, çocukların, seçilmiş siyasetçi ve insan hakları savunucularının tutuklanmasının şiddet ortamına ve silahların konuşmasına davetiye çıkarıldığı görülmüştür. Hükümeti, muhalefet partilerini, TBMM’yi ve devletin tüm kurumlarını Kürt meselesinin demokratik çözümünün anayasal zeminini hazırlama sürecini başlatmak ve eksiksiz irade koymaya, Kürt meselesinin çözümünde tüm taraf ve dinamikleri yok sayan yaklaşımlardan vazgeçmeye davet ediyoruz. Silahların sustuğu, siyasetin önünün açıldığı ortamın sağlanması için görev almaya hazır olduğumuzu kamuoyuna duyuruyoruz.”
Hatay’daki Amanos dağlarında kekik toplayan köylüleri PKK’lı sanan askerlerin ateş açması sonucu iki köylü öldü, bir kişi yaralandı aynı gün... Birbirini görebilmenin, farktan kin değil güven üretmenin kaçınılmazlığı bundan daha acı nasıl çarpacaktı insanın yüzüne? Kaybedecek tek bir saniyenin olmadığı daha kaç canla anlatılacaktı ki?
O kadına baktım tekrar... Frida Kahlo, günlüğüne son kayıt olarak acı mizahının ifadesi şu sözleri düşmüş: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.” Onun acılarla dolu hayattan devşirdiği bu dileği, ben de ülkem adına yineliyorum. Asla geri dönmeyelim ve güzel bir çıkışa yol alabilelim diye hep birlikte...

Tökezleme taşları


Davisco Asriel, 25 Ocak 1942 de Berlin den Riga ya sürülüp öldürüldü.

CORRY GUTTSTADT
RADİKAL 2 / 11/07/2010

30'ların başında Berlin'de yaşayan 500'ü aşkın Türkiyeli Yahudi, o dönemde kentteki Türk vatandaşlarının yarıdan fazlasını oluşturuyordu. Soykırımdan önce Türk-Sefarad cemaatinin son başkanı olan Davisco Asriel de onlardan biriydi...
1 Temmuz’da Berlin’in merkezindeki Friedrichstrasse’ye soykırımdan önce Türk-Sefarad cemaatinin son başkanı olan Davisco Asriel için anma taşı döşendi. 1882 Viyana doğumlu Davisco Asriel, Naziler tarafından gözaltına alınana kadar, şu an lüks mağaza olan La Fayette’in bulunduğu yerde oturdu. 25 Ocak 1942’de Berlin’den Riga’ya sürülüp öldürüldü. Eşi Helene Asriel ve onun annesi Henriette Fischer’in sürgünden önce son oturdukları Genthiner Strasse’deki evinin önüne de birer anı taşı yerleştirildi. Almanca “Stolperstein/tökezleme taşları” denilen anma taşları, Alman sanatçı Günter Demnig’in projesi. Naziler tarafından sürülüp öldürülen kişilerin son oturdukları evlerin önündeki parke taşlarının arasına pirinç kaplı 10 x 10 büyüklüğünde taşlar yerleştiriyor. Her taşın üzerinde eskiden burada oturan kişinin adı, doğum tarihi, sürgün tarihi ve nerede öldürüldüğü yazılı. Son 15 yıl içersinde Almanya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde 20 binin üzerinde tökezleme taşı yerleştirildi. Tören için, İsrail’in Hayfa kentinde oturan Jochanan Asriel, kızları Naomi ve Ruth ve iki torunu Berlin’e geldi. 1924’te Berlin’de Türk vatandaşı olarak dünyaya gelen Jochanan Asriel, çocukken Nazilerin baskısını yaşamıştı: Okulda Yahudi olarak küfür ve dayak yemiş, 1938’de devlet okulundan atıldıktan sonra, her gün bisikletle 45 dakikada Berlin’in diğer ucundaki Yahudi okuluna gitmiş, 9 Kasım 1938’de okul yolu üzerindeki Fasanenstrasse’deki sinagogun önünden geçerken, ibadethanenin Naziler tarafından yağmalandığını ve kutsal kitaplarla ibadet eşyalarının yakıldığını bizzat kendi gözleriyle görmüştü. 1940’ın başında Danimarkalı kadınlar tarafından kurulan bir yardım örgütünün desteğiyle Almanya’dan kaçıp bir süre Danimarka’da bir çiftçi ailenin yanında barındı. Birkaç ay sonra, Almanlar Danimarka’yı da işgal edince, Gençlik Aliya örgütüne katılarak 50 genç Yahudiyle birlikte dört haftayı aşkın bir yolculukla İsveç, Finlandiya ve Sovyetler Birliği’ni geçerek Odessa’ya, oradan İstanbul’a ve akabinde de Beyrut üzerinden Filistin’e ulaştı. Danimarka’ya doğru yola çıkarken henüz 15 yaşındaydı ve anne ve babasını son kez görüyordu. Berlin’deki Türk-Sefaradlar Davisco Asriel, 1930’dan itibaren Berlin’de faaliyet gösteren İsrail Sefarad Derneği’nin de başkanıydı. Dernek, 1905’te aralarında David Leon Haim, Eli J. Uziel, Isidoro Covo, Sinai Eskenazi ve Nissim Zakouto gibi, çoğu İstanbul’dan gelen Sefaradlar tarafından kuruldu. Dernek, Lützowstrasse 111 numarada kiraladığı daireyi bir ibadet salonuna dönüştürerek özel bir sinagog haline getirdi. 19. yüzyılın sonundan itibaren Berlin’e yerleşen Türk (ya da Osmanlı) göçmenlerin büyük bir kısmı Yahudi tüccarlardan oluşuyordu. Yahudilerin göçünün ilk durağı, 18. yüzyılda kurulmuş bir Türk-Sefarad cemaatinin bulunduğu Viyana kentiydi. Bu durum Asriel ailesi için geçerliydi. 1908’de Viyana’dan Berlin’e gelen Asriel kardeşler, kendilerini ticaret siciline gururla Türk tüccarları diye kaydettirdiler. Babasının ölümünden sonra Davisco Asriel, Alman Yahudi eşi Helene Fischer’le birlikte Türkiye’den kürk ve deri ithal eden kendi şirketini kurdu. Türkiye’den göçen Yahudiler, Dünya Savaşı sırasında ve 20’li yıllarda arttı. O dönem yaklaşık 150 Türk-Yahudi aile Sefarad derneğine üye idi. Bu dernek giderek bir sosyal buluşma görevi de üstlendi. Dernekte çocuklara Sefarad adetlerine göre dini eğitim veren bir okul kuruldu. Cemaat, Edirne’den Avigdor beyi öğretmen olarak davet etti. Avigdor bey, 13 yaşına geldiğinde Jochanan Asriel’i de Bar Mitzwa töreninden geçirdi. 30’ların başında Berlin’de yaşayan 500’ü aşkın Türkiyeli Yahudi, o dönemde Almanya’nın başkentindeki Türk vatandaşlarının yarısından fazlasını oluşturuyordu. Başka bir deyişle, Türkiyeli göçmenlerin ilk nesli ağırlıkla Yahudi idi! Türkiyeli Yahudiler, 1927 Aralık’ında kurulan ve merkezi Lützoufer’de olan “Türkische Handelskammer für Deutschland/Almanya Türk Ticaret Odası”nın aktif üyesiydiler. Davisco Asriel de bu odanın üyelerinden biriydi. Nazilerin zamanında Ocak 1933’te Nasyonal-Sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra başlayan Yahudi takibatına Türkiyeli Yahudiler de maruz kaldı. Ancak Alman devleti, dış politikayla ilgili çıkarlarını gözönünde tutarak, yabancı Yahudileri bir dizi Yahudi karşıtı düzenlemenin dışında tutmuştu. Mesela Kasım 1938’deki Pogrom gecesinden hemen sonra, Yahudileri Alman ekonomisiden dışlayacak kararnameyle başlayan Yahudi malının sistematik soygununa karşı, Asriel şirketinin genel müdürü, şirket sahibinin Ari olmadığı ama Türk vatandaşı olduğunu gerekçe göstererek itiraz etti. Ancak Türkiye devleti, 1930’lu yılların ortasından beri yurtdışında yaşayan Yahudilerin çoğunu vatandaşlıktan çıkartmaya başladı ve böylece Türkiyeli Yahudileri korunmasız bıraktı. Ayrıca Türk yasaları, vatandaşlıktan çıkmış ya da çıkarılmış eski vatandaşlarının ömür boyu Türkiye topraklarına ayak basmasını yasaklıyordu. Böylece 1933’te Almanya’da yaşayan 750 üzerinde Türk Yahudiden ancak üç veya dört kişi eşleriyle TC’ye dönebildi. Vatandaşlıktan çıkarılan Yahudiler, tabiiyetsiz konumuna düştükten sonra, Yahudilere yapılan baskının her aşamasında ilk kurban oldular. Bu, 1941’in sonbaharında başlayan ölüme tehcir için de geçerli: 24 Ekim 1941’de Berlin’den yapılan ikinci sevkiyatla eski Türk vatandaşı olan Cohen-Pinto, Meschoulam ve Jahisch gibi üç aile ölüme gönderildi. Çoğu çocuk toplam 13 kişiden hiçbiri geri dönmedi. 1940 yazına kadar Türk vatandaşlığına sahip olan ve yakasında Türk bayrağı rozeti taşıyan Davisco Asriel de bu süre içinde vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Tabiiyetinden çıkarılmış olan birkaç Türkiyeli Yahudi, 1941’de para karşılığı tekrar Türk tebaasına alınmak ve Türkiye’ye geri dönmek için boşuna çabaladı. Bu durum, Davisco Asriel’in 20 Ocak 1942’deki Gestapo sorgusundan da anlaşılır. Dört gün sonra kendisi de ölüme gönderildi. İsrail-Sefarad Derneği, Almanya’da bütün Yahudi kurumları gibi Temmuz 1939’de yasaklanıp feshedilmişti. Davisco Asriel, gözaltına alınana kadar Tevrat rulolarını ve cemaatin birkaç ibadet eşyasını Gestapo’dan saklamaya çalışmıştı. Sinagogun da içinde bulunduğu bina ise savaşta harabe oldu.

İçine kapanan yazarlar

ZEYNEP HEYZEN ATEŞ

RADİKAL KİTAP / 09/07/2010
Daily Mail muhabiri Sharon Churcher elinde çikolatalarla yazarı bir köşeye sıkıştırdığında Harper Lee 'Çok teşekkürler. Ne kadar naziksiniz ama biz ördekleri beslemeye gidiyorduk' deyip yürüyüp gitti. Proust, ölümünden önceki üç yıl, Emily Dickinson ise yirmi yıl evden çıkmadı

Yirmi birinci yüzyılda gözden uzak olmak diye bir şey kaldı mı? 140 karakterlik twitter mesajları, facebook ve myspace sayfaları, online haberler artık inzivaya çekilmek diye bir şey söz konusu olabilir mi, dahası bir pazarlama aracı olarak interneti reddetmek ne kadar akıllıca olur? Bu sorunun yanıtı şu: İnzivaya çekilmek diye bir şey mümkün değildir ve interneti reddetmek çağı reddetmektir. Okuyucuyla sadece kitap aracılığıyla iletişim kurmak artık sadece ve sadece seçkin birkaç yazara bırakılmış bir lüks. Onlar dışındakiler, eğer bu işten ekmek yemek istiyorlarsa oyunu kurallarına göre oynamak zorunda. Bu konu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Geçen günlerde yaşanan bir Harper Lee olayından çıktı. Lee, basına demeç vermeyen, röportaj önerilerini nazikçe reddeden, basımının 50. yılı nedeniyle gündemde olan Bülbülü Öldürmek’ten bahsetmekten özenle kaçınan yazarlardan ama elbette bulvar basınının böyle şeylere aldırdığı nerede görülmüş. ( “Elimde bulabildiğim iyi çikolatalarla dolu paketle yazara yaklaştım,” diye anlatıyor Daily Mail muhabiri Sharon Churcher. Elinde çikolatalarla yazarı bir köşeye sıkıştırdığında Harper Lee “Çok teşekkürler. Ne kadar naziksiniz ama biz ördekleri beslemeye gidiyorduk” deyip yürüyüp gidiyor. ) Ama sonunda o bir cümle bile Churcher’ı gazetelerin sayfalarına taşımaya yetti.


Bu dünyadan değilim

Yukarıda da belirttiğim gibi 21. yüzyılda inziva zor iş, peki bu, 20. yüzyılda mümkün müydü? Sınırla sayıda yazar için evet. Örneğin Marcel Proust hayatının ilk kısmını Paris davetlerinde boy göstererek geçirse de son on yedi yılında insanlardan uzak durmayı tercih etti. Gece hayatını bırakan, uslanan birinden bahsetmiyorum, çalışma odasının duvarlarını ses geçirmez bir yalıtımla kaplattı, ışık girmesin diye kalın perdeler taktırdı ve Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmaya koyuldu. Başka bir yazarın, arkadaşı Leon-Paul Fargue’ın tasvirine göre “misafirlerini karşıladığında çoğu zaman dışarıda gece mi yoksa gündüz mü olduğunu bilmezdi.” Proust ölümünden önceki üç yıl boyunca ender olarak evinden çıktı ama yirmi yıl evden çıkmayan Emily Dickinson’la kıyaslandığında bu ne ki? İnsanlardan, özellikle gazetecilerden uzak duran yazarları sayarken gazetecileri kovalaması ve “bu dünyadayım ama bu dünyadan değilim” sözüyle meşhur Salinger’dan bahsetmemek olmaz. Ama uzatmayacağım çünkü yakın zamanda evindeki notlardan ‘oluşturulan’ kitaplarla karşımıza çıkacağına emin olduğum yazarla ilgili çok yazdım. Bir de Thomas Pynchon var. Nabokov’un öğrencisi olan Pynchon, ilk romanı V ile Faulkner Ödülü’nü aldığında dikkatleri çekmişti. Time yazarın resmini çekmesi için bir muhabir yolladı ama muhabiri gören Pynchon rivayete göre otobüse atlayıp kaçtı. National Book Award’ı aldığında komedyen Irwin Corey’i ödülü almaya yolladı ve pek çok kişi onu yazarın kendisi zannetti. Bir noktada dedikodular öyle bir hal aldı ki ‘Pynchon aslında Salinger’ denmeye başlandı. (Pynchon’un yanıtı: “Fena değil. denemeye devam edin.”) 1996’da New York Magazine kredi kartı bilgileriyle telefon görüşmelerini kullanarak yazarın yerini tespit etmesine kadar kırk yıllık edebiyat hayatı boyunca kimse onunla konuşmayı başaramamıştı. (enfes bir makale ilgilisine: http://nymag.com/arts/ books/features/48268/) Akla gelen ilk isimler bunlar ama bunlar gibi yeni isimlerin olması, insanlardan saklanmanın pazarlama yöntemi olarak kullanıldığı az sayıdaki örnek haricinde, zor görünüyor.

Facebook etkisi
New York Times’ın kitap ekinde Facebook Etkisi adlı bir kitapla ilgili ilginç bir makale yayımlandı. Makaleye ve kitaba- göre facebook.com dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci sitesi (Birincisi google). Kitap, Mark Zuckerberg’in şirketi kuruşunu anlatan tarihçeden ve şirketin bugün insanların hayatındaki rolünü inceleyen araştırmadan oluşuyor. David Kirkpatrick tarafından yazılan kitap oldukça ilgi çekici. Zuckerberg, facebook’u Harvard’dayken, Harvard öğrencilerinin ve mezunlarının fotoğraflarını ve hikâyelerini paylaşabilmeleri için kurmuş. Ardından bu gruba Ivy League denilen büyük üniversiteler eklenmiş. Sonra diğer üniversiteler, liseler ve en sonunda da facebook herkese açılmış. Dev şirketlerin peşinde olduğunu okuyoruz ama Zuckerberg satmayı reddediyor. Kitap ve internet sitesini sosyolojik açıdan değerlendirmesi ilginç.

Café Esperanza, bir arayışın sonucu

Ali Teoman'ın yazdığı 'Café Esperanza' savsız bir metin. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi
Edebiyatımızın önünü açacak yolları arama kaygısını yeterince taşıdığımız söylenebilir mi? Öyle olsaydı, hemen her yılın sonunda, yıl boyunca yayımlanan romanların pek azının elle tutulur olduğu yolundaki savlar da çoğunlukça paylaşılmazdı. Edebiyatımızın kendi içinde bütüncül anlayışlara ulaştığı dönemlerin art arda gelişi bir dizi egemen anlayışın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu gelişme süreci sabit bir ivmeyle yukarı çıkan bir eğri oluştururken, hem geçmişe bağlılığı, hem zaman içinde oluşturduğu anlayışını dayatma refleksleri yüzünden kendini yeniliklere hemen hep kapalı tutmak zorunda gördü.
Yazılanların birbirine benzeyip niteliğini geliştiremediğini, geçmişin altında kaldığını savunanların çoğunluğu aslında gerçeğe yakınlık ve toplumsal sorumluluk arıyor. Dolayısıyla bu anlayış ile as’lolan edebiyattır diyenler, kendiliğinden ikiye ayrılıyor. Oysa bizim edebiyatımızın gerçek hayatla, dolayısıyla toplumsal sorumlulukla kurduğu ilişki hiçbir kuşakta zaaf göstermedi. Kendini yenileme zaafını hiçbir zaman tam anlamıyla çözememesiyse, üstünde daha az durulan, bana kalırsa en önemli eksikliğimiz.
Ali Teoman’ın Café Esperanza adlı anlatısı bu tür açık yaraları iyileştirecek metinler arayışımıza bir karşılık olabilir mi? Café Esperanza için ‘anlatı’ denmiş. Roman mı, anlatı mı ya da şiir mi, deneme mi? Yazınsal bir metnin hangi terimle anlatıldığı önemli mi? Bu tür arayışlarımız zaman zaman oldu, ama insanın kişiliğini adı nasıl belirlemezse, bir metnin niteliğini de onu hangi adla tanımladığımız anlatmaz elbette. Café Esperanza beni bir roman denemesi olarak daha çok ilgilendirdi. Ali Teoman’ın baştan belirlediği bir konu ve onun özünü oluşturan bir sorun çevresinde ne yazdığı önemli. Sanırım böyle bir metnin yazarı da aynı düşünür. Sonunda yazmak istediğinizi yazarsınız onun roman mı, öykü mü olduğu sizi pek ilgilendirmez.
Café Esperanza’da Strasbourg Üniversitesi’nde okuyan üç arkadaş arasındaki ilişki anlatılıyor. Daha doğrusu, bu ilişkinin yalnızca bir kesiti, asıl olarak da bugünün ve gelecek tasarımlarının anlamı üstüne düşünsel bir alışverişin boyutları. Mühendislik öğrenimi gören Altuğ, felsefe doktorası yapan Doğu Avrupalı Xeno, resim yapan güzel sanatlar öğrencisi Brezilyalı Rapazinho.
Xeno bütün hayatı ve ilişkileri felsefi yorumlarla anlayıp anlatmaya meraklı. Lafebesi. “Söz sanatı yapmaya, lügat paralamaya, bilgi ve görgüsünü göstermeye bayılır.” Karşısındakileri etkilemek için yalnızca kendisini anlatmakla yetinmeyip onların duygularını da parlatmaktan kaçınmaz. “Kendi aklının herkesinkinden üstün olduğunu” belli etmeden de duramaz. Üç arkadaş arasında en renklisi de Xeno mu? Tersini düşünmek zor.
Altuğ için üçü arasındaki ilişki bir oyunsa, bu oyunun özellikle Xeno ile oynandığı kuşkusuz. Rapazinho daha uzak, kendi halinde. Zararsız bir oyun, o ilişki biçimi içinde oynanmak zorunda. “Oynuyoruz,” diye anlatır Altuğ, “kurallara uyarak, gerektiğinde kendi kurallarımızı kendimiz koyarak ama hep titizlikle, dikkatle, özenle...”
Üç erkek, bir hayat
Café Esperanza’nın ilk sayfalarında başlıyor bu sorgulama. En çok sorgulanan da üç arkadaş arasındaki ilişki mi? Birbirinden apayrı kimlikte, rastlantıların bir araya getirdiği üç genç erkeğin hayata ve insan ilişkilerine bakış açıları, bizi de okur olarak bu sorgulamanın parçası yapar. Varoluşun ve umudun biçimlerini sorgularken Altuğ, hayatın akışını sağlayan insanal güçlerin neler olduğunu, onların ağırlıklarını biz de tartışmaya başlarız. Okuru kendi dünyasını paylaşmaya çağıran, özel bir metin Café Esperanza.
Altuğ tutarlılık arayışını da temsil ediyor, özellikle düşünsel düzeyde. Xeno’nun pek umursamadığı. Rapazinho’nun daha çok yaşarken bağlı kalmaya özen gösterdiği. Sonunda, dünyanın üç ayrı bölgesinden gelen, üç ayrı kültür içinden çıkmış üç genç adam var.
Xeno soyutlamanın erdemleriyle yaşamak istiyor, ama onun istencini de tutarlı olmayı başaramamak bozuyor. Oysa Altuğ sürekli somut hayatla bağ kurmaya çağırıyor onu. Rapazinho ise yaşayarak deniyor. Kendi hayatlarının konuları mutluluk ve yalnızlıksa sözgelimi, Altuğ doğrudan insanlarla arasındaki ilişki bakımından tartıyor onları. Xeno için yaşananlar önemli değil de, düşünülenler önemlidir. Sözgelimi umut ise konu Café Esperanza’nın başat konularından, ona Xeno’nun vereceği anlam elbette gösterişli sözlerle, “Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi,” biçiminde anlatılır. Hayata ilişkin sorunları böyle anlatınca, eksende hep Xeno yer alır. Oyunu kuran odur, siz de oyuncu.
Café Esperanza, aslında başından sonuna dek yazma serüveninin basamaklarını çıkarak kurgulanmış. Üç arkadaşın sık sık oturup konuştukları Café Esperanza, aynı zamanda yazdıkları mekândır. Yapıt ve bir yapıtın yaratılma süreci üstüne yorumlar da bu arada öne çıkar. Yapıt ve yapıntı sözcükleri arasındaki bağ, onların yapay sözcüğüyle ilişkisi pekâlâ yazınsal sorunlar olarak tatışılıyor Café Esperanza’da. Ama şu farkla: Xeno felsefe tezini yazarken, Altuğ romanını tamamlamaya çalışıyor. Rapazinho sokakta, umursamaz, belli ki daha kontrolsüz. Xeno’ya göre, gelecekte ancak üçüncü sınıf bir ressam olabilir Rapazinho. Peki Xeno da üçüncü sınıf bir felsefeci mi olacaktır? Bunu yanıtı yok, o kendisini Doğu Avrupa’nın Baudrillard’ı olarak gösteriyor olabilir, ama öyle olamayacağını sezer okur. Altuğ Xeno’yu onu üstün görmekle birlikte, özgüveninin eksik olduğunu düşünür.
Her şeyin aslında insanın kafasının içinde olduğuna kuşku yok. Maddi yoksunluklardan bağımsız düşünmeye başlayınca, düşüncenin içinde yaşanıyor bütün çatışmalar. İçki ya da marijuana, onlar insanın kendi cennetine gitmesi için yollar değilse, her şey kafanın içinde başlayıp bitiyor. Belki bütün değerler görecelidir, ama kendi değerleriyle yaşamak insanı o değerlerle dünyayı açıklamaya da iter. Baştan sona düşüncelerin ve değerlerin yaşanan ânı ve geleceği tartıştığı bir anlatıdır Café Esperanza.
Okurun aradığı
Üç anlatı kişisinin kendi yaratıcılık dünyalarını ve yaptıklarını açıkladıkları bir anlatı biçimi, Ali Teoman’ın sanırım yeni bir biçim kaygısının da ürünü. Bu arada Altuğ yazdığı romanı anlatırken, Café Esperanza’nın yaratım süreci de anlatılır mı? Eleştirinin aramadığı bu düzeyi, okurun araması doğaldır.
Café Esperanza’nın kusursuz bir yapıt olarak tasarlandığı sanmıyorum. Olay örgüsüne dayanmayan, bir hikâyesi olmayan, “başı sonu belirsiz söyleşimlere, sözde felsefesel çözümlemelere” dayalı bir yazınsal metin. Belirsiz kişiler, yalnızca düşünme biçimeriyle kimlik kazanıyor. Anlatıcı bir kişiden öbürüne zorlanmadan geçebiliyor, arada sağlam düğümler atmaya gerek görmeden. Aynı Altuğ’un yazdığı roman için belirttiği gibi, kişiliklerin bakış açıları arasında atlayarak oluşuyor doku. Café Esperanza’yı belki bir roman olarak okumak, romanın alabileceği biçimlere verilmiş nitelikli bir karşılık da olabilir.
Kişileri sürekli konuşuyorsa, anlatının konuşma diliyle yazıldığı da söylenebilir mi? Bu var elbette, ama düşünel ve fesefi sorgulamanın konuşma diliyle örtüşmesi nasıl olanaksızsa, Café Esperanza’nın dilinin de yaratıcı düşüncenin içinden çıktığını söylemek gerekir. Bir düşünce romanının dili nasıl olabilirse, Ali Teoman’ın onu aradığı belli.
Café Esperanza savsız bir metin, kendini köşeleri belirlenmiş savlarla anlatmaya gereksinimi olmayan. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi.

Ali Teoman
Café Esperanza
Sel Yayıncılık, Mayıs 2010
79 s., 7,00 TL.