19 Haziran 2010 Cumartesi

Rum Yetimhanesi'nin tuşları kırık piyanosu

Yunanistan’ın İskeçe kentiyle İstanbul’un Adalar ilçeleri arasında Defne grubu tarafından düzenlenen Dostluk Festivali’nin son günündeyiz. Dokuz yıldır düzenlenmekte olan ve her sene iki ülkenin değişik bölgeleri arasında buluşmalar gerçekleştirilerek yapılan festivalin en çok işlediği konulardan birisi, azınlıkların iki ülkede yaşadığı sorunlar. Bu festivaller, yaşadıkları topraklarda ‘öteki’ haline gelenlerin iki yakadaki seslerine kulak veriyor. Yeni bir kardeşlik köprüsü ve yeni bir anlayış oluşturulmaya çalışılıyor.
Yunanistan’dan gelen konuklarımızla birlikte yaptığımız tekne yolculuğu sırasında, rembetiko müziği eşliğinde danslar edilirken, cep telefonlarına herkesi heyecanlandıran bir haber geldi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyükada’nın tepesindeki Rum Yetimhanesi’nin üç ay içinde Fener Rum Patrikhanesi’ne teslimine karar vermişti.
İyiden iyiye yıkılacak duruma gelmiş, çatısı yer yer çökmüş bu muhteşem yapı için bir kurtuluş umudu doğmuştu...
Doğal olarak, teknede büyük bir sevinç dalgası oluştu. Angelopoulos filmlerinin değişmez senaristi Heybeliadalı ünlü yazar Petros Markaris, yazar Mıgırdıç Margosyan, Atina’da yaşayan Büyükadalı avukat İrini Noti, Apoyevmatini gazetesini ayakta tutmaya çalışan Mihail Vasilyadis, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin efsanevi müdürü 80’li yaşlardaki Frangopoulos, Defne Grubu Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya, İskeçeli gazeteci Sami Karabıyıkoğlu’nun gözleri, tüm teknedekilerle birlikte Büyükada’nın Manastır tepesinde uzaktan görünen Rum Yetimhanesi’ne çevrildi. Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu da teknedeydi.
Yunanlı gazeteciler, Farsakoğlu’na Yetimhaneye gitmeyi önerdiler. Tekne gezisinin sonunda bir grup gazeteci olarak Adalar Belediye Başkanı’yla birlikte yetimhanenin kapısındaydık. Kapıda bizi 25 yıldır binanın bekçiliğini yapan Erol karşıladı. Önce bu ihtişamlı binanın etrafında uzun uzun dolaştık.
Sonra üzerimize tuğla ya da tahta parçası düşme ihtimalinin az olduğu ön kapıdan binaya girdik. Yalnızca giriş katını gezebilecektik. Çünkü diğer katlar çatıdan akan suların etkisiyle çürümüştü. Zaten giriş katının da bazı yerleri çökmüştü. Binanın koruyucusu Erol yanında siyah köpeğiyle bizleri uyarıyor, nerelere basmamız, nerelere basmamamız gerektiğini gösteriyordu.
Mutfak bölümüne girdik. 110 yıllık mutfakta paslanmış, yer yer parçalanmış demir kazanlar,
geniş ocak insana hüzün verecek şekilde duruyordu. Yüksek tavanlı mutfak, burada ne çok insana yemek pişirildiğini hayal etmemizi sağlayacak kadar büyüktü.
Gözümüz bastığımız esnek tahtalardaydı, kulağımız ise binanın acı hikâyesinde. 1899 yılında bir Fransız firması tarafından otel olarak kulanılmak amacıyla yapılan dünyanın en büyük ahşap binaları arasında sayılan yetimhanenin zengin bir öyküsü var. Yetimhanenin kaderinin değiştiği tarih ise 1964. Yargıtay bu tarihte binanın kapatılmasına karar vermiş.
1964, İstanbul’un ve Adaların yoğun bir acıyla hatırladığı bir tarih. Binlerce Rum, 1964 yılının mart ayında İsmet İnönü hükümeti tarafından çıkarılan bir genelgeyle Yunanistan’a sürgün edildi. Adalar o tarihte bu toprakların binlerce yıllık insanlarını kaybederken, Rum Yetimhanesi de yıkılmaya terk edildi, kullanımı yasaklandı.
***
Belediye Başkanı Farsakoğlu, bizi bir alt katı gören bir balkona götürdü. Burası binanın tiyatro salonuydu. Mimar Alexandre Vallaury’nin ince zevkini yaşatan salon, bu topraklarda 100 yıl önce kocaman tiyatro salonlarının bulunduğuna da tanıklık ediyordu.
Bir kenarda ise piyano duruyordu. Üst kısmı kırılmıştı. İnce demir yayları açığa çıkmıştı. Binanın bekçisi Erol, ‘Tuşları nerede?’ sorumuzu şöyle cevapladı: “Ben burada 25 yıldır yaşıyorum, tuşları o zaman da yoktu...” Demek ki daha önce kırmışlardı.
***
Elimdeki fotoğraf makinesinin objektifini piyanonun bir tarihi simgeleyen görüntüsüne
çevirdim. Tuşlar yoktu.
Erol bizi yanında köpeğiyle kapıya kadar yolcu etti. Sonra elindeki küçük kilidi demir kapıya
geçirdi. Kapı kapandı.
Benim aklım piyanoda kaldı...
Eğer bina gereğine uygun şekilde restore edilirse, belki piyanoya da bir çare bulunur, diye düşünmeye başladım...

Oral Çalışlar - 2010.06.16 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder