7 Haziran 2010 Pazartesi

Tarih ve meydan

Akdenizlilik bizim için kağıt üstündedir. Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar
Geçen hafta MAXXI isimli, Zaha Hadid'in tasarladığı bir çağdaş sanat müzenin açılışı için Roma'ya gittim. O kenti kim bilir kaçıncı kez ziyaret ediyordum. Vatikan Müzesi'nde yazacağım bir şey için Rönesans'ın eteklerinden doğduğu dört yapıtı yani Belvedre Torsosu'nu, Loakoon'u, Belvedre Apollon'unu ve Venüs Felix'i bir daha görecek, kentin tadına bakacak zamanı da buldum. Hava beklenmedik kadar serin ve yağışlıydı. Olmayacak iş: Bir davette iddialı bir şeyler söyleyince orada tanıştığım birilerini ertesi gün Coloseum'a götürmek ve o yapıyla, dönemiyle ilgili bir şeyler anlatmak zorunda kaldım. Bir süre sonra onlar gitti. Tam çıkmak üzereyken yağmur bardaktan boşanırcasına yağdı. Bir locaya girip uzun süre yağışın dinmesini bekledim. Hava şartları nedeniyle Coloseum'a hapis kalmak... İnsan hayal bile edemez. Yağmur, Roma gibi hayatın sokakta yaşandığı kentlerde epey bir sorun. İnsanlar içeri kapanmak zorunda kalıyor, bundan ötürü de sıkılıyorlar. Zaten o kenti büyük tarihsel birikimiyle birlikte hem özgün hem de çekici kılan unsur bu: Sokağın hayatı. O sokakları epey arşınladım, sokaktaki hayata karışabildiğim kadar karıştım. Roma'da bence iç içe geçmiş üç unsur var: antikite var, sokağa da yansımış neredeyse yakın geçmiş diyeceğim tarih yani Rönesans var, nihayet sokak var.

FORUM'DA ANTİKİTE
Herkes Roma'yı antikitenin şehri sanıyor. Ama değil; çünkü antikite tarih öncesine dayanıyor. O dönemin Roma'sı bugün kentin dışarıdan kapalı, parayla girilen bir bölümünde görülebilir. Forum Romana ve Romalı senatörlerin evelerini/villalarını yaptırdıkları Palatino antikiteden Coloseum'la birlikte kalmış olanlar. Ondan sonraki kent Rönesans Roma'sından kalma. Vatikan'la birlikte bu Roma kesinkes Hıristiyanlığın, hatta Katolikliğin başkenti. Her şey o kültüre ait. Kaldı ki, 15 ve 16. yüzyılların Roma'sı da kendisinden önceki bu kültürü keşfediyor. Hem onu hem de onun kopya ettiği antik Yunan'ı. Mikelanj ve dönemi gökten zembille inmedi anlayacağınız. Belvedre Torso'suna, Loacoon'a ve Knidos Afrodi'inin kopyası Venüs Felix'e baktılar. Antikite bununla sınırlı ama hayatın bilinç dışına kazınmamış mıdır derseniz, öyledir derim. Zaten ikinci büyük halkaya buradan geçiliyor.

RÖNESANS, YAPI VE YAPIT
O katman Rönesans. Bu dönem o şehrin ve İtalyan kültürünün bizim Osmanlı çağı gibidir. O tarihin bütün yapıları ve bütün yapıtları insanların gözü önündedir. Osmanlının ahşap mimarisi bize intikal etmemiştir. Oysa taş mimarinin binaları önünden her gün geçilir. Osmanlı resim yapmadığı için dönemden bize kalan çok soyut ve içselleştirilmesi zor imgelerdir. İtalyanlar her kiliseye gittiklerinde o dönemin görselliğini görürler. Hıristiyanlık tarihi görsellikle gelişmiştir. Ne var ki, bu katmanlı şehrin sınırı sadece bu kadar değil. Mesela bu kentin çok eski, çok yerleşik bir Yahudi kültürü var. Tahmin edilebileceği gibi Ghetto diye anılan bu semt yüzlerce, binlerce yıllık bir kültürü barındırıyor. Roma gibi kentlerin tadı bu farklılıkların tarihsel olarak da güncel olarak da yan yana yaşamasından kaynaklanıyor. Öyle olunca da ortaya zengin, çeşitliliğe dayanan, ilginç bir kültürel doku çıkıyor. Bu eskiyle yeninin bir arada bulunuşu sadece yapılarla, sokaklarla, arkeolojiyle ilgili bir şey değil. Gündelik hayat da öyle cereyan ediyor. Mesela Yahudi mutfağıyla Roma mutfağının kesiştiği yemekleri ancak bu mahalledeki aşevlerinde yiyebiliyorsunuz. Böylece üçüncü çembere giriliyor: sokak ve hayat.

HAYATIN SOKAĞI, SOKAĞIN HAYATI
Bugün Roma'ya giden herkes o kentin yaşama kültürüne vuruluyor. Hayat, Fellini'nin o çok güzel Roma isimli filminde gösterdiği gibi gece yarılarından çok sonralarına kadar sokaklarda, piazzalarda (meydanlarda) geçiyor. (Bir düşünün bakalım Roma'da bir konumu açıklamak için kaç sözcük var...) Kahveler, şarapçı dükkanı manasındaki enotecalar, meyhane yerine geçen trattorialar, hostarialar, bottegalar ortaya çok çeşitli bir yeme-içme kültürü çıkarıyor. Buna lokantaları eklemek gerekir. Öte yanda çok daha yüksek kalitede restoranlar var. Bu sonuncular Roma'da beni ilgilendirmiyor. Nedeni açık: İtalya otantik yemeğin en iyi yapıldığı Avrupa ülkesi. Onunla aşık atabilecek diğer ülke Fransa'dır. Fakat orada bile yemek biraz daha rafine bir hale gelmiştir. İtalya'da hala köy mutfağı ve köy aşevi temelli bir kültür olarak karşınızda durmaktadır. Akşam üstleri gidilen enotecalarda içtiğiniz şaraba gölgelik denir. Niye olduğu tartışmalıdır. Ben uzun bir günün sonunda kafayı gölgelendiren anlamını öneriyorum. Bu açıklama en azından benim hoşuma gidiyor. Yaratıcı buluyorum. Üç beş İtalyan dostuma söyledim, onlar da sevdi. Yanında yenilenlere kırıntı deniyor. Akla gelebilecek her şeyi çeşitli ekmek türlerine koyup veriyorlar. Yemek ise dediğim gibi gündelik çarşı-pazar alış verişine bağlı. O gün Allah ne vermişse o pişiriliyor ve bizim aşevlerine benzer lokantalarda yenilip bitiriliyor. Gittiğim bir Yahudi-Roma lokantasında o gün pişmiş yedi-sekiz yemeğin tadına baktım. Hepsi birbirinden lezzetliydi. Öyle bardakla şarap falan da vermiyorlar. Küçük şişeleri var, en fazlasından, o da sadece bir marka. Şarabın yeri trattorialar değil. Buna vurgunu olduğum kahvehaneleri ekleyelim. Roma, tıpkı Paris gibi kafeler demektir. Bütün ömürleri insanların, beni çıldırtacak şekilde, o kahvelerde geçer. Her sokak, her meydan, her largo, her .... kahve demektir. Burada yenilir, içilir, eğlenilir. Kısacası, Akdeniz kültürü yaşanır. Hayat geç başlar, geç yaşanır, geç bitirilir. Her zaman söylerim: Biz ya kendisini Akdenizli sanan bir Kuzey ülkesiyiz, ya Kuzeyli gibi yaşayan bir Akdeniz ülkesi. Sabah sekizlerde caddelere dökülen insanlar, akşam erkenden uyuyanlar, sokak nedir, sokak hayatı nedir bilmeden yaşayanlar, evindeki balkonun dört yanını iğrenç plastiklerle çevirip odaya dönüştüren aileler. Bu nasıl Akdenizliliktir? Bu sorunun cevabını vereyim: Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar. Akdenizlilik bizim için sadece kağıt üstünde, icat edilmiş bir laftır. Oysa Roma ve İtalya o büyük hayatı şarap ve meydanla kurmuştur. Kahve ve lokantayla biçimlendirmiştir. Tarih ve arkeoloji ile cilalamıştır. Vakit gece yarısını geçmiştir. Bir sokak dönersiniz. Bir meydan gelir önünüze. Bir kahve vardır. Üç beş kişi alçak sesle konuşmaktadır. Hava sıcaktır. Bir pencere açılır. Bir baş görünür. İki üç laf edilir. Ortadaki çeşme şırıldamaktadır. Yürüyüp gidersiniz. Roma, bir misafiri daha uğurlamaktadır.

Hasan Bülent Kahraman - 2010.06.07 - Sabah

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder