7 Haziran 2010 Pazartesi

Rachel'i hatırlamak

Anasına yazdığı mektuplardan elimize ulaşan ilkinde, “Dış dünyaya ulaşma konusunda zorlanıyorum ama Irak’a yönelik bir savaşın kaçınılmaz hale geldiğini duyuyorum. Burada Gazze’nin ‘yeniden işgali’ konusunda ciddi bir kaygı hâkim. Gazze, her gün bir ölçüde yeniden işgal ediliyor ama korkulan, tankların kimi sokaklara girip birkaç saat ya da gün
sonra halkı köşelerden gözleyip vurmak amacıyla çekilmesi yerine bütün sokaklara girip yerleşmesi. İnsanlar bu savaşın bütün bu yörenin insanına nelere mal olacağını hâlâ kale almıyorsa, artık düşünmeye başlamanın zamanıdır” diyordu.
Rachel, sadece 23 yıl süren hayatını, insana güven üstüne kurmuştu. “Hepimiz, diğer çocukları merak eden çocuklarız” diyordu ilk mektubunda. Sınırda, İsrail askerlerinin yerle bir ettiği evlerin yıkıntıları arasında gezinirken sınırın öte tarafından Mısırlı askerler ona el etmiş, bir tankın yaklaşmakta olduğunu haber verip, ‘Kaç, kaç’ diye bağırmıştı. Sonra Rachel’a
adını sormuşlardı. Bu ‘dostça merak’ın tuhaflığı, Rachel’ın dünyayı okumasının anahtarlarından biriydi. “Tankların yolunda dolaşan tuhaf kadınlara bağıran Mısırlı çocuklar. Ne olup bittiğini görebilmek için ardına saklandıkları duvardan kafalarını çıkarıp tanklar tarafından vurulan Filistinli çocuklar. Ellerinde pankartlarla tankların önüne dikilen her ulustan çocuk. Tanklardaki isimsiz İsrailli çocuklarada bağıran, arada el sallayan, çoğu zorla burada tutulan, çoğu sadece saldırgan, biz uzaklaşırken evlere ateş açan.”
Barış eylemcisi Rachel Corrie, İsrail Ordusu’nun Gazze şeridinde Filistinlilerin evlerini yıkmasına engel olmaya çalışırken bir buldozer tarafından ezildi. Ajanslar Rachel’in katledilmeden bir dakika önce çekilmiş fotografını bütün dünyaya geçtiler. Buldozer tarafından iki kere üstünden geçilmiş haliyle birlikte. Bu Amerikalı genç kadının yıkıntıların üstünde bir buldozeri durdurmaya çalışan haliyle ışığının söndüğü, ezilmiş başı arkadaşlarının kucağındaki hali unutulmayacak. Unutulursa, şimdi uzak bir ülkenin sınırlarında korkuyla titreşen, çoğu Rachel’dan bile genç asker vatandaşlarının; onların ürküyle, dehşet içinde, tiksinerek katlettikleri çocukların bütün rüyaları; ölüm ve yıkım karşısında rehin tutulup çaresizliğe kapılan, dünyanın kıyısında acıyla bekleşen hepimizin sözü de unutulacak demektir. Unutulursa, Rachel’ın buldozerle ezilmiş sarı kafasıyla birlikte sınır tanımadan zulme karşı duran bütün dünyalıların sözü de ezilmiş olacaktır.
Rachel, Washington’un Olympia kasabasında yaşıyordu. O küçücük Amerikan kasabasının, süpermarketi, barbekü partileri, McDonalds’ı ve refah adına geliştirilmiş bilumum ayrıntısıyla sakinlerini kendi içine kilitleyen atmosferi bu genç kıza yetmiyordu besbelli. O, dünyaya talipti.
O, adaletin, vicdanın bekçiliğine talipti.
O, dünyalıydı. Gücünü, kendi gibilerin gücüyle birleştirirse başka bir dünyanın mümkün olabileceğine inanıyordu. Birkaç arkadaşıyla birlikte Gazze’deki mülteci kampıyla bağlantı kurdu. Filistinlilerle mektuplaşmaya başladı. Orada öldürülen çocuklar için, kendi devletinin desteğiyle katledilen bir halk için bir şeyler yapabileceğini hissetti. Tankların, buldozerlerin önüne dikilip ölüme ve zulme karşı hayatla el ele tutuşmaya karar verdi. Ocak ayının sonunda arkadaşlarıyla birlikte Gazze’deydi.
Karanlığın yüreğine doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Korunaklı küçük şehir hayatından sonra insanlığın en gerilimli, en büyük zulme direnen haliyle yüzleşti. Yüreği kanatlandı. Yaşadıklarını, düşündüklerini, hissettiklerini anasına yazdığı mektuplarda dile getirdi.
“...Gerçekten de dünyada böyle bir zulmün kıyamet koparmadan geçiştirile-
bilmesine inanamıyorum. Canımı yakıyor, geçmişte de yaktığı gibi, dünyanın
böyle korkunç bir hale gelmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek... Yukarıda sıraladığım onca durum ve dahası usul usul, çoğunluk örtük ama son derece güçlü bir biçimde, belirli bir insan gurubunun hayatta kalma yeteneğini elinden almaya yönelik. Burada gördüğüm, bu... Bunun sona ermesi gerek. Hepimizin her şeyi bir yana bırakıp hayatımızı, bunun sona ermesi için çabalamaya adamanın
iyi bir fikir olduğuna inanıyorum.” Rachel, ölebileceğini düşünmüş müydü? Mutlaka. Ama o zaten çoktan hayatın öte yanına geçmişti. Gönüllü olarak büyük zulmün menziline yerleşmiş, insan olmanın o en çıplak, en uçucu halini paylaşıyordu. Artık dönemeyeceğini, aynı Rachel olamayacağını hissediyor, bunun coşkusuyla yanıp tutuşuyordu. Şehitlik mertebesinin cazibesi değildi gözlerini kamaştıran. Ne de ayrıcalıklı bir hayattan istifa etmenin kahramanca gururu peşindeydi. O, kendisini bütün dünyadan sorumlu hissedecek kadar saf, bütün dünyayı kendi bahçesi görecek kadar masumdu. Buldozerin altında kalan masumiyet, dünyanın yenilgisiydi.
Artık hepimize yazıldığını düşünebileceğimiz son mektubunu şu sözlerle bitiriyordu:
“Bu sabahtan sonra kendimi çok daha iyi hissediyorum. Oturup uzun uzun, ne kadar büyük kötülüklere muktedir olduğumuzu ilk elden keşfedişimin verdiği düş kırıklığı üstüne yazdım. Oysa en ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmekte olduğumu da yazmalıydım, ki bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan, onur.”

Yıldırım Türker - 2010.06.05 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder