7 Haziran 2010 Pazartesi

Tali esas ve Donald

Evrenin belli başlı kurallarından biridir: Ayrıntılar arasında boğulursan, esası kaçırırsın. Asıl önemli olanı bilmeni istemediklerinde, bunu sana özel bir siyaset olarak uygularlar. Bizde de durum bu. İç siyasette tozun dumana katıldığı bir dönemde, onca görece haber ve yorum arasında en az şeyi bilir haldeyiz. Anayasa tartışmalarından uzaklaştırıldık, bir seks videosunun içinde kaybolduk gitti. Ama orada da işin özü bize yabancı. Bu video neden şimdi ortaya çıkarıldı, kim çıkardı ve elbet hangi maksatla? Baykal’ın devre dışı bırakılmak istenmesi ne anlama geliyor?... Tık yok. Varsa yoksa Başbakan’ın ahlak vurgulamaları, imaları, dokundurmaları bir de Kılıçdaroğlu’nun elbette yine mutlu aile pozlarıyla desteklenen adaylık mücadelesi. CHP’yi bu süreçten özeleştiriyle, yapısal olarak değiştirecek, bir kere de demokrasinin alternatifi kılabilecek bir işaret var mı? O da yok. Toplumsal hayatımızın belki de en kritik sürecinden geçerken elimizde olan, bundan ibaret. Oysa nasıl da ihtiyacımız var şeffaflığa. Tam da onun yokluğunda meşruiyet kazanmadı mı bunca karanlık gelişme? Darbeler, faili meçhuller, yeni darbelerin hazırlıkları, komplolar, ayaklanmalar, provokasyonlar hep bu zifiri ortamdan güç almadı mı? O zaman en büyük mücadelenin verildiği bugünlerde niye bir türlü daha farklı bir siyasi söylemle, temiz bilgiyle çevrelenemiyoruz? Hadi, medyanın da bir kısmı yandaş diyelim, yine de esas gündemden bu kadar bihaber kılınmamız, uzak tutulmamız asıl olarak siyasetin sorumluluğunda değil mi?

Bir antikahraman
Can sıkıcı sorular çoğaldığında uykusuz gecelere ilaç niyetine ona sığınırım ben. Kahramanım Donald’a. Hani bizde Vakvak Amca diye tanınır ya, ona. Ne sandınız, o noktada ne kitap, ne müzik, ne fim sadece Donald Duck geçerlidir. Gerçi o benim aşkım ama itiraf etmek gerekirse, bu aşk hiç de öyle romantik koşullarda başlamadı. İlk başlarda dile yatkınlık artsın diye ortaokul sıralarında elime tutuşturulmuştu. Gel gör ki bizim Donald, Almancada minik bir filozof gibi şakıyor ve beni deli ediyordu. Sayısız deyim de cabası. Dolayısıyla o ilk yaz aylarında gülmek bir yana, yüzümde hiç hayra yorulmayacak asabi bir sırıtış vardı onu her görüşümde. Ama işte cazibeli kerata... Bir yandan da o başına gelenler, şekilden şekle giren yüz ifadeleri... Sevmeye başladım farkına varmadan zamanla. Ona olan sevgim, dil engellerini de aşmamı sağladı. Aynı telden çalmaya başladık bir süre sonra.
Donald aslında bir antikahraman. Kesinlikle mükemmel değil, süper güçleri de yok, aslına bakarsanız ortalık zaaflarından geçilmiyor. Mesela müthiş tembelliğe meyyal. En sevdiği “etkinlik” bahçedeki hamağa yatıp kocaman sandviçini kemirmek. Zorla diyete girdiği birkaç macera dışında, genel olarak yemeye ve içmeye de müthiş düşkün.
Siniri sürekli tepesinde, en ufak bir şeyde deliye dönüp tepinmeye başlıyor. Düzenli çalışmaktan hoşlanmadığı ve pek de gelişmiş bir sorumluluk duygusuna sahip olmadığı için Varyemez Amca’ya borçlu olarak yaşıyor, yeğenleri Cin, Can ve Cem (bunlar Türkçe adları, ben onları Tick, Trick, Track diye tanıdım, Büyük Patronun adı da Almanca’da Onkel Dagobert) çoğunlukla kendisinden daha mantıklı davranıyor.
İyi de o zaman neresini seviyorsun derseniz, hamuru iyi derim ben de. Has bir ördek o. Başında denizci kasketi, üzerinde denizci yeleğiyle karada ne yapacağını bilmeyen, iyi niyetli, şaşkın bir ördek. İçi sevgi dolu. O sevgi sayesinde her tür zaafıyla ödeşmeye hazır. Hatalarından ders çıkaran bir karakter o. Bir şeyi yapmaya karar verdi mi, kendi sınırlarını aşma gücüne sahip. Mucizelere inanıyor Donald. Üstelik bunca bahtsız bir karakterken. Tam da bu nedenle hayranım ona. Şansıyla onu deli eden ve kız arkadaşı Daisy ile de flört eden gıcık kuzenine inat, hani tabiri caizse “pişmiş tavuğun başına gelmeyen şeylerin” bir numaralı adayı. Yarı ömrü hastanelerde, hapislerde geçmiştir. Haksızlıklara uğrar, kandırılır, kaybeder. Ama sonra bir bakmışsın, küllerinden doğmuş bizimki. Ve iş sevdiklerine geldiğinde aslan kesilir. Günlük hayatta bir köşede otururken tehlike anında fedakârlıktan kaçınmaz ve kahramanlaşır. Sevgi için göze alamayacağı ve yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Sonradan biraz baktım da, onun bu gönüllere taht kurma halinden siyaset tarihinde de yararlanılmış. Donald her ne kadar güncelliğini her dönem koruyan, eskimeyen bir karakter olsa da geçmişi hayli eski. İlk kez Carl Barks tarafından 9 Haziran 1934’te yaratılmış ve iki yıl sonra da sevimli ördek, kendi çizgi film serisine başlamış. Bugün Walt Disney dünyasının Mickey Mouse ile beraber en önemli sanayi figürü. Güngörmüş ömründe II. Dünya Savaşı’nın propaganda mücadelesinde Hitler’e karşı savaş açmış. Bugün de ülke ülke gezer, her coğrafyada maceralara atılır ve kültürlerarası önyargıları kırmak için mücadele eder en çok. Onun dünyasında her şey sevgi ölçütüne göre değer kazanır ne de olsa. Vazgeçtiği insan, sevmediği insandır. Ve onun bile sevemediği insan, zaten sadece kötüdür.
İmkansızı başarıp en sıradan hayat ayrıntısında tökezleyen, ideallerine adanıp gün içinde pinekleyen, yumuşacık mizacına rağmen zıp zıp tepinen haliyle bir çelişkiler yumağıdır Donald. Şaşırırsınız, o nedenle de onu hep yeniden ve yeniden tanımak istersiniz. Düzene bir türlü ayak uyduramadığından mı bilinmez, muhaliftir Donald. Kendi değer yargılarını, hayat koşullarını oluşturur ve bedelini de şikâyet etmeden üstlenir. Ne de olsa kaybetmenin tadını bilir. Düştükten sonra ayağa kalkmanın gururunu da.
Donald’ın makus geçmişiyle ilgili biraz inceleme yaparken ilginç bir notla karşılaştım. Finlandiyalı seçmenler, protesto oyu vermek istediklerinde adayın yerine Donald Duck yazıyorlarmış. Tam isabet, ne diyeyim. Benim de yapacağım budur.

Karin Karakaşlı - 2010.05.23 - Radikal İKİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder