7 Haziran 2010 Pazartesi

Her canlı piyasayı tadacaktır

Maden işçilerinin ölümüne verdikleri tepkide, başbakan ve partisinin yalnızca koyu mukadderatçılıkları değil, kapitalist piyasanın dar sınırlarına hapsettikleri birey anlayışlarının da nüveleri bulunabilir
“Bu mesleğin kaderinde maalesef var. Bu mesleğe giren kardeşlerim de içerisinde bu tür şeylerin olacağını bilerek giriyorlar.” Zonguldak’taki 30 maden işçisinin ölümüyle ilgili olarak yapılan bu “faili meşhur” açıklamanın hiç tartışılmayan yönü, en az “kadercilik” kadar “özgür irade” vurgusunu da içinde barındırıyor oluşu değil mi? Buna göre, bir yandan “kadere imanın yoksa o ayrı mesele” denerek kaza elimizde olmayan güçlere bağlanırken, öte yandan işçilerin hür bireyler olarak böyle bir çalışma ortamını “seçtiği” ifade ediliyor. Normalde birbirine zıt olan kader-özgür irade ikilisinin Erdoğan’ın sözlüğünde birbirini tamamlar nitelikte kullanılabilmesinin sırrı, kendisinin muhafazakâr kadercilik ile kapitalizmin birey anlayışını aynı potada eritmesinde gizli. Diğer bir deyişle, maden işçilerinin ölümüne verdikleri tepkide, başbakan ve partisinin yalnızca koyu mukadderatçılıkları değil, kapitalist piyasanın dar sınırlarına hapsettikleri birey anlayışlarının da nüveleri bulunabilir.
Bu anlayışa göre, kapitalist piyasanın bireylerin özgürce seçim yapabildikleri bir fırsatlar diyarı olduğu varsayılır. Bireyler mal, hizmet ve emeklerini piyasanın sonsuz olanakları içinde, karşılıklı anlaşmaya dayanarak değiş tokuş etmekte (ya da etmemekte) serbesttirler. Herkes yasalar önünde eşit olduğundan, kimse siyasi tahakküm ile gönüllü olmadığı bir işte çalışmaya ya da bir başka piyasa etkinliğine dahil olmaya zorlanamaz. İşte Erdoğan’ın maden işçileriyle ilgili olarak, “bir çoğunun babası, ağabeyi bu meslekten emekli olmuş ama kendisi de yine bu meslekte çalışıyor” demesi tam da bu kapitalist piyasanın resmettiği, seçimini özgürce yapan birey basmakalıbına sırtını dayıyor. Kısacası, kimse kimseyi zorla çalıştırmadığına ve işçiler bu mesleğin tehlikesini önceden bildiğine göre, “alan memnun satan memnun” diyebiliyor Erdoğan, “size ne oluyor?”

Piyasanın kaderi
Burada unutulan, hayatta kalabilmek için gerekli tüm maddi üretimin ve yaşam kaynaklarının yalnızca kapitalist piyasa aracılığıyla tedarik edilebildiği bir toplumda, milyonlarca yoksul için açlıktan ölmek ile berbat koşullarda çalışma “fırsatı” arasında yapılan “seçimin”, gerçekten de bir seçim olmadığı. Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood’un belleklere kazınan ifadesiyle söyleyelim: “Kapitalist piyasanın belirleyici ve baskın özelliği fırsat ya da seçim değil, tahakkümdür” (Kapitalizmin Kökeni, 2003). Yasalar önünde biçimsel eşitlik varolduğu için, bu tahakküm doğrudan siyasi kanallardan beslenmek yerine ağırlıklı olarak iktisadi süreçlerin kendisinden gelir. Kapitalist piyasanın devamlı rekâbeti, azami kâr getirisini ve emek verimliliğini (ve dolayısıyla sömürüsünü) artırmayı emreden iktisadi kanunlarına bir kez iman edildi mi, işte o zaman “piyasanın kaderi” Demokles’in kılıcı gibi boynumuzun üzerinde sallanmaya başlar.
Öyleyse Erdoğan haklı değil mi? Açlıktan ölmemek için yerin yüzlerce metre altına girmek, özel sektör kâr etsin diye masraflı önlemler kaldırıldığı için her gün çöküntü, patlama ve zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak, kısacası yalnızca hayatta kalabilmek için her saniye ölmeyi göze almak gerçekten de kaderdir: Kapitalist piyasanın yazdığı kader! Bu nedenle Erdoğan hiç çekinmeden 30 insanın ölümü için “bu meselenin nasıl abartıldığını gördük” ifadesini kullanabildi. Zira emeğin herhangi bir metaya dönüştürülüp sömürülmesi, kendisinin biat ettiği sermaye mantığının “fıtratında” var! Aynı mantığı Bursa’da 19 işçiye mezar olan madeni işleten taşeron firmanın avukatı Yalçın Doruk’un sözlerinde de bulmak mümkün. Doruk, ölen işçilerin ailelerinin de hazır bulunduğu birkaç hafta önceki duruşmada şu akıl almaz açıklamayı yaptı: “Ülkemizde 3,5 milyon işsizin bulunduğu gözönüne alındığında aylık 700 lira ile iş imkânı sunulması, sigorta primleri ve vergilerinin ödeniyor olması işçiler için bir nimettir.” İnsan ölür de piyasanın bu fırsatını kaçırmaz, değil mi?

Ölümüne taşeron
Ancak tıpkı sevdiğinin kusurlarını göremeyen biri gibi, AKP’nin genlerine işlemiş bu sermaye aşkı da piyasanın yarattığı toplumsal yıkımları görmesini engelliyor. Halbuki son yıllarda yükselen doğalgaz fiyatları dolayısıyla sermayenin kömür madenciliğine ağırlık vermesi ve dolayısıyla da bu sektörün hızla ve parçalar halinde özel sektörün himayesi altına girmesiyle, TTK resmi raporuna göre Madencilik Yasası’nın çıkarıldığı tarih olan 2005’ten itibaren kazaların artışa geçmesi arasındaki ilişkiyi kavramak zor değil. Geçen Pazar günkü Radikal İki’deki yazısında Ahmet İnsel, bu piyasalaşma sürecinin nasıl sosyal hakların ihlaline, kamu denetimsizliğine, güvenlik zafiyetlerine, kuralsızlığa, esnekleştirmeye, madencilik risk haritalarının hiçe sayılmasına ve dolayısıyla ölümler ve gündeme bile gelmeyen sakatlıklara yol açtığını ortaya koymuştu. Buna rağmen, tam da İnsel’in yazısından bir gün önce TBMM Maden Araştırma Komisyonu’nun yayımladığı taslak rapor, tüm suçu doğrudan TTK’ya atıp taşeronlaştırma hakkında tek bir söz bile söyleme lütfunda bulunmadı! Haftalardır hem Erdoğan’ın hem de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in tıpkı avukat Doruk gibi cansiperane biçimde taşeronluk sistemini savunmaları, bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil: Ne yapsınlar, onların da “kaderlerinde” sermaye sevdası varmış!
Sonuç olarak, Erdoğan’ın sandığının aksine, kapitalist piyasanın tahakkümü ve sömürüsü altındaki bireylerin gerçek anlamda özgürlüğünden, seçimlerinden söz etmek mümkün değil. Marx’ın Kapital’deki ünlü ifadesini hatırlarsak, piyasadaki işçinin “özgür bir birey olmadığı, emek-gücünü satmak için özgür olduğu sürenin aslında emek-gücünü satmaya zorlandığı süre olduğu anlaşılır ve gerçekten de, vampir, sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece onu elinden bırakmayacaktır”. AKP ise Marx’ın bu tasvirini bir adım ileriye götürerek ölüm sonrasına taşıdı: 30 maden işçisinin ailelerine “toplu bir cenaze töreni olmayacak, herkes cenazesini kendi defnetsin” dendi ve olası bir protesto korkusuyla Enerji Bakanı Taner Yıldız gazetecilerden Zonguldak’a gitmemesini istedi. Demek ki sağlığında örgütlenme ve insanca yaşama hakkından mahrum bırakılan işçilerin ölümlerinde bile birarada olması istenmiyordu. Ancak AKP’nin dirisinden olduğu kadar ölüsünden de korktuğu işçiler, yerin yüzlerce metre altında son nefeslerine kadar beraber oldukları gibi, bundan sonraki kapitalizm karşıtı mücadelede de hep beraber olacaklar. Zira, yerin altındaki arkadaşları için endişelenen işçilerin aklımdan bir türlü çıkaramadığım simsiyah, kederli suratlarından bir damla utanç duymayıp kömür dağıtmaya devam edeceklere karşı verilecek tek yanıt, örgütlü işçi mücadelesidir.

Efe Peker - Simon Fraser Üni. / Sosyoloji / Doktora - 2010.05.30 - Radikal İKİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder