19 Haziran 2010 Cumartesi

İnternete yasak koyana da ....!

Ufaktan edepsizleştiğim için özür di... Yok ya! Niye özür dileyecekmişim? Özür mözür dilemiyorum. Zira yapılan hukuksuzluğun haddi hesabı artık kalmadı.

44 IP daha erişime kapandı. YouTube ile bağlantılı olduğu için haşırt diye bir IP aralığını da geri zekalı yerine konan Türkiyeli internet kullanıcılarına kapatıldı. Bunun da sonuçlarını daha doğrusu yan etkilerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Fakat geri zekalı yerine konmanın da tabi bir haddi/hududu/istiabı var.

Bugün İlker Akgüngör’ün hazırladığı haberi dikkatle okumanızı öneririm. Sakin atın çiftesi pek olur misali, Türk internetçileri harikulade bir eylem yapmışlar.

Ulaştırma Bakanlığı’nın, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın, Ali Nesin’in Matematik Köyü’ne destek olmayan (ama kendi site güvenliğini bile beceremeyen) Tübitak’ın sitelerine dün sabah 01.00’den 11.00’e kadar girilemedi.

Veya sansürcü kafanın jargonuyla “erişime kapandı”.

Erişime kapatanlar: İsmi belirsiz (veya lazım değil) bir grup hacker. Daha doğrusu öyle imiş. Ne oluyor ne bitiyor derken bir bildiri yayınladılar. “Amacımız kurumların çalışmasını engellemek değil. O nedenle sınırlı bir saat için bu eylemi yaptık, öğleye sarkıtmadık. Amacımız dikkat çekmek, nasıl oluyormuş sansürcülük, nasıl oluyormuş erişime engellenmek görün istedik..”

Cümleler böyle değil ama mana bu. Tübitak’ın sitesini de kurum içerisinde yer alan, kamu güvenliğini hedef alan BOME (Bilgisayar Olaylarına Müdahale Ekibi) yapısının fonksiyonsuzluğunu ve vizyonsuzluğunu gözler önüne sermek için engellemişler. “Kamu Bilgi Güvenliği daha kendi güvenliğini sağlayamayan bu tarz kurumların tekeline bırakılmamalıdır” diyorlar.

İşte bu kadar...

İnternetle ilgili eylem internette yapılmalıdır.

Kim bu kişiler bilmiyoruz. Ama belli ki adi hacker değiller. Düzgün çocuklar olduğu tahmin ediliyor. Kimsenin malını çalmak, hayatını karartmak gibi niyetleri olmadığı, bu işlerin adamı olmadıkları belli.

Bunun devamı da gelecek. Zira bu tarz bir eylem yapabilecek on binlerce insan var. Türkiye artık eskisi gibi değil. Memlekette (bir dolu yeteneksiz odunun yanı sıra) hem namuslu hem yetenekli çok insan var. Fakat dünyanın en munis kedisi bile köşeye sıkışınca tırnaklarını çıkartacaktır.

Bu, tam da böyle olmuştur. Bugüne kadar bilgilerini ve yeteneklerini kötü niyetle kullanmayan kişiler bundan böyle bunu yapacaklardır. Suçmuş, cezası hapismiş umurlarında olmayacaktır. Bu kadar zırva bir yasak için eylem yapanlar da yakalanamayacaktır zira işi bilenler yakalamak isteyenlere yardım ETMEYECEKTİR! Ve yakalamak isteyenlerin de yeterince yetenekli olmadıklarını biliyoruz (çok şükür).

Neden bu inat anlaşılır gibi değil. Durmadan halkıyla didişen yöneticilere mahkum olmak zorunda mıyız? Kendimi bildim bileli bu böyle. Kitabı yasakladıklarını sanırlar, millet fotokopiyle çoğaltır. Televizyonu yasakladıklarını sanırlar millet uyduyla, o da olmadı, başka ülkelerde kasete çektirip yine izler. Yasak işlemez. İnternet çıktığından beri hepten işlemiyor. YouTube’a yeni erişim engellerine rağmen girmenin (ben bile!) beş altı yolunu biliyorum. Ben bile diyorum zira çok da süper bir internet kullanıcısı değilim. Fakat devletim sayesinde kurt olacağım yakında.

Ama Google servislerine erişememek yüzünden uğradığımız zararları kim telafi edecek bilemiyorum.

Mutlu Tönbekici - 2010.06.19 - Vatan

Arap sokaklarını kazanmak...

Amin Maalouf; tekrar tekrar okumaktan hiç bıkmadığım ‘Çivisi Çıkmış Dünya’ adlı kitabında, Arapların dünya ulusları arasındaki yerlerini bir daha geri kazanamayacaklarını düşünmekten kaynaklanan elemlerini anlatır. Şimdi o elem yerini Türkiye bayrağı sallamanın coşkusuna bıraktı.
Arap sokaklarını kazanmaya küçümsemeyle bakmamak gerek. Haritaya bakmak bile Türkiye’nin Ortadoğu ile neden ilgilenmesi gerektiği anlamaya yeter. İnsanca bir yaşama, ekonomik ilerlemeye, demokrasiye ihtiyaç duyan, bunların peşinde olan ama gerçekleşmeyince de kırılan gururları nedeniyle radikalizme teslim olmaya meyilli Arap sokakların kazanılmasının yalnızca Türkiye’ye değil, dünyaya da ne kadar katkı sağlayacağını görmek gerek. Yeter ki bu yeni durumun temeli, Soğuk Savaş kalıntısı olan ve ilk zamanların heyecanı yatışınca anlamsız kalacak ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ basit önermesi ya da yalnızca dini mezhep kardeşliği olmasın.
Hafta başında SETA’nın düzenlediği bir toplantıda karşılaştığım Arap aydınlarında da benzer bir heyecan vardı; tarihin, Batı’nın, kendi yanlışlarının ve İsrail’in, yerlere atıp üstünde tepindiği gururlarının Türkiye tarafından yerden kaldırılarak yükseltildiğini düşünüyorlardı. Yıllardan beri baskıcı rejimler altında yaşamalarının getirdiği bir alışkanlıkla, ikili sohbetlerde sürece dair bazı kaygılarını dile getirseler de, kürsüye çıktıklarında, gururlarının bir parça olsun tamir edilmiş olmasının verdiği coşkuyla geleceğe dair pembe tablolar çizdiler. Başbakan Tayip Erdoğan’ın, Nasır kadar popüler bir lider olduğunu anlattılar.
Maaluf aynı kitapta Nasır’ın yükselişini ve düşüşünü de çok güzel özetler. Nasır’ın düşüşünde, elbette petrol şirketlerinin, İsrail’in, muhaliflerin, bölgedeki başka ülkelerin çekememezliklerin payı vardır ama ‘Nasırcılığın bozguna uğramasında en büyük pay yine Nasır’ın kendisidir’ diyor Maaluf. Nasır’ın yeni yeşermeye başlayan demokrasiyi güçlendirmek yerine otokrat ve popüler olmayı tercih edip, özellikle İsrail-Arap davasında, kendi retoriğinin tutsağı olduğunu, bu sebeple yaşanılan yenilgiyle Arapların gururunun iyice kırıldığı 1967 savaşına yuvarlandığını söyler.
Birçok nedeni var o savaşın; İsrail’in haritadan silinmesini isteyen Arap sokaklarının haykırışı; Filistinli örgütlerin İsrail’e karşı vur kaç eylemleri; her zamanki gibi İsrail’in bu eylemlere ‘aşırı güç kullanarak’ yanıt verirken sivilleri de öldürmesi. Üstüne bölgesel bir güç fikrine hiç de sıcak bakmayan o zamanki Sovyetler Birliği’nin, ‘İsrail saldırıya hazırlanıyor’ yanlış istihbaratı vererek Nasır’ı nihayet uzun süredir hazırlanan tuzağa düşürmesi. Tıpkı ilk Körfez savaşında ABD yönetiminin Kuveyt’i işgale hazırlanan Irak’a, ‘Canım bize ne, sizin sınır sorununuz, bu işe karışmaya niyetimiz yok’ demesi gibi. Allah’tan şimdilerde, bölgesel güçlere razı olsalar bile onları topal ördek misali yavaşlatmak isteyen büyük güçler, yükselen güçleri savaşa itmiyorlar. Onun yerine artık ‘gidin diplomatik çaba gösterin’ deyip sonra da ‘ama bunu kast etmemiştik’ diye eklemekle yetiniyorlar. Çünkü bölgesel güçleri vurmanın en iyi yolunun onların kibrine dokunmak olduğunu biliyorlar.
Ortadoğu’yu gerçekten istikrar ve barış havzasına çevirmek isteyenlerin Nasır’ın deneyiminden alması gereken bir çok ders var. Bu derslerin başında da, Arap sokaklarıyla, Arap rejimlerinin çok farkı düşünebildiği ve davranabildiği gerçeği. Sokakların baskısıyla masanın üstünden el sıkışırken, masanın altından tekme atmaya hazır, tek dertleri kendi istibdat yönetimlerinin bekası olan rejimlerinin varlığı... Şimdilik ‘he’ dermiş gibi gözükseler de ‘başka bir dünya mümkün’ algısından yoksun oldukları için her an yan çizmeye hazır küçük ülkeler, meseleyi yalnızca başka bir gücün dengelenmesi olarak görüp ona göre tavır belirleme derdindekiler... Tıpkı şimdi yükselen Şii üstünlüğüne karşı, Türkiye’yi yalnızca Sünni karşıt güç olarak görenler gibi...
Bu tuzaklara rağmen, Ortadoğu ile ilgilenmeme lüksü yok Türkiye’nin ama bu karşılıklı ilginin temeli yeni bir anlayışla demokratik, insan haklarına saygılı yeni bir Ortadoğu kurmak için olmalı. Çünkü Maaluf’un dediği gibi: “Ya bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.”

Ayşe Karabat - 2010.06.19 - Radikal

Devlet! Beni koruma! Düş yakamdan!

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım (yani aynı anda hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan bakan) “Türkiye bir hukuk devletidir. Türk vatandaşı nasıl yargıya hukuka saygılıysa, bunların da (Google’den söz ediyor) aynı şekilde yargıya saygılı olmaları lazım” dedi.

Türkiye bir hukuk devleti mi gerçekten? Bana Google IP’lerini de kapsayan erişim yasağının mahkeme kararını verebilir mi acaba?

Veremez çünkü yok. Bu keyfi bir karardır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı KANUNSUZ, HUKUKSUZ bir şekilde erişimi engellemiştir.

Nitekim, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak “kullanıcı sıfatı” ile iki gün önce Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Daire Başkanlığı’na verdikleri dilekçeyle Google IP’lerine erişim engeline itiraz etti. Zira yasadışı bir engellemedir.
İşte bu nedenle, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan Ulaştırma Bakanı Binali Bey, konu saptırmak için Google Şirketinin vergi ödemekten kaçtığını ortaya atmış, Google’ı itibarsızlaştırarak (hesapça) bizlerin “onların servislerinden yararlanmayıveririz, olur biter” dememizi bekliyor. Herhalde. Hazır ayağa kalkmışken alnımıza “salak” dövmesini de yaptıralım mı?

Demek ki hem trenlerden hem interneten sorumlu bakanlık olamıyormuş. Binali Bey’in web sitelerinin alt yapısı hakkında zerre bir bilgisi olmadığı aşikar. Analytics gibi servislerden istesek de vazgeçemeyeceğimizi kimse kulağına fısıldamamış belli ki.

“Türkiye’yi Google mı yönetecek” diye de sormuş. Evet, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan sayın Bakanım! Google, bırak Türkiye’yi, tüm dünyayı yönetiyor şu an. Bütün hesaplar, bütün kodlar Google arama motorunu “ikna” etmek üzere yazılıyor. Bir sitenin, girilen arama kelimesine göre listenin en başında, en azından ilk sayfada çıkması için (çok affedersiniz) bir taraflarını yırtıyor insanlar.

İnsanlar deli gibi kodları şöyle mi yazsak, böyle tagler mi kullansak, başlık, URL, içerik öyle mi olsun, araya şunu koyarsak daha mı iyi olur, Google bunu mu sever, buna mı kızar diye kafa patlatıyor. Çünkü Google arama motorunun nasıl bir mantıkla çalıştığını, hangi siteyi niye birinci veya 25. yaptığını dair kimse kesin bir şey bilmiyor.

Elbette Google, site hazırlayanlara bir takım önerilerde bulunuyor. Şöyle yapın böyle yapın diyor. Ancak tüm kurallara uygun da yapılsa, siten, aramalarda bir numara olamayabiliyor. O zaman, konulmuş kuraların dışında başka internet numaraları yapılıyor. Amaç “bu kelime girildiğinde en doğru içerikli site benim sitem” diye ikna etmek. Koca bir endüstri bunun için çalışıyor. Web siten, bir bakıyorsun en başta, sonra bir bakıyorsun en altta. Demek ki biri Google arama motorunun kurallarını senden daha iyi çözmüş, daha doğru bir kodlama, mega tag, içerik başlık URL uyumu yapmış ve senin önüne geçmiş. Dahası bir kere çözünce de iş bitmiyor. Her gün yeni bir kural geliyor. Bu kurallar da öyle alenen ilan edilmiyor.

Ayrıca kandırmaya yönelik numaralar yapmışsan web siten küt diye 30. sayfaya düşebiliyor. Hatta kandırma numaralarını yok etmediğin sürece aramalarda hiç görünmeyebiliyor. Ödülü de var cezası da. Yani hem zeki, hem çevik hem ahlaklı olman gerekiyor. Açıkçası son yılların en heyecan verici bulmacası olarak görüyorum Google arama motoru mantığını çözmeyi.

(Mesela Binali Yıldırım diye yazdığın zaman Google arama kutusuna, ilk sırada bakan beyin kendi resmi sitesi binaliyildirim.com.tr’den önce birincikuvvet.com diye bir site çıkıyor. Niye? Daha başarılı tag vs koymuşlar belli ki. “Google yasağı” dediğin zaman ise Bugün Gazetesinin sitesi bugun.com çıkıyor. Niye? Daha iyi çalışmış. “Yasakçı zihniyet” yazdığın zaman ilk kimin haberi çıkıyor peki? Ben demeyeyim hadi. Gitsin kendi baksın “hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan” sayın Bakan.)

***


İşte “Google analytics” dediğimiz servis, bu bulmacayı çözmeye yönelik en önemli araç. Gün gün, saat saat takip ediyorsun, kim hangi kelimeyle girmiş, girmiş de beğenmiş mi, beğenmiş de bir şey satın almış mı veya almadıysa niye almamış.. Sitenin dünya sıralamasını da etkiliyor kullanıp kullanmaman. Özetle: Bir sitenin en önemli parçası!

Yani maliye vergi alamıyor diye bunun cezasını ben NİYE çekecekmişim? Devlet beni (aklınca) bir takım kumar, porno, bahis, hakaret gibi kaka şeylerden korumaya çalışıyor diye ben niye yıllardır kullandığım servisten vazgeçecekmişim?

Bu mudur memleket yönetmek?

Bu mudur idare?

Sizler bilip bilmeden, kanunsuz, yasadışı müdahale etmeden önce biz kendi kendimizi gayet iyi idare ediyorduk.
Emin olun bizleri korumaya çalıştığınız şeylerden daha az zarar görüyorduk bugüne kadar.
Korumayın bizi! İS-TE-MEZ!

Google vergi meselesine de geleceğiz. Bitmedi konu burada..

Mutlu Tönbekici - 2010.06.10 - Vatan

Kathe Kollwitz

Kathe Kollwitz. Kadın. Heykeltıraş. Sosyalist. Gravür sanatçısı. Feminist. Ressam. Tanık.
İnsanlık tarihinin en vahşi zaman aralığına tanıklık etti.
19. yüzyıl sonunun Prusya’dan kalma Almanyası’nda, dünyanın en hevesle yoğrulduğu yıllarda bir devrim beklentisinin ortasında oluştu hikâyesinin girişi.
Komünizmin, anarşizmin, sosyalizmin birbirleriyle tartıldığı, insanın gelecek inancının en güçlü olduğu yıllarda.
Weimar Cumhuriyeti’nin vaadiydi adeta, onun temsil ettiği hayat muhayyilesi.
Kathe, insanlığa borcu olduğuna inanıyordu. Sanatın, başka bir hayatın mümkün olduğunu ilan etme gücüne dayanıyordu ürettiği baskıresimler. Ona kalırsa, güçsüzün omzuna dokunmalıydı sanat. Ona yol göstermeliydi. Siyasi bir sözü olmalıydı sanatçının.
Resimlerinde sınıf mücadelesi kutsanıyordu. Dokumacıların devrimi, köylülerin savaşı, üst başlık oluyordu baskı serilerine. Belki de, ‘ortam iletinin kendisidir’ savsözünü ilk hayatına serenlerdendi. Sözgelimi Rosa’nın sevgilisi devrimci Karl Liebknecht’in alçakça katledilişini kayda düşerken ağaç baskı tekniğini kullanıyor, afişlerinde yazıya da yer verebilsin diye taş baskısını tercih ediyordu. Kitapları resimlerken ise, diyelim Zola’nın Germinal’ini gravürleriyle bezemişti.
Ama kendisi acıların şahıyla tanışana dek farklı bir izlek peşinde değildi zaten. Acıyı resmediyordu.
Gençliğinin kadını insandan saymayan değerleriyle mücadele ederken ana olup olmama üstüne büyük bir gerilim yaşadığını anlıyoruz, ilk yapıtlarına bakarken. Daha o zamandan acılı anaların dönüp dolaşıp resimlerine yerleştiğini görüyoruz.
Dönemin ilk olarak bir özne duruşuyla ve öfkesiyle Kollwitz’in eserlerinde görünen kadını, anne olma boyunduruğuyla hesaplaşıyordu elbet. Hayatı yönlendirenlerden olabilmek için öncelikle vücuduna sahip çıkma hakkının peşindeydi. Kürtaj hakkı için belki de tarihin en güçlü mücadelesini, Weimar Cumhuriyeti’nin ışık saçan kadınları veriyordu. Kathe Kollwitz, bu mücadeleyi resmediyordu.
1919 yılında Prusya Sanat Akademisi’nin ilk kadın üyesi, sonradan da ilk kadın profesörü olacaktı.
Ama ürkütücüydü elbet. Kathe’nin toplumun ‘değer yargıları’na yönelik bir tehdit olduğuna inananlar iktidardaydı. Her zamanki gibi. ‘Bir Dokumacılar İsyanı’ adlı eseriyle kazandığı altın madalya, İmparator Kaiser Wilhelm’in müdahalesiyle kendisine verilmemişti. Çünkü öyle bir madalya ancak bir erkek göğsüne yakışırdı.
Ve 1. Dünya Savaşı’nda oğlu Peter’ı yitirdi. Savaşa gönüllü olarak katılan ‘kahraman çocuklar’, ‘kutsal bir mücadele uğruna hayatını veren oğul’ resmi karşısında çaresiz kalıvermişti. Peter’ı kaybetmeden yıllar önce yapmış olduğu çocuğunun ölüsünü kucaklamış vahşi ifadeli kadın gravürü hayatının ta kendisi olmuştu. Kathe Kollwitz, savaş karşıtlığına ağırlık vereceği bir mücadelenin öncülerindendi artık.
Milliyetçiliğin, vatanı için can verme kutsiyetinin ilk olarak sorgulandığı dönemdir. Kollwitz, defterine şöyle bir not düşer: “Hepimiz ihanete uğradık. Milyonlarca genç ve Peter da ihanete uğradı. Bu nedenle sakin olamam. Içim karmakarışık ve fırtınalı.”
Daha sonra hep acıya çalıştı. Oğlunu yitirmiş olmanın derin acısıyla başa çıkabilmek için onun Belçika Askeri Mezarlığı’ndaki mezarının başına bir anıt yapma fikrine çalıştı. İlk projesinde vatan için şehit olan yiğit çocuk vurgulanıyordu. Oysa ikinci projesi, acılı bir anayı öne çıkarmıştı.
Ama sonunda bitirmek için 17 yıl çalıştığı son anıtını yarattı. Anıtın anlattığı; bir hiç uğruna ölen evlatları için yas tutan kederli aileydi. Bir anne ve bir baba anıtın girişinde sağlı sollu dizlerinin üstüne çökmüş boşluğa bakıyordu. İkisinin arasında, yerde, “Burada Almanya’nın en iyi gençleri yatıyor” yazısı bulunuyordu.
Kollwitz hayatı boyunca savaş karşıtı, kadın ve eşcinsel hakları savunucusu oldu. Ama birincisinden daha beteri de yoldaydı. Kollwitz’in hayatının ikinci yarısı faşizmin yükselişine ve ikinci savaşın patlamasına tanıklıkla geçecekti. 145 yılında ölmeden önce, hayatı boyunca savaşın sonunu görememiş olmakla yakınacaktı. Ölümünden birkaç ay sonra savaş bitti.
Bu yeni dünyanın ilk etkin tanıklarından, olağanüstü kadının heykelini onun üslubunca yapıp Berlin’de bir parka diktiler. Bir çocuk parkına. Kucağını boş bıraktılar. Çocuklar tırmanabilsin diye.

Yıldırım Türker - 2010.06.12 - Radikal

Rum Yetimhanesi'nin tuşları kırık piyanosu

Yunanistan’ın İskeçe kentiyle İstanbul’un Adalar ilçeleri arasında Defne grubu tarafından düzenlenen Dostluk Festivali’nin son günündeyiz. Dokuz yıldır düzenlenmekte olan ve her sene iki ülkenin değişik bölgeleri arasında buluşmalar gerçekleştirilerek yapılan festivalin en çok işlediği konulardan birisi, azınlıkların iki ülkede yaşadığı sorunlar. Bu festivaller, yaşadıkları topraklarda ‘öteki’ haline gelenlerin iki yakadaki seslerine kulak veriyor. Yeni bir kardeşlik köprüsü ve yeni bir anlayış oluşturulmaya çalışılıyor.
Yunanistan’dan gelen konuklarımızla birlikte yaptığımız tekne yolculuğu sırasında, rembetiko müziği eşliğinde danslar edilirken, cep telefonlarına herkesi heyecanlandıran bir haber geldi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyükada’nın tepesindeki Rum Yetimhanesi’nin üç ay içinde Fener Rum Patrikhanesi’ne teslimine karar vermişti.
İyiden iyiye yıkılacak duruma gelmiş, çatısı yer yer çökmüş bu muhteşem yapı için bir kurtuluş umudu doğmuştu...
Doğal olarak, teknede büyük bir sevinç dalgası oluştu. Angelopoulos filmlerinin değişmez senaristi Heybeliadalı ünlü yazar Petros Markaris, yazar Mıgırdıç Margosyan, Atina’da yaşayan Büyükadalı avukat İrini Noti, Apoyevmatini gazetesini ayakta tutmaya çalışan Mihail Vasilyadis, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin efsanevi müdürü 80’li yaşlardaki Frangopoulos, Defne Grubu Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya, İskeçeli gazeteci Sami Karabıyıkoğlu’nun gözleri, tüm teknedekilerle birlikte Büyükada’nın Manastır tepesinde uzaktan görünen Rum Yetimhanesi’ne çevrildi. Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu da teknedeydi.
Yunanlı gazeteciler, Farsakoğlu’na Yetimhaneye gitmeyi önerdiler. Tekne gezisinin sonunda bir grup gazeteci olarak Adalar Belediye Başkanı’yla birlikte yetimhanenin kapısındaydık. Kapıda bizi 25 yıldır binanın bekçiliğini yapan Erol karşıladı. Önce bu ihtişamlı binanın etrafında uzun uzun dolaştık.
Sonra üzerimize tuğla ya da tahta parçası düşme ihtimalinin az olduğu ön kapıdan binaya girdik. Yalnızca giriş katını gezebilecektik. Çünkü diğer katlar çatıdan akan suların etkisiyle çürümüştü. Zaten giriş katının da bazı yerleri çökmüştü. Binanın koruyucusu Erol yanında siyah köpeğiyle bizleri uyarıyor, nerelere basmamız, nerelere basmamamız gerektiğini gösteriyordu.
Mutfak bölümüne girdik. 110 yıllık mutfakta paslanmış, yer yer parçalanmış demir kazanlar,
geniş ocak insana hüzün verecek şekilde duruyordu. Yüksek tavanlı mutfak, burada ne çok insana yemek pişirildiğini hayal etmemizi sağlayacak kadar büyüktü.
Gözümüz bastığımız esnek tahtalardaydı, kulağımız ise binanın acı hikâyesinde. 1899 yılında bir Fransız firması tarafından otel olarak kulanılmak amacıyla yapılan dünyanın en büyük ahşap binaları arasında sayılan yetimhanenin zengin bir öyküsü var. Yetimhanenin kaderinin değiştiği tarih ise 1964. Yargıtay bu tarihte binanın kapatılmasına karar vermiş.
1964, İstanbul’un ve Adaların yoğun bir acıyla hatırladığı bir tarih. Binlerce Rum, 1964 yılının mart ayında İsmet İnönü hükümeti tarafından çıkarılan bir genelgeyle Yunanistan’a sürgün edildi. Adalar o tarihte bu toprakların binlerce yıllık insanlarını kaybederken, Rum Yetimhanesi de yıkılmaya terk edildi, kullanımı yasaklandı.
***
Belediye Başkanı Farsakoğlu, bizi bir alt katı gören bir balkona götürdü. Burası binanın tiyatro salonuydu. Mimar Alexandre Vallaury’nin ince zevkini yaşatan salon, bu topraklarda 100 yıl önce kocaman tiyatro salonlarının bulunduğuna da tanıklık ediyordu.
Bir kenarda ise piyano duruyordu. Üst kısmı kırılmıştı. İnce demir yayları açığa çıkmıştı. Binanın bekçisi Erol, ‘Tuşları nerede?’ sorumuzu şöyle cevapladı: “Ben burada 25 yıldır yaşıyorum, tuşları o zaman da yoktu...” Demek ki daha önce kırmışlardı.
***
Elimdeki fotoğraf makinesinin objektifini piyanonun bir tarihi simgeleyen görüntüsüne
çevirdim. Tuşlar yoktu.
Erol bizi yanında köpeğiyle kapıya kadar yolcu etti. Sonra elindeki küçük kilidi demir kapıya
geçirdi. Kapı kapandı.
Benim aklım piyanoda kaldı...
Eğer bina gereğine uygun şekilde restore edilirse, belki piyanoya da bir çare bulunur, diye düşünmeye başladım...

Oral Çalışlar - 2010.06.16 - Radikal

En güzel babalar günü hediyesi:“İmkansız Periler”

Bu yazıyı İzmir’de yazıyorum. Yeğenim İris’in mezuniyet töreni için geldik. Elimde doğan o minicik kız, büyüdü de ortaokuldan mezun oluyor...

Saçımıza fön çektireceğiz az sonra. Herhalde en az 40 lira tutar diye düşünüyorum.

40 lira.

Dört tane on lira.

Veriyoruz.

Saçımız daha düz, daha parlak görünsün diye.

Yıkanınca gidecek.

Bu üstelik İzmir’in pahalı olmayan bir mahalle kuaföründeki fiyat. İstanbul’un Etiler’inde bunun kaç katı...

Dünkü Vatan’ın manşeti ÜÇ İSTANBUL’du. Cüppelli Ahmet Hoca, Grup Yorum ve Eric Clapton aynı hafta sonu sahneye çıkabiliyor.. diye atmışlar. (Ajda Pekkan’ı unutmuşlar. Ben de oradaydım. Ahmet Hakan’ın deyimiyle cici beyler ve hanımlar arasındaydım.)

Üç İstanbul, üç Türkiye demek.

Ama bir tane Türkiye daha var.

O Türkiye, kategori sıralamasına bile giremiyor.

***


Şöyle sorayım o zaman:

Hayatınızda 40 liranın ne kadar önemi var?

Veya..

40 liranız eksik veya fazla olduğunda hayatınızda ne değişiyor?

Her zaman yapabildiğiniz neyi mesela yapamaz hale geliyorsunuz?

Ne değişiyor hayatınızda “bu ay 40 lira eksik bütçe ile başlıyorsun” dense?

Nasıl bir önemi vardır 40 liranın?

Her halde hiç değil mi?

Uyduruk bir tişort, en fazla bir fön eksik kalır.

O kadar.

Fakat Muş’daki Ayşe için 40 lira demek her şey demek.

Bir 40 lirasının olmaması onun hayatında çok şeyi değiştiriyor.

Çünkü o 40 lira, Muş’taki Ayşe’nin, Van’daki Fatma’nın bir aylık okul masrafı.

Evet. Sadece 40 lira!

40 liracık. 4 adet on lira..

Hani sormuştum ya “bu aya 40 lira eksik başlıyorsun” deseler sizin hayatınızda ne değişir diye.

Ayşeler, Fatmalar için bu cümle dünyalarının başka bir yöne gitmesi demek.

Çünkü Ayşeler ve Fatmalar o 40 liraları olmayınca bir daha okula gidemiyorlar.

Evlerinde oturmaya başlıyorlar, 12 yaşında evlendiriliyorlar, 13 yaşında doğurmaya başlıyorlar, ölene kadar da doğuruyorlar.

Yedi, sekiz, dokuz, on...

Bu kadar kesin ve net.

Bir 40 lirası olmadığı için.

“Yok artık!” diyor olabilirsiniz ama “münasebetsiz” gerçek tam da böyle.

Yoksulluk böyle bir şey.

Ne Cüppeli’de, ne Yorum’da, ne Ajda’da ne Eric’te görünmeyen “öteki” Türkiye için her şey bir 40 liraya bakabiliyor.

Bu kadar az bir para yüzünden hayatlar başka bir kulvara girebiliyor.

Ne tuhaf, ne yaman çelişti öyle değil mi?

Bir yandan 40 lirası olmayınca okula gidemeyecek olan kızlar bir yandan, “aman kolejde okusun, aman daha iyi eğitim alsın, ezik olmasın, başarılı olsun, Avrupalara Amerikalara gidebilsin” diye yılda 20 bin lira civarında kocaman bir paraların göz bir kırpmadan harcandığı kızlar.
İkisi aynı topraklarda. Aynı yarımadada..

Muş’taki kızın aylık masrafı 40 lira, kolejdeki kızın aylık masrafı 1666 lira.

Bir kolejli kız, 41 Muşlu kızın harcadığını tek başına harcıyor/harcatıyor.. Harcasınlar, harcatsınlar, hiç itirazım yok...

Ama Muş’taki imkansız perileri de unutmamak lazım...

***


Gelecek Pazar babalar günü.

Kravatı, gömleği ıvırı zıvırı boş verin.

Gidin kitapçıya, “İMKANSIZ PERİLER” isimli kitaptan 4 adet alın.

Tanesi 10 lira.

4 tanesi eder 40 lira.

İşte bir kızın bir ayını kurtardınız.

Verin kitapları babanıza, birini kendi okusun, diğer üçünü de başkalarına versin.

İmkansız periler adını verdikleri o Muşlu, Antakyalı, Karacabeyli kızların hikayelerini öğrensin.

Siz de öğrenin.

Öğrenelim.

Bilelim.

***


Peki nedir bu “İmkansız Periler” kitabı?

Şudur:

Metro Marketler Grubu, bundan üç yıl önce, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Milliyet Gazetesi işbirliği ile yapılan “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası dahilinde 1000 kız çocuğunun eğitim masraflarını üstlendi. Ama uzaktan para göndermekle de kalmadı, on kadar Metro çalışanı kızların yaşadığı yerlere gitti.

Döndükten sonra hepsi oturup izlenimlerini yazdı.
İşte “İmkansız Periler” adını verdikleri bu kızların hikayeleri böylece ortaya çıkmış oldu.

Her satırında insan memleketi biraz daha öğreniyor. Biraz daha tanıyor. Yürekler burkularak da olsa..

İki yıl önce çıktı bu kitap. İki yıl önce çok yazılıp çizilmişti. Metro Grubu, satışından elde edilen her kuruşu başka kızların da eğitimine harcamak üzere kitabı tekrar bastı.. Bugüne kadar yüzlerce kızın masrafı toplandı kitap sayesinde. Şimdi sıra diğerlerinde.

İşte size bir fırsat! En az bir on liranız vardır eminim. 40 liranız da vardı. İster kitapçıya gidin (D&R) ister internetten online alın. (www.dr.com.tr, www.pandora.com.tr ve www.kitapyurdu.com sitelerinde satılıyor) Ama illa ki bir katkınız olsun.

Bir 40 lirayı nerelere ve ne kadar boş şeylere harcadığınızı bir düşünün..

***


Şimdi aylık eğitim masrafı 1666 lira olan kızların mezuniyet törenine gideceğim. Türkiye böyle bir yer işte..

Mutlu Tönbekici - 2010.06.16 - Vatan

Sendikalarda eşcinsel emekçilerin sessiz çığlığı

Kadın Memur, lezbiyen ve Gey memurların bu sendika çatısında örgütlene bileceğini söylüyor. Bunu duyan yöneticilerin bir kaçı ve sendika işçisi kahkahaları patlatıyor. Ardından hep birlikte bu memurdan dalga geçme yarışına giriyorlar
Geçen haftaki memur eyleminin hemen ardından, Urfa Eğitim-Sen binasına giriyoruz. Yanımda Urfa Demokrasi Platformundan 2 arkadaş. Yorgunluktan konuşamıyoruz. Sendika salonunda onlarca memur. Slogan atmaktan kimsede derman kalmamış. Kulaklarımızı sağır eden bir sessizlik sendika binasının içinde. Ardından kadın bir memurla sendika yöneticilerinden birisinin karşılıklı kavgayı andıran tartışmaları bu sessizliği bozuyor. Yanlarına yaklaşıyoruz. Bizimle beraber birkaç yönetici ve sendika çalışanı da tartışmaya dikkat kesiliyor. Kadın Memur, lezbiyen ve Gey memurların bu sendika çatısında örgütlene bileceğini söylüyor. Bunu duyan yöneticilerin bir kaçı ve sendika işçisi kahkahaları patlatıyor. Ardından hep birlikte bu memurdan dalga geçme yarışına giriyorlar. Heteroseksüel kadın memurlar, eşcinsel kadın memura iğrenerek bakıyorlar. Kusmamak için kendimi zor tutuyorum. Demokrasi Platformundaki arkadaşlarım da bozuluyor. Birkaç saniye içinde eşcinsel memur tamamen yalnız bırakılıyor, kimse onu ciddiye almıyor, söylediklerini dinlemiyor. Sarışın memura yaklaşıp tanışıyoruz. Olaydan dolayı çok üzüldüğümüzü söylüyoruz. Ardından kendisine nasıl yardım edebileceğimiz soruyoruz. ‘Tanık olduğunuz bu olayı tarafsız olarak anlatan bir mail bana atmanız yeterli’ diyor. Mehmet Yetim ve Delil Eryavuz adlı arkadaşlar seve seve bu yardımı yapabileceklerini söylüyorlar. Ben de ‘bu olayı Radikal Gazetesi’ne haber olarak geçe bileceğimi söylüyorum. Bu konuşmalarımıza kulak kesilen sendika yönetici ve işçinin yüzü anın da asılıyor. Ardından sendikadan çıkıyoruz. Arkadaşlarımın anlatılarını onların yazımıyla aktarıyorum.

Eğitim Sen'in Homofobik Yaklaşımı

Eylem sonrası egitim sen üyesi ile yöneticisi arasında konuşulan konu birden dikkatimi çekti. Çünkü konuşulan eğitim-sen’in demokratikleşme alanında yapabileceği çok güzel ve olumlu bir çalışmaydı. Ama konuya dahil oluşum ve sonrası konuşulanlar pekte güzel ve olumlu olduğunu göstermedi. Konuşulan konunun başlığı KESK bünyesinde yer alan Eğitim Sen de "Eşcinsel (LGB - Lezbiyen, Gay, Biseksüel)" arkadaşların örgütlenmesiydi ve sendikal güvenceden yararlanma haklarıydı. Kesk in bünyesinde yer alan STK'larda "Eşcinseller (LGB - Lezbiyen, Gay, Biseksüel)" yer alabilir, sendikal güvenceden yararlanabilir ve istedikleri şekilde örgütlenebilir, buna hakları vardır.Ama bu sadece sözde kalmakta.Çünkü tanık olduğum konuşmada üye konumunda olan emekçi çalışanın, eşcinsellerin haklarını savunurken ve bu konuda yapılması gerekeni önerirken, yönetici konumunda yer alan emekçi çalışanı, homofobik yaklaşımı ile eşcinselleri ayırımcılığa maruz bırakıyor, ötekileştiriyordu. Yaşanılan eşcinsellerin sendikalarda yasal olarak örgütlenme hakları var iken bu haktan yoksun kalışları ve muhat tap alınmayışları, yöneticinin konuşmaya bile tenezzül etmemesi idi. Bu durum, Urfa Eğitim-sen şube yöneticisinin "Demokratik Bir Çalışma Hayat" söylemini nasıl gerçekçi kılıyor gelin hep beraber düşünelim.Bir üyenin eşcinsel olarak yer alan üyeler için öneride bulunurken bir çalışma alanı yaratırken ve bunu bir yönetici ile paylaşırken yöneticinin ve diğer üyelerin çirkince bakışları ve söylemleri hatta muhat tap almayışları ve konuşmayı bırakıp gidişleri, gerçeklik noktasında kafamızda ciddi soru işaretleri bırakmıyor mu?’ Aktaran: Mehmet Yetim

Mayıs günü Genel Grev eyleminden sonra Şanlıurfa Eğitim-Sen şubesine Mehmet Y. İsimli arkadaşımla gittim. Kulak misafiri olduğumuz bir konuşma dikkatimizi çekti. Şubede ‘’Lezbiyen Sekreterliği Panosu’’ olsun diye bir tartışmaydı bu. Tartışmada bu panonun gerekliliğine vurgu yapan eşcinsel üyenin şube yöneticileri tarafından alay konusu edildiğini ve birkaç üyenin de oradan o tartışmadan uzaklaştığını gördüm. Daha sonra KESK gibi uluslar arası sözleşmeleri imzalayan, insan haklarına saygılı bir kurumda bu homofobik havanın kara bir is gibi kendini belli etmesi, imzaladığı anlaşmalara ne kadar bağlı kaldığının sorusunu aklıma getirdi. Evet KESK kurum olarak bu gibi kişisel tercihlere saygı duyduğunu ifade ediyor fakat KESK içindeki bu zihniyetler yüzünden bu duman KESK’in kendisini boğuyor.’ Aktaran: Delil Eryavuz.
Anımsatma: Eğitim-sen, Eğitim Enternasyonel’ine yani Education International’a (Eİ) üye. Eğitim Enternasyonel ise 1998 yılından beri üyeleri olan LGBT ler için çalışmalar sürdürüyorlar, LGBT bölümleri de var. Eİ tüzük madde-3 te sendikalar demokrasinin idealleri ve insan hakları ve sosyal adalet üzerinden hareket etmek zorunda diye yazmaktadır. Eğitim-sen’in ise bir ilke olarak tüzüğünde her türlü ayrımcılık biçimine karşı mücadele edeceği ve dolayısıyla çalışanlarının da yanında yer alacağı ve destekleyeceği söyleniyor.

Duru Kaya: İnsan Hakları Savunucusu

DURU KAYA

Tartışı-Yorum - 2010.06.14 - Radikal Yorum

11 Haziran 2010 Cuma

‘Kozmopolitizm’

“Kozmopolit”, kökleri bakımından Yunanca olması gereken bir kelimedir, ama Yunancada olmayan bir kelimedir. Bu da, aslında, taşıdığı anlama uygun bir durumdur. Yunanca “evren” anlamına gelen “kozmos” kelimesiyle “birlik”, “topluluk” anlamına gelen “politis” kelimelerinin birbirlerine çatılmasından oluşmuştur. İngilizcede ilk kullanılışını Oxford Sözlüğü (OED) 1614 olarak gösteriyor. İlk kullanımının İngilizcede olduğunu tahmin ediyorum, ama emin değilim –baktığım sözlüklerden de bir sonuç çıkaramadım. Fransızcada, “metropolis” kelimesinin arkasından, onun bir tür karşıtı olmak üzere türetilmiş olması da mümkündür.
Ama kelimenin (kavramın) Yunanistan’da türetilmediği kesindir. 19. yüzyıldan itibaren daha sık kullanılan bir kelime olmuştur.
Verilen anlamlar bakımından, milliyetçi ideolojilerin hoşlanmadığı bir kavramdır bu. Türkiye’deki milliyetçilik için böyle, ama başka ülkelerde de bundan pek farklı değil. “Kozmopolit”, tek ülkeye ait olmayan, ulusal sınırlamalardan azade, dünya vatandaşı, dünyanın her yerinde aynı rahatlıkta yaşayan, ulusal önyargıları olmayan kişi gibi anlamlar taşıyor; dolayısıyla Türkiye’de de, başka her yerde de, milliyetçi dünya görüşüne uymayan, uymamak bir yana, ona son derece aykırı, ters gelen değerler içeriyor. Bu bakımdan Türkiye’nin ötekilerden farkı, “semantik” bir fark sayılmaz; sadece, burada milliyetçi dünya görüşü belletilmemiş, dünyaya, insanlara ve olaylara o anlayışın dışında bakabilen kişi çok az olduğu için, belki “niceliksel” bir fark olduğu söylenebilir.
Gene de, hele böyle bir biçimde “frenkçe” kökenli kelimeleri yanlış bilmekte epey iddialı olduğumuz için, “kozmopolit”i de yanlış bilen ve yanlış kullananlar çıkıyor. Örneğin yakın bir zamanda “İstanbul artık çok kozmopolit oldu” diyen, sonra kendisine şaşkın şaşkın bakanlara, “Baksanıza, Sivas’tan, Afyon’dan, Siirt’ten, her yerden insan doldu buraya” diye sözüne “açıklık getiren” kişilere de rastlayabiliyorsunuz.
Bizim geçmişimiz “kozmopolit” kavramını iyi bilmemizi gerektiriyor. Çünkü bunun bir “olgu” olduğu bir hayat biçimi burada yaşanmıştı.
Philip Mansel henüz Romanya diye bir ülke kurulmamışken Eflak ve Boğdan gibi yarı özerk bölgelere vali (hospodar) tayin edilen adamların durumunu anlatır. Bunlar, Kantemir’den sonra, uzun süre Fener-Rum ailelerinden seçilmiş kişilerdir. Önce padişah huzuruna çıkıp etek öperler, hil’at verilir vb. Sonra Patrikhane’ye gider, Patrik’in elini öperler. Sonra da yollara düşüp bugünkü Romanya’ya vali olarak gelirler. Yani, son analizde, kimin adına çalışmaktadırlar, sadakatleri kimedir?
19. yüzyılda da benzer durumlar devam etti. Taksim’de bilirsiniz, “Zapyon Kız Lisesi” var, Rum cemaatinin. Adı “Zapyon”, çünkü Zappas adında Rum zengini yaptırmış. Atina’da da, eski Kral Sarayı olan Parlamento’nun yanında Zapyon Parkı, bahçesi var. Aynı zengin adam, bir İstanbullu olarak burada bir mektep, Yunanistan’ın başkentinde de bir park yaptırılabiliyor, “hayır” işi olmak üzere. Başkaları da böyle: başta Zarifi, bütün zenginler, bankerler. Bugün dünyada Yahudiler de biraz böyledir, nerede yaşıyor olsalar, bir yandan İsrailli gibi olurlar. Bu tip bir “çoğul-sadaket” veya bağlılık durumunu, bir milliyetçinin anlaması çok zor, bunu beğenmesiyse imkânsız. Ama örnek verdiğim durumlar, asıl konu olan “kozmopolitizm” açısından da doğru örnek sayılmayabilir, çünkü bir değil de iki ya da üç mercie bağlılık, bir “çoğullaşma” sayılır, ama “dünyalı” olmak anlamına da gelmez.
Milliyetçilik çağında “kozmopolitizm”, olsa olsa bazı entelektüellerin benimseyebileceği, biraz da “eksantrik” ve hattâ “züppe” sayılacak bir tavırdı. Şimdilerde, yeniden olağanlaşıyor, hayat küreselleştikçe.

Murat Belge - 2010.06.08 - Taraf

7 Haziran 2010 Pazartesi

Söz konusu laiklikse vatan teferruattır

Cidden korkmaya başladım. Bence Türkiye’de AKP iktidarını götürecek bir sonraki darbeyi İsrail ordusu IDF yapacak.
Hem de laiklik gerekçesiyle.
İsrail’in apaçık “casus belli” (savaş nedeni) olan uluslararası sularda Türk gemisine saldırıp, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını öldürmesi sonrası Türkiyeli bazı Kemalistlerle, İsrail’de iktidarda olan bazı Siyonistler arasında başlayan aşk düşündürtüyor bunu bana.
Önceki gün Tel Aviv’de yapılan Türkiye’yi protesto gösterilerinde açılan bir pankartta şöyle yazıyordu: “Atatürk mezarında ağlıyor: Benim sevgili Türkiyem, fanatik İslamcılara esir düşmüş.”
Dün New York Times’ın manşetindeki haberde ise bir İsrail devlet yetkilisi İHH’nın ne kadar radikal bir İslamcı örgüt olduğunu ispatlamak için 1997’de 28 Şubat sürecinde basılması örneğini veriyordu.
Bu, Haaretz yazarı Gideon Levy’nin önceki günkü yazısında bahsettiği İsrail hükümeti yandaşı koronun İsrail kısmı.
Dünyada kaç kişiye bunu anlatabiliriz bilmiyorum ama bu İsrail yandaşı koronun bir de Türkiye kanadı var.
Burası, İsrail Lübnan’da çoluk çocuk demeden katliam yaparken gazetelerin “İsrail’e öfke ve kıskançlık” diye (Vatan gazetesi) manşet atabildiği bir ülke. Hazırlıklıyız tabii bunlara.
Ama bu kadarına değil.
Karşılarına çıkan herkese “vatan haini”, bize her gün “mütareke basını”, hoşlarına gitmeyenlere “yurtdışı destekli” diyenlerin yazıp söyledikleri karşısında bir an için kendimi Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerini okurken buluyorum. Sonra aklıma “mütareke basını” dedikleri şey geliyor. Kendimden utanıp duruyorum.
Mavi Marmara’da daha kaç kişinin öldüğü bile belli değilken televizyonlarda İHH’yı neredeyse bir terör örgütü ilan edenler, gemideki son görüntülerinde çaresizlik içinde yardım isteyen sakallı erkekleri, başörtülü kadınları gördükçe laiklik mesajları verenler, “eylemleri İslamcı takım ele geçirdi” diye binlerce insanı aşağılayabilenler, “ya Avrupalı serseriler PKK’ya yardım için de İskenderun’a gelse biz de aynısını yapmaz mıydık” diye soranlar.
Bunları eleştirirken bile “İHH İslamcı ama uluslararası tecrübesi var” diyerek onca Ortadoğu gezisine rağmen İslamofobyadan nasipli olduğunu gösterenler. “Hakan Albayrak’ın ölmemesine çok sevindim” dedikten sonra akıbeti belirsiz bir genç adama akıl verecek kadar vicdanlarını kaybetmiş eski İslamcılar. Dünyada İsrail’i kınamayan kurum, ülke kalmamışken İran’ı bir Arap ülkesi sandığı karışık dünyasında Türkiye’nin yalnız kaldığını söyleyecek kadar aklı CHP kurultayındaki alkış seslerinde kalmış olanlar...
Gazze’de sadece Hamas’ın değil, 1,5 milyon insanın da yaşadığını bilmediklerini mi zannediyorsunuz?
Onları ikna etmek için “ama o gemide sadece sakallı erkekler ve türbanlı kadınlar yoktu mini etekli Alman vekiller, hippi görüntülü Avustralyalı gazeteciler, Katolik, Nobel ödüllü barış aktivistleri de vardı” açıklamalarının işe yarayacağını mı düşünüyorsunuz?
Karşımızda, savaş halinde bile öldürülmüş vatandaşlarını laikler-şeriatçılar diye ayırabilen, “Hamasçılara değil, PKK’ya verdiğimiz şehitlere ağlayalım” diye yazılar yazıp manşetler atabilen bir insanlık düzeyi var.
Karşımızda, Mavi Marmara’ya bakınca laiklik karşıtı unsurlar, PKK’ya benzeyen Hamasçılar gören bir zihin kirliliği var.
Yani karşımızda sadece İsrail yok...

Yıldıray Oğur - 2010.06.03 - Taraf Gazetesi

Irkçılığın son kalesi İsrail

Bu yazıyı 2006 yılında yazmıştım. İsrail gayrımeşru bir korsan devlet olarak var olduğu sürece, yenisini yazmaya gerek olmuyor.
***
Dedemle aramda tek bir tartışma konusu vardı: İsrail devleti.
Bir gün, yirmi yıl kadar önce, görmediğim ve bilmediğim bir yer hakkında atıp tutmakla suçlamıştı beni. Geçerli bir tartışma yöntemi değildi elbet dedeminki. İnsan sadece gördüğü yerler hakkında fikir sahibi olacak değil ya! Ben hayatımda ne bir penguen gördüm, ne de Ateş Burnu’da bulundum, ama ikincisinde birincilerin yaşadığını bal gibi biliyorum.
“Öde paramı, gidip göreyim!” demiştim; pek de ciddiyetle yapmadığım bu öneriyi kabul etmişti. Gitmiştim.
Bir akşam, bir zamanlar Yeşilköy’de El Al Havayolları’nda çalışmış olan Peter’in evine yemeğe davetliydim. Sohbetin ortasında televizyonda haberler başladı, izledik. Kim olduğunu anlayamadığım, Arap görünümlü, ama sorunca Arap Yahudisi (Yemenliydi sanırım) olduğunu öğrendiğim birinin ekranda görünmesiyle birlikte, Peter “Schwartze!” diye haykırdı. Onu anlamıştım işte: Almanca “Siyah!”
Peter, Çekoslovak Yahudisiydi. Çocuk yaşta Amerikan orduları tarafından bir toplama kampından kurtarılmıştı. Kolunda hâlâ duran mavi dövme kamp numarasıydı. Ve soykırımdan kıl payı kurtulmuş, faşizmi bizzat yaşamış olan Peter, bir Arap Yahudisine “zenci” diye bağırıyordu!
Araplar hakkında ne düşündüğünü ise Allah bilir. Ama tahmin etmek zor değil.
Artık tahmin yürütmeme gerek yok. Mart ayında, İsrail’in saygın kamu yoklamaları kuruluşu Geocartographia’nın bir araştırması yayınlandı, sonuçlarını Londra Guardian gazetesinde okudum.
Araştırmaya göre, İsrailli Yahudilerin üçte ikiden fazlası bir Arapla aynı binada yaşamayı kabul etmeyeceğini, yarısı kadarı evlerine bir Arabın girmesine izin vermeyeceğini, yüzde 41’i İsrail’de eğlence tesislerinin Araplar için ayrı, Yahudiler için ayrı olması gerektiğini söylüyor.
Ankete katılanların yüzde 40’ı “İsrail devletinin, Arap yurttaşlarının başka ülkelere göç etmesine yardımcı olması” gerektiğine inanıyor. Sorulmamış ama, benden size garanti, bunu kabul etmeyen “yurttaşların” silah zoruyla sınırların ötesine sürülmesi gerektiğine inananların oranı da yüzde 40’ın çok altında değildir. Yanlış anlaşılmasın, ankette sözü geçen Araplar, “Ortadoğu’nun en demokratik ülkesi” İsrail’in kendi vatandaşları!
Yüzde 63, Arap yurttaşların “güvenlik ve demografi açısından bir tehdit oluşturduğunu”, yüzde 18 Arapça konuşulduğunu duyunca nefret hissettiğini söylüyor.
Bu vahşi, tüyler ürpertici ırkçılık, dünyanın hiçbir ülkesinde böylesi oranlarda, bu kadar rahatlıkla dile getirilemez. Amerika’nın güney eyaletleri ile Güney Afrika Cumhuriyeti dünyada ırkçılığın son üç kalesinden ikisiydi.
İsrail, kurumsal ve meşru ırkçılığın son kalesi.
Bu kurumsallığın ve meşruluğun iki nedeni var.
Birincisi, İsrail bir “Yahudi Devleti” olarak kurulmuştur. Dolayısıyla, 1948 savaşında Filistin’in tüm yerli Arap halkını öldürmeyi veya sürmeyi beceremediği için Arap yurttaşlara sahip olması, Siyonizm’in çözmesi gereken ama çözemediği, çözemeyeceği bir sorundur. Çözümün önünde engel olan Filistinlilerin düşman, şeytan, kötü olması Siyonizm’e içseldir. İsrail devletinin ne laik, ne de demokratik olması, ırkçılığı meşrulaştırması kaçınılmazdır.
İkincisi, yerli halkı dışlayan bir devletin vatandaşları olarak, İsrail’in Yahudi halkı 1948’den bu yana sürekli savaş halinde yaşayan bir halktır. Hep bir düşman olmuştur, bu düşman hep aynıdır, devlet hep bu düşmanın “bizleri denize sürmek” istediğini anlatır, her an hazırlıklı, her an silahlı olmak gerekir. Her İsrailli her yıl askerlik yapar, her İsrailli birden fazla savaş yaşamıştır. Böylesi bir toplumun şiddetle, vahşetle, travmayla iç içe yaşayan bireylerinin ırkçılığı yanlış bulması zordur.
Bu tür yazılar yazdığım zaman, Yahudi düşmanlığının zaten yaygın olduğu Türkiye’de, bu düşmanlığı adeta haklı gösterecek veriler sunuyor olduğumu düşünüp kaygılanmamak zor.
Ama n’apalım? Sessiz kalmak daha da zor.
Hayır, zor değil, imkânsız.

Roni Marguiles - 2010.06.03 - Taraf Gazetesi

Roma ve yollar

Yılın en güzel iki ayından biri olan mayısın sonu haziranın başlangıcında görülmedik bir serinliğin ve bütün gün hiç kesilmeden yağan bir yağmurun getirdiği şaşkınlık dışında Roma'da pek fazla değişen bir şey yok. Sokaklar gene insanlarla dolu, trafik insanı çıldırtacak kadar yavaş, hava dayanılmayacak kadar kirli ve gürültü tahammül edilmez bir seviyede. Buna karşılık Roma bütün Avrupa kentleri arasında hâlâ insana en fazla zevk ve haz vereni.
Bir kentin veya turist olarak gidilen bir ülkenin, bana göre, insanı tatmin etmesi için üç şey gerekir: coğrafya, kültür ve tarih.
Böyle bakınca Roma gerçekten eşi menendi bulunmaz bir yer. Coğrafyası elbette İstanbul'la mukayese edilmez. Ama onun gibi yedi tepeye kurulmuş olması, akşamları hava kararırken etrafa yayılan erguvani ışık, mükemmel ve insanı hülyalara sürükleyen bahçeleri ve yapılarıyla kendine özgü bir yer burası.
Kültür deyince ne isterseniz var. Ama ben öncelikle yaşama kültüründen söz ediyorum ki, onların başında yeme içme gelir. İtalya, yemek yapmayı Avrupa'ya öğretmiş ülkedir. Bu geleneğini hâlâ sürdürüyor. Mahalle, esnaf lokantalarında, trattorelerde, enotecalarda, hostariolarda, lokantalarda envai çeşit yemek pişiriliyor. Mutfak kültürü bütün zenginliğiyle yaşıyor.
Bir diğer kültür sanatsal ve doğrudan tarihle ilgili olanı. Bu konuda Roma'yla yarışacak başka bir kent var mı, bilemem. Dünyanın en büyük ve en uzun sürmüş imparatorluğunun başkenti burası. Sonra Vatikan'la birlikte Hıristiyanlığın başkenti. Ardından Rönesans'ın başkenti. Ama bu kent insanda ürpertiler uyandıran faşizmin de merkezi. Müzeler, kiliseler, tapınaklarla bu devirlerin birikimi gözler önünde. O birikim bugünün çağdaş dünyasını oluşturuyor. Modanın tüm o markalarla birlikte bu ülkede oynadığı rol bir rastlantı değil. Kültürün damıtımı.
Nihayet tarih. Bunu bir parça yukarıda anlatmış oluyorum. Ama ondan daha fazlası var. Antikitenin Roma'sı. Bu kent, geçmişten gelen birikimiyle kolayca tüketilemeyen, kolayca ne demek, neredeyse tüketilmeyecek bir kent. Tarih bu kentte mekân (Foro Romana, Palatine gibi antikiteye ait kısımlar) ve mimariyle birlikte resim demek. Onların büyük bir bölümü Rönesans'tan geliyor. Ama şöyle veya böyle bu tarihi hıfz etmek başlı başına bir çalışma gerektiriyor.
Sonunda Hıristiyanlık kökeninden gelen bir kültür burada karşımıza çıkan. Ama tıpkı antikitenin Atina'sını inşa ettiği gibi Batı bu kentteki kültürü de yeniden kurguladı ve onu seküler kültürün de kaynağı haline getirdi. 19. yüzyılın büyük arkeoloji hamlesi antik Roma'yı Freud'un rüyalarına girecek kertede öne çıkarmıştı. Ama sanılmasın ki, Rönesans bundan yüz yıl önce bugünkü gibi herkese okullarda öğretilen bir dersti. Amerikalı büyük sanat tarihçisi Bernard Berenson erken dönem Rönesans yapıtlarını o Giotto'ları, Fra Angelico'ları, Pierro della Francesca'ları at ve eşek sırtında gittiği köylerde, saman ambarına ve ahıra dönüştürülmüş yapılarda mum ışığında keşfetti.
Gene de Batı onları bilincinin sürekliliğini sağlamak için zaman yitirmeden benimsemeyi bildi. O süreklilik bugün bu şehrin sokaklarını dolduran mağaza vitrinlerine taşmış tasarımlarda. Her düzeyde, hayatın her alanı için en ileri noktaya varan bir tasarım zenginliğinden söz ediliyorsa bu ülke ve kentte bunun nedeni söz konusu bilinç sürekliliğidir.
Sadece bütün yollar Roma'ya çıkmakla kalmıyor. Bütün yollar Roma'dan çıkıyor.

Hasan Bülent Kahraman - 2010.05.31 - Sabah

Her canlı piyasayı tadacaktır

Maden işçilerinin ölümüne verdikleri tepkide, başbakan ve partisinin yalnızca koyu mukadderatçılıkları değil, kapitalist piyasanın dar sınırlarına hapsettikleri birey anlayışlarının da nüveleri bulunabilir
“Bu mesleğin kaderinde maalesef var. Bu mesleğe giren kardeşlerim de içerisinde bu tür şeylerin olacağını bilerek giriyorlar.” Zonguldak’taki 30 maden işçisinin ölümüyle ilgili olarak yapılan bu “faili meşhur” açıklamanın hiç tartışılmayan yönü, en az “kadercilik” kadar “özgür irade” vurgusunu da içinde barındırıyor oluşu değil mi? Buna göre, bir yandan “kadere imanın yoksa o ayrı mesele” denerek kaza elimizde olmayan güçlere bağlanırken, öte yandan işçilerin hür bireyler olarak böyle bir çalışma ortamını “seçtiği” ifade ediliyor. Normalde birbirine zıt olan kader-özgür irade ikilisinin Erdoğan’ın sözlüğünde birbirini tamamlar nitelikte kullanılabilmesinin sırrı, kendisinin muhafazakâr kadercilik ile kapitalizmin birey anlayışını aynı potada eritmesinde gizli. Diğer bir deyişle, maden işçilerinin ölümüne verdikleri tepkide, başbakan ve partisinin yalnızca koyu mukadderatçılıkları değil, kapitalist piyasanın dar sınırlarına hapsettikleri birey anlayışlarının da nüveleri bulunabilir.
Bu anlayışa göre, kapitalist piyasanın bireylerin özgürce seçim yapabildikleri bir fırsatlar diyarı olduğu varsayılır. Bireyler mal, hizmet ve emeklerini piyasanın sonsuz olanakları içinde, karşılıklı anlaşmaya dayanarak değiş tokuş etmekte (ya da etmemekte) serbesttirler. Herkes yasalar önünde eşit olduğundan, kimse siyasi tahakküm ile gönüllü olmadığı bir işte çalışmaya ya da bir başka piyasa etkinliğine dahil olmaya zorlanamaz. İşte Erdoğan’ın maden işçileriyle ilgili olarak, “bir çoğunun babası, ağabeyi bu meslekten emekli olmuş ama kendisi de yine bu meslekte çalışıyor” demesi tam da bu kapitalist piyasanın resmettiği, seçimini özgürce yapan birey basmakalıbına sırtını dayıyor. Kısacası, kimse kimseyi zorla çalıştırmadığına ve işçiler bu mesleğin tehlikesini önceden bildiğine göre, “alan memnun satan memnun” diyebiliyor Erdoğan, “size ne oluyor?”

Piyasanın kaderi
Burada unutulan, hayatta kalabilmek için gerekli tüm maddi üretimin ve yaşam kaynaklarının yalnızca kapitalist piyasa aracılığıyla tedarik edilebildiği bir toplumda, milyonlarca yoksul için açlıktan ölmek ile berbat koşullarda çalışma “fırsatı” arasında yapılan “seçimin”, gerçekten de bir seçim olmadığı. Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood’un belleklere kazınan ifadesiyle söyleyelim: “Kapitalist piyasanın belirleyici ve baskın özelliği fırsat ya da seçim değil, tahakkümdür” (Kapitalizmin Kökeni, 2003). Yasalar önünde biçimsel eşitlik varolduğu için, bu tahakküm doğrudan siyasi kanallardan beslenmek yerine ağırlıklı olarak iktisadi süreçlerin kendisinden gelir. Kapitalist piyasanın devamlı rekâbeti, azami kâr getirisini ve emek verimliliğini (ve dolayısıyla sömürüsünü) artırmayı emreden iktisadi kanunlarına bir kez iman edildi mi, işte o zaman “piyasanın kaderi” Demokles’in kılıcı gibi boynumuzun üzerinde sallanmaya başlar.
Öyleyse Erdoğan haklı değil mi? Açlıktan ölmemek için yerin yüzlerce metre altına girmek, özel sektör kâr etsin diye masraflı önlemler kaldırıldığı için her gün çöküntü, patlama ve zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak, kısacası yalnızca hayatta kalabilmek için her saniye ölmeyi göze almak gerçekten de kaderdir: Kapitalist piyasanın yazdığı kader! Bu nedenle Erdoğan hiç çekinmeden 30 insanın ölümü için “bu meselenin nasıl abartıldığını gördük” ifadesini kullanabildi. Zira emeğin herhangi bir metaya dönüştürülüp sömürülmesi, kendisinin biat ettiği sermaye mantığının “fıtratında” var! Aynı mantığı Bursa’da 19 işçiye mezar olan madeni işleten taşeron firmanın avukatı Yalçın Doruk’un sözlerinde de bulmak mümkün. Doruk, ölen işçilerin ailelerinin de hazır bulunduğu birkaç hafta önceki duruşmada şu akıl almaz açıklamayı yaptı: “Ülkemizde 3,5 milyon işsizin bulunduğu gözönüne alındığında aylık 700 lira ile iş imkânı sunulması, sigorta primleri ve vergilerinin ödeniyor olması işçiler için bir nimettir.” İnsan ölür de piyasanın bu fırsatını kaçırmaz, değil mi?

Ölümüne taşeron
Ancak tıpkı sevdiğinin kusurlarını göremeyen biri gibi, AKP’nin genlerine işlemiş bu sermaye aşkı da piyasanın yarattığı toplumsal yıkımları görmesini engelliyor. Halbuki son yıllarda yükselen doğalgaz fiyatları dolayısıyla sermayenin kömür madenciliğine ağırlık vermesi ve dolayısıyla da bu sektörün hızla ve parçalar halinde özel sektörün himayesi altına girmesiyle, TTK resmi raporuna göre Madencilik Yasası’nın çıkarıldığı tarih olan 2005’ten itibaren kazaların artışa geçmesi arasındaki ilişkiyi kavramak zor değil. Geçen Pazar günkü Radikal İki’deki yazısında Ahmet İnsel, bu piyasalaşma sürecinin nasıl sosyal hakların ihlaline, kamu denetimsizliğine, güvenlik zafiyetlerine, kuralsızlığa, esnekleştirmeye, madencilik risk haritalarının hiçe sayılmasına ve dolayısıyla ölümler ve gündeme bile gelmeyen sakatlıklara yol açtığını ortaya koymuştu. Buna rağmen, tam da İnsel’in yazısından bir gün önce TBMM Maden Araştırma Komisyonu’nun yayımladığı taslak rapor, tüm suçu doğrudan TTK’ya atıp taşeronlaştırma hakkında tek bir söz bile söyleme lütfunda bulunmadı! Haftalardır hem Erdoğan’ın hem de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in tıpkı avukat Doruk gibi cansiperane biçimde taşeronluk sistemini savunmaları, bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil: Ne yapsınlar, onların da “kaderlerinde” sermaye sevdası varmış!
Sonuç olarak, Erdoğan’ın sandığının aksine, kapitalist piyasanın tahakkümü ve sömürüsü altındaki bireylerin gerçek anlamda özgürlüğünden, seçimlerinden söz etmek mümkün değil. Marx’ın Kapital’deki ünlü ifadesini hatırlarsak, piyasadaki işçinin “özgür bir birey olmadığı, emek-gücünü satmak için özgür olduğu sürenin aslında emek-gücünü satmaya zorlandığı süre olduğu anlaşılır ve gerçekten de, vampir, sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece onu elinden bırakmayacaktır”. AKP ise Marx’ın bu tasvirini bir adım ileriye götürerek ölüm sonrasına taşıdı: 30 maden işçisinin ailelerine “toplu bir cenaze töreni olmayacak, herkes cenazesini kendi defnetsin” dendi ve olası bir protesto korkusuyla Enerji Bakanı Taner Yıldız gazetecilerden Zonguldak’a gitmemesini istedi. Demek ki sağlığında örgütlenme ve insanca yaşama hakkından mahrum bırakılan işçilerin ölümlerinde bile birarada olması istenmiyordu. Ancak AKP’nin dirisinden olduğu kadar ölüsünden de korktuğu işçiler, yerin yüzlerce metre altında son nefeslerine kadar beraber oldukları gibi, bundan sonraki kapitalizm karşıtı mücadelede de hep beraber olacaklar. Zira, yerin altındaki arkadaşları için endişelenen işçilerin aklımdan bir türlü çıkaramadığım simsiyah, kederli suratlarından bir damla utanç duymayıp kömür dağıtmaya devam edeceklere karşı verilecek tek yanıt, örgütlü işçi mücadelesidir.

Efe Peker - Simon Fraser Üni. / Sosyoloji / Doktora - 2010.05.30 - Radikal İKİ

Afrika'yı izlemek, Afrika'yı dinlemek

“Bu yaz Afrika’da gerçekleşecek ve tüm dünyanın izleyeceği organizasyon nedir?” diye sorsam, istisnasız pek çok kişi bu soruyu “Güney Afrika’da yapılacak 2010 FIFA Dünya Kupası” şeklinde yanıtlayacaktır. Dört yıldır hasretle beklediğimiz ve 11 Temmuz’da, muhteşem bir final maçıyla taçlanmasını arzuladığımız bir aylık futbol şöleni, biliyorsunuz 11 Haziran’da başlıyor. Hepimizin gözü kulağı, bu süre boyunca, bu eski dünya karasında olacağa benzer. Lakin tam da bu kupanın başladığı gün Afrika, dünya tarihi ve devletler açısından ciddi bir öneme sahip bambaşka bir olaya daha tanıklık etmiş ve önümüzdeki dönemde dünya politikasında bolca tartışılacak yeni kararlara ev sahipliği yapmış olacak: Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Gözden Geçirme Konferansı.
UCM Gözden Geçirme Konferansı, 31 Mayıs-11 Haziran 2010 tarihleri arasında Uganda’nın başkentinde, Kampala’da gerçekleştiriliyor. Konferans, UCM ve uluslararası ceza yargılaması tarihi açısından oldukça önemli. Çünkü bu konferansta tüm devletleri yakından ilgilendiren bir suçun tanımı yapılacak ve mahkemenin yargı yetkisine bu suç dahil edilecek: “Saldırı suçu”.
Mahkeme, kurulduğu günden bu yana savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu olmak üzere sadece üç suç için yargılama yetkisine sahip. UCM kurucu anlaşması olan Roma Statüsü kabul edilirken üzerinde anlaşmaya varılamamış olan “saldırı suçu”nun tanımı ve statüye dahil edilmesiyse, Kampala’da yapılacak olan bu konferansa bırakılmış durumda. Saldırı suçunun tanımı, faillerinin kim olacağı, hangi koşullarda yargılama yapılacağı, ne şekilde yürürlüğe gireceği konuları çok ciddi tartışma ve pazarlıklara meydan verecek gibi görünüyor. Tanım ve failler konusunda kısmen uzlaşma var gibi görünüyor. Saldırı eylemi, bir devletin değer bir devlete karşı meşru müdafaayı haklı gösteren bir neden ve BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi olmaksızın silahlı güç kullanması olarak özetlenebilir. Ancak hangi koşulda saldırı var denecek ve UCM saldırı suçuyla ilgili yargılama yetkisine sahip olacak, işte bu ciddi bir sorun. Saldırı suçunda UCM’nin devreye girmesi için, BM Güvenlik Konseyi’nin saldırı suçunun işlendiğine dair bir karar vermesi gerektiğini savunan ülkeler yanında, bu koşula tamamen karşı ülkeler de mevcut. ABD’nin BM Güvenlik Konsey kararı şartı için ciddi bir lobi yürüttüğünü ve Türkiye’nin 2008 Kasım’ında gerçekleşen Taraf Devletler Kurulu genel oturumunda, UCM’ye taraf olmamasına rağmen, ABD’nin savunduğu bu şartı destekler nitelikte bir konuşma yapmış olduğunu belirtmekte fayda var.

Barış ve adalet
Konferans, dört temel konuya daha odaklanıyor. Bunlardan ilki, mağdurlar ve suçlardan etkilenen topluluklar olarak belirlenmiş. UCM Gözden Geçirme Konferansı’nın nerede yapılacağı, 2007’de New York’taki Taraf Devletler Toplantısı’nda belirlenmişti. Uganda, tek aday devletti ve bu nedenle sembolik bir oylama sonucunda ev sahibi ülke olarak seçildi. O toplantıda, yüksek sesle olmasa da, UCM’nin incelemesi altında bulunan Uganda’da böylesi önemli bir toplantının yapılmasına tepki gösterenler olmuştu. Uganda’nın UCM ile yeterli işbirliği yapmaması ve Uganda’da hakkında yakalama kararı çıkarılan beş kişinin yakalama kararlarının 2005 yılından beri infaz edilememiş olması, bu tepkinin en önemli sebebiydi. Ancak aradan geçen üç yılda, bu kaygıların bir fırsata dönüştüğünü söylemek mümkün. Pek çok sivil toplum kuruluşu, konferansın Afrika’da yapılmasını mağdurların ve aktivistlerin konferansa katılımını sağlama açısından tarihi bir şans olarak görüyor ve mağdurların ve inanılmaz vahşetlerden hayatta kalabilmiş kişi ve toplulukların, tüm dünyaya sesini duyurabilmesi için konferans süresince pek çok alternatif etkinlik planlanıyor.
Konferansın bir diğer konusu, UCM’nin tamamlayıcılık ilkesi. Yani UCM’nin yargılama yetkisinin devreye girmesi için öncelikle ulusal makamları beklemesi zorunluluğu ve UCM’nin ulusal mekanizmaları tamamlayıcı bir işleve sahip olması. Bu açıdan bakıldığında, bir devletin UCM’ye taraf olmaması gerekçesinin en temel nedenlerinden birinin, devletin kendisinin yargılamaktan kaçınacağı bir suçun uluslararası makamlar tarafından yargılanma ihtimali olduğu rahatça anlaşılabilir.
Bu konulara ek olarak, mahkeme ile işbirliği ve barış ve adalet konuları da tartışmalarda masaya yatırılacak konular. Mahkemeyle işbirliği, özellikle UCM’nin hakkında tutuklama kararı çıkardığı sanıkların teslimi açısından önem taşıyor. Hakkında tutuklama kararı bulunan Sudan Devlet Başkanı El Beşir’in halen dünya üzerinde bir yerlerde rahatça dolaşabilmesi ve geçtiğimiz Kasım’da Türkiye’nin sınır kapısından dönmesi bile işbirliğinin önemini anlatmak için yeterli. Türkiye’nin henüz taraf olmadığı Uluslararası Ceza Mahkemesi, halen beş ülkede işlenen suçlarla ilgili inceleme yapıyor. Bu ülkeler, soruşturma tarihleri sırasıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti (2004), Uganda (2005), Sudan (2005), Orta Afrika Cumhuriyeti (2007) ve Kenya’dan (2010) oluşuyor. Tamamı Afrika’da bulunan bu ülkelere ek olarak Afganistan, Kolombiya, Fildişi Sahilleri, Gürcistan, Gine ve Filistin olmak üzere toplam dört kıtada UCM Savcılığı halen araştırma yürütüyor. Gerçekleşecek bu konferans, dünya üzerinde işlenen ve tüm insanlık vicdanını derinden etkilemiş vahim suçların cezasız kalmaması ve bu suçların yeniden işlenmemesi için caydırıcı bir işleve sahip olması bakımından oldukça önemli.
Seyircisinin ve sonucundan en çok etkilenenin dünya üzerindeki mağdur halklar olacağı bu konferansta, bazı devletlerin dokunulmazlık ve cezasızlığı devam ettirebilme uğruna gösterecekleri performans ve yapacakları manevralar, çalımda üzerine rakip tanımadığım Brezilyalı futbolcuları geçecek gibi görünüyor. Kısaca bu yaz, gözümüz kulağımız Afrika’da. Afrika’yı izleyeceğiz ve Afrika’yı dinleyeceğiz...

Özlem Altıparmak - 2010.05.30 - Radikal İKİ

Tali esas ve Donald

Evrenin belli başlı kurallarından biridir: Ayrıntılar arasında boğulursan, esası kaçırırsın. Asıl önemli olanı bilmeni istemediklerinde, bunu sana özel bir siyaset olarak uygularlar. Bizde de durum bu. İç siyasette tozun dumana katıldığı bir dönemde, onca görece haber ve yorum arasında en az şeyi bilir haldeyiz. Anayasa tartışmalarından uzaklaştırıldık, bir seks videosunun içinde kaybolduk gitti. Ama orada da işin özü bize yabancı. Bu video neden şimdi ortaya çıkarıldı, kim çıkardı ve elbet hangi maksatla? Baykal’ın devre dışı bırakılmak istenmesi ne anlama geliyor?... Tık yok. Varsa yoksa Başbakan’ın ahlak vurgulamaları, imaları, dokundurmaları bir de Kılıçdaroğlu’nun elbette yine mutlu aile pozlarıyla desteklenen adaylık mücadelesi. CHP’yi bu süreçten özeleştiriyle, yapısal olarak değiştirecek, bir kere de demokrasinin alternatifi kılabilecek bir işaret var mı? O da yok. Toplumsal hayatımızın belki de en kritik sürecinden geçerken elimizde olan, bundan ibaret. Oysa nasıl da ihtiyacımız var şeffaflığa. Tam da onun yokluğunda meşruiyet kazanmadı mı bunca karanlık gelişme? Darbeler, faili meçhuller, yeni darbelerin hazırlıkları, komplolar, ayaklanmalar, provokasyonlar hep bu zifiri ortamdan güç almadı mı? O zaman en büyük mücadelenin verildiği bugünlerde niye bir türlü daha farklı bir siyasi söylemle, temiz bilgiyle çevrelenemiyoruz? Hadi, medyanın da bir kısmı yandaş diyelim, yine de esas gündemden bu kadar bihaber kılınmamız, uzak tutulmamız asıl olarak siyasetin sorumluluğunda değil mi?

Bir antikahraman
Can sıkıcı sorular çoğaldığında uykusuz gecelere ilaç niyetine ona sığınırım ben. Kahramanım Donald’a. Hani bizde Vakvak Amca diye tanınır ya, ona. Ne sandınız, o noktada ne kitap, ne müzik, ne fim sadece Donald Duck geçerlidir. Gerçi o benim aşkım ama itiraf etmek gerekirse, bu aşk hiç de öyle romantik koşullarda başlamadı. İlk başlarda dile yatkınlık artsın diye ortaokul sıralarında elime tutuşturulmuştu. Gel gör ki bizim Donald, Almancada minik bir filozof gibi şakıyor ve beni deli ediyordu. Sayısız deyim de cabası. Dolayısıyla o ilk yaz aylarında gülmek bir yana, yüzümde hiç hayra yorulmayacak asabi bir sırıtış vardı onu her görüşümde. Ama işte cazibeli kerata... Bir yandan da o başına gelenler, şekilden şekle giren yüz ifadeleri... Sevmeye başladım farkına varmadan zamanla. Ona olan sevgim, dil engellerini de aşmamı sağladı. Aynı telden çalmaya başladık bir süre sonra.
Donald aslında bir antikahraman. Kesinlikle mükemmel değil, süper güçleri de yok, aslına bakarsanız ortalık zaaflarından geçilmiyor. Mesela müthiş tembelliğe meyyal. En sevdiği “etkinlik” bahçedeki hamağa yatıp kocaman sandviçini kemirmek. Zorla diyete girdiği birkaç macera dışında, genel olarak yemeye ve içmeye de müthiş düşkün.
Siniri sürekli tepesinde, en ufak bir şeyde deliye dönüp tepinmeye başlıyor. Düzenli çalışmaktan hoşlanmadığı ve pek de gelişmiş bir sorumluluk duygusuna sahip olmadığı için Varyemez Amca’ya borçlu olarak yaşıyor, yeğenleri Cin, Can ve Cem (bunlar Türkçe adları, ben onları Tick, Trick, Track diye tanıdım, Büyük Patronun adı da Almanca’da Onkel Dagobert) çoğunlukla kendisinden daha mantıklı davranıyor.
İyi de o zaman neresini seviyorsun derseniz, hamuru iyi derim ben de. Has bir ördek o. Başında denizci kasketi, üzerinde denizci yeleğiyle karada ne yapacağını bilmeyen, iyi niyetli, şaşkın bir ördek. İçi sevgi dolu. O sevgi sayesinde her tür zaafıyla ödeşmeye hazır. Hatalarından ders çıkaran bir karakter o. Bir şeyi yapmaya karar verdi mi, kendi sınırlarını aşma gücüne sahip. Mucizelere inanıyor Donald. Üstelik bunca bahtsız bir karakterken. Tam da bu nedenle hayranım ona. Şansıyla onu deli eden ve kız arkadaşı Daisy ile de flört eden gıcık kuzenine inat, hani tabiri caizse “pişmiş tavuğun başına gelmeyen şeylerin” bir numaralı adayı. Yarı ömrü hastanelerde, hapislerde geçmiştir. Haksızlıklara uğrar, kandırılır, kaybeder. Ama sonra bir bakmışsın, küllerinden doğmuş bizimki. Ve iş sevdiklerine geldiğinde aslan kesilir. Günlük hayatta bir köşede otururken tehlike anında fedakârlıktan kaçınmaz ve kahramanlaşır. Sevgi için göze alamayacağı ve yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Sonradan biraz baktım da, onun bu gönüllere taht kurma halinden siyaset tarihinde de yararlanılmış. Donald her ne kadar güncelliğini her dönem koruyan, eskimeyen bir karakter olsa da geçmişi hayli eski. İlk kez Carl Barks tarafından 9 Haziran 1934’te yaratılmış ve iki yıl sonra da sevimli ördek, kendi çizgi film serisine başlamış. Bugün Walt Disney dünyasının Mickey Mouse ile beraber en önemli sanayi figürü. Güngörmüş ömründe II. Dünya Savaşı’nın propaganda mücadelesinde Hitler’e karşı savaş açmış. Bugün de ülke ülke gezer, her coğrafyada maceralara atılır ve kültürlerarası önyargıları kırmak için mücadele eder en çok. Onun dünyasında her şey sevgi ölçütüne göre değer kazanır ne de olsa. Vazgeçtiği insan, sevmediği insandır. Ve onun bile sevemediği insan, zaten sadece kötüdür.
İmkansızı başarıp en sıradan hayat ayrıntısında tökezleyen, ideallerine adanıp gün içinde pinekleyen, yumuşacık mizacına rağmen zıp zıp tepinen haliyle bir çelişkiler yumağıdır Donald. Şaşırırsınız, o nedenle de onu hep yeniden ve yeniden tanımak istersiniz. Düzene bir türlü ayak uyduramadığından mı bilinmez, muhaliftir Donald. Kendi değer yargılarını, hayat koşullarını oluşturur ve bedelini de şikâyet etmeden üstlenir. Ne de olsa kaybetmenin tadını bilir. Düştükten sonra ayağa kalkmanın gururunu da.
Donald’ın makus geçmişiyle ilgili biraz inceleme yaparken ilginç bir notla karşılaştım. Finlandiyalı seçmenler, protesto oyu vermek istediklerinde adayın yerine Donald Duck yazıyorlarmış. Tam isabet, ne diyeyim. Benim de yapacağım budur.

Karin Karakaşlı - 2010.05.23 - Radikal İKİ

Bir tek adım…

Bazen bulunduğumuz noktada bazı şeylerin bittiğini biliriz ama nedense o bitmişin içinden bir türlü dışarı çıkamayız. Bu durum hayatımızın her alanı için geçerli olabilir. Artık içinde duramadığımız, bize nefes aldırmayan, bizi beslemeyen, enerjimizi emen, sağlık sorunları yaşamaya başladığımız iş ortamları, ortaklıklar, ilişkiler, istekler, yaşadığımız mekânlar, oturduğumuz şehir/ülke gibi...

Biliriz ki bu alanda durmaya devam edersek kendimizi çok hırpalayacağız, hayat ateşimiz sönecek ve hatta sağlık sorunları bile yaşayacağız; yine de bir şey bizi orada tutmaya devam eder. Şimdi size bizi orada tutan nedir diye sorsam pek çok neden sayabilirsiniz. Mesela ekonomik kriz, finansal sıkıntılar, iş bulamama korkusu, yalnız kalma korkusu, cesaret bulamama, düzenin değişeceği ve yeni gelecek düzenin eskiyi aratacağı korkusu, yaşın geçmiş olduğuna dair inanç, beceremem inancı, başkalarını incitme korkusu, başkalarını mutlu etme isteği gibi binlerce neden sayabiliriz. Bütün bu nedenlerden bir tanesi bile bizi ayağımızdan prangayla o nefes alamadığımız küçücük odada hapsetmeye yeter ve biz yavaş yavaş öldüğümüzü hissetmeye başlarız. Hem de yaşarken ölürüz. Zamanla kendimizden vazgeçmeye başlarız. Sadece nefes alıyor ama yaşamıyor oluruz. Kimimiz bu hayatı kabullenir kendinden vazgeçer ve sadece burada gün doldurur.


Kimimiz ise o hapsolduğu küçücük odadaki ayağındaki pranganın ve onu açacak anahtarın da sadece kendisi olduğunu görür. Prangayı açıp hayatın içine girerek yaşamaya karar verir. Bu ilk adımdır. Bulunduğumuz mevcut durumu kabul etmek ve onu değiştirmeye karar vermek atılacak ilk ve en önemli adımdır. Bu bir tek adım dağları yerinden oynatacak gücü başlatır.

Bu kararı aldıktan ve hayatınıza değişim getirmeye niyet ettikten sonra büyük bir gücün sizinle beraber sizin için çalışıyor olduğunu hissetmeye başlarsınız. Korkarak da olsa mevcut durumunuzu değiştirmek adına attığınız en ufak bir adımla bile mucizeler yaratmaya başlarsınız. Öyle mucizeler yaratırsınız ki bütün korkularınızın, endişelerinizin, boş inançlarınızın, size öğretilmiş size ait olmayan bilgilerinizin bir büyük balon gibi patlayıp artık sizi engellemediğini görmeye başlarsınız. Sizi zorlayan insanların, durumların bir bir hayatınızdan kendiliğinden çıkıp gittiğini görür, yerine istediğiniz hayatı yaratacağınız durumların çekildiğini görürsünüz. Kalbiniz sevgi ve güvenle dolar. Hayata güven, kendinize güven... Sizi zorlayan o durumlara ve kişilere teşekkür etme isteği dolar içinize. Onlar olmasaydı bu yeni halinize kavuşmanız mümkün olamayacaktı. Kendinizi tanımanız, kendi en mükemmel halinize ulaşmanız için o insanlar ve durumlara şükretmeye başlarsınız. Görevlerini en iyi şekilde yerine getirmişler ve zamanı geldiğinde de hayatlarınızdan çıkıp gitmişlerdir.

Lütfen şimdi sorun kendinize:

- Bu hayattan ne bekliyorum?
- Bu isteğime ulaştığımda hayatım bugünden nasıl daha farklı olacak?
- Bu isteğime ulaşma becerimin önünde ne duruyor?
- Bu isteğime ulaşmak için yapacağım en zor şey nedir?
- Bu yolda beni engelleyecek hangi düşünce , inanç ve öğretilerim var?
- Gerçekten istediğim şey bu mu?
- Eğer gerçekten yapmak istediğim buysa beni hayalime götürecek adımları atmam için ne yapmaya ihtiyacım var?
- Bu yapmaya ihtiyacım olan şeyi nasıl yaparım?

Siz değerlisiniz! Siz teksiniz! Siz özelsiniz! Siz hayatınızı değiştirme gücüne sahipsiniz! Siz yaratıcısınız! Siz mevcut durumlarınızla yetinmek zorunda değilsiniz! Siz istediğiniz hayatı yaşamayı hak ediyorsunuz! Siz istediğiniz hayatı yaratabilirsiniz!

Hayat size istediklerinizi vermeye hazır. Siz almaya hazır mısınız?

Violet ALALOF - 2010.06.02 - Şalom Gazetesi

Ülkeye adını hatırlatan kelimebaz

Sevan Nişanyan

İSMAİL SAYMAZ


RADİKAL KİTAP - 28/05/2010

Sevan Nişanyan 'Adını Unutan Ülke' kitabında Türkiye'de adı değiştirilen 15 bin köy, kasaba ve ilin dökümünü sunuyor. 20. yüzyıl başında yaklaşık 15 bin Ermenice, Kürtçe, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Arapça, kökeni belirsiz dillere ait ve hatta Türkçe köy ve kasaba isminin yüzyıl sonunda hangi isimleri aldığını gösteriyor
Sevan Nişanyan’ı tanımlayabilecek en uygun kavramlardan biri, ‘Kelimebaz’ olsa gerek. ‘Kelimebaz’lık maharetini Adını Unutan Ülke kitabıyla ortaya koydu. Kitap, kendi alanında bir ilk olma niteliğini taşıyor. Türkiye’de adı değiştirilen 15 bin köy, kasaba ve ilin dökümünü sunuyor.
20. yüzyıl başında yaklaşık 15 bin Ermenice, Kürtçe, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Arapça, kökeni belirsiz dillere ait ve hatta Türkçe köy ve kasaba isminin yüzyıl sonunda hangi isimleri aldığını gösteriyor. Nişanyan, Ad Değiştirme Komisyonu’nun 1956’da Demokrat Parti döneminde kurulduğunu kaydediyor. Özellikle son siyasi süreçte, ‘liberal-özgürlükçü-demokrat’ eğilimin döne döne kutsadığı DP iktidarı, Nişanyan’a göre, aslında Türk-İslam sentezinin hayat bulduğu bir zemindi. Bu dönemde örneğin, Kastamonu’nun bir ilçesine Bozkurt, Kahramanmaraş’ın bir ilçesine Türkeli isimleri verildi. Daha enteresan, DP’yi alaşağı eden 27 Mayıs cuntası, siyasi hasımlarının mirasını omuzlayıp sürdürdü. Ve binlerce isim 1956-1964 arasında gelişigüzel Türkçeleştirildi.
Nişanyan’a göre, şimdi yeni bir dalga geliyor: Özgüven kazanan aydınları sayesinde taşra, eski isimlerini geri istiyor. Bunu başaran 120 köy ve kasaba var. Nişanyan, bu eğilimi, kurulu düzenin ve resmi ideolojinin sarsılması olarak görüyor.

Kitapta, isim değişikliğinde altı dalgadan bahsediyorsunuz. Osmanlı, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet’in ilk yılları, Demokrat Parti, 27 Mayıs Darbesi ve 12 Eylül. Ancak 1956’dan itibaren operasyonel biçimde isimlerin değiştirildiğini görüyoruz.
Esas büyük değiştirme 1961-65 dönemidir. On binlerce yer adı değiştirildi fakat alt yapısı DP zamanında hazırlanmış. Ad Değiştirme Komisyonu, 1956-57’de kurulmuş. Türk olmayan yer adlarının yok edilmesi 1913’ten itibaren Türk Ocakları’nın, İttihat ve Terakki’nin en önemli projesi. Bunlar (projelerini) 1910’larda sesli biçimde dillendirdiler. 1920’lerde geriye çekilirler, 1930’larda ataktırlar. DP zamanında iktidara gelen kadro büyük ölçüde bu kadrodur.

İttihatçıların liberal kanadı mı?
Liberal kelimesi yanlış olur. Türk-İslam sentezci denebilir. Tarihçi İbrahim Kafesoğlu gibi, “Şanlı tarihimiz kahramanlıklar tarihidir. Türk üstündür, Kürtler bozulmuş Türklerdir. Ermenilerle Rumlar aslında yoktur” diyen zihniyet DP içinde, en az CHP’de olduğu kadar güçlüdürler.

Bu projenin DP iktidarında başlatılması kadar, 27 Mayısçılarca sürdürülmesi de ilginç değil mi?
27 Mayısçıların dünya görüşüne bire bir uyar. DP liberal ve kozmopolit anlayışın tenmsilcisi gibi görülüyor; bu doğru değil.

Komisyon ağırlıklı olarak hangi bölgeleri Türkçeleştirdi?
Doğu, batıdan çok daha fazla etkilenmiştir. Çünkü Fırat’ın doğusunda uzun sürüden beri Türkçe olan yer adı, yüzde 10-20’dir. Çoğunluğu başka dillerde ya da bilinmeyen dillerdedir. Artvin’de 1920’dan önce bir tane Türkçe yer adı yoktur.

Yusufeli de mi?
Yusufeli, idari birimdir, kasaba adı değildir. Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin Efendi adına 1911-12’de verilmiştir.

Köy ve kasaba isimleri Türkçeleştirilirken, arazi ve dağ isimlerine de müdahale oldu mu?
Tabii, sayıları 10 binleri bulan dağ, dere, tepe ve nehir adı değiştirilmiş. Mezra adlarına fazla dokunmamışlar. Sıra gelmemiş daha doğrusu. Mezra adlarını düzeltmek 12 Eylül’e nasip oldu.

Benim köyümde (Erzurum/ Pazaryolu (Norgah)/ Büyükdere (Kocuktur) iki yer ismi vardı: Biri Piskasor, diğeri Pirtos. İki isim son yıllarda değiştirildi. Aslında uzun süre bu isimler kendisini korudu.
Benzer olaylar tüm Türkiye’de var. Şu bir gerçek ki, son 10-15 senede bu irade tavsamış görünüyor. Buna karşılık eski adları kazanma iradesi görüyoruz. Özellikle 2001-2002 sonrası, 1960’larda verilmiş adını terk edip hakiki adına geri dönen 120 civarında yer var. Çok zahmetli bir bürokratik süreç. Yıllar sürüyor. Bakanlığa başvuruyorlar, mahkemeye gidiyorlar, referandum yapıyorlar. İnatla uğraşıp eski adını geri alan yerler var. Bir tarafta devlet ideolojisi var, diğer yanda buna halk direnişi söz konusu.

Yurttaş resmi ideleojiye itiraz mı ediyor, eski ismini talep edeken?
Bence 70-80 yıldan beri kurulu düzenin yıkılmaya başladığının en belirgin örneği. Yer adlarının değiştirilmesi, Cumhuriyet’in esaslı projesidir. Tamamen idolojik çalışma üzerine kurulu, yeni bir tarih, yeni bir ulus ve yeni bir kimlik yaratma projesinin temel bir parçasıydı. Bu artık yürümüyor..

Kemalizmin 1920’li yıllardaki Anadolucu eğiliminden farklı olarak, Türk-İslam sentezini içselleştirmiş DP eliyle bunun hayata geçirilmesi sanki asli değil ikinci kurucu iktidarın gayretiymiş gibi görünüyor.
Somut olarak karşılaştığım bir gerçek var: Cumhuriyet’in ilk yedi yılında Türkçü ırkçılığın fazla yüzü görünmüyor. 1924’te ve 1926’da verilen isimlerin çoğu Anadolucu’dur. Ilgaz adını Koçhisar’a veriyorlar. Ilgaz, Türkçe değildir. 1930’dan sonraki habis Türkçü ideolojiye aykırı düşen bir davranış.

Geri dönüşler ortak sebeple ve refleksle mi oluyor?
Basit bir gerekçe var: Çoğu yerde yeni ad resmi ad olarak kaldı. Gerçek hayatta eski ad kullanıldı. Her ilçede, her kasabada üç-beş mürekkep yalamış insan, oranın geçmişinden medeni gurur duyan, kendine güvenen insanlar çıkmaya başladı.

Türkiye ile benzer bir ulus-devlet inşaası yaşamış komşu devletlerde böyle bir isimlendirme çabası var mı? Bu bize mahsus mu?
Bu trendi başlatan Yunanistan’dır. Bağımsızlıktan sonra topraklarını Yunanlılaştırdılar. Bir fark var. Yunanistan en azından şunu iddia ediyor: ‘Eski adları ihya ediyoruz. İşgal döneminde ortaya çıkan adları kaldırıp zaten Yunan olan adlara dönüyoruz’ diyor. Oysa Türkiye’de cahil ve keyfi şekilde 10 binlerce uyduruk isim icad edildi. Bir örnek vereyim: ‘Yeşil’ kelimesi Türkçede yaygın değildir. 18. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Köylü ağzında, ‘gökçe’ denir. Türkiye’de bine yakın yeşilli yer adı var: Yeşilyurt, Yeşiltepe, Yeşildere... Bunlar 1960’tan sonra konmuş isimlerdir. En komik şeylerden biri şu: 50’ye yakın ‘Işıklar’ isimli yer var. Biraz deşiyorsunuz: Bunların 30’unun ismi, Şıhlar. Bir genelgeyle bütün Şıhlar, Işıklar olmuş.

‘Kızıl’ adlı isimleri ayıklanması Alevilere yönelik mi, komünistlere yönelik midir?
Komünistlere yöneliktir. “Kızıl demek komünist demek, olur mu öyle köy adı” deyip kaldırmışlar.

İsimler tayin ediliyorken o köye, o yöreye gidilip danışılıyor mu; yoksa o yeri görmeyenler mi buna karar veriyor?
İki-üç isim belirmişler merkezden. Yerel halka ya da muhtarlığa da iki hafta vakit mi tanışlar ne, birini seçeceksiniz diye. Tamamen bürokratik olarak ve Ankara düzeyinde olmuş. Hazır bir listeden seçip tayin etmişler.

Eski isimler o yöre halkını etnik kimliğine dair ne kadar veri sunar?
Çok sunmaz. Kars’ta 1915’ten önce Ermeni köyü olan yerlerin hiç birinin adı Ermenice değil. Başgedikler ve Hacıhasanoğlulları gibi isimleri var. Buna karşılık adı Ermenice olan yerlerin çoğu ya Kürt ya Karapapak ya da Türk köyü. Çünkü büyük etnik değişim 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşmiş. Kars, Erzurum, Ağrı’da Ermeni köylerinin Ermenilerden arındırılması 1500’lerin sonu ile 1600’lerin başının eseri. Şöyle olmuş: Falan yerde, Eleştirt’te Ermeni köylerini Kürtler basıp ele geçirmiş, Ermeniler göçmüş, diyelim ki Yozgat’a gelmiş. Devlet yer göstermiş. Adı ne olacak; tabii ki Türkçe. Sonuçta bir yerin adı Ermeniceyse, demek ki bir tarihte Ermeniydi ama, o tarih 1914 demek değil. İspir mesela, İspir’deki bütün köy adları Ermenice. Ama bakıyorsunuz, 19. yüzyılda 1,5 köy dolusu Ermeni var. Bunun anlamı şu: Türkiye’deki etnik arınma 1915’e özgün değil, bin senedir süren bir iş...

Alevilik-Sunnilik bağlamında nasıl işliyor bu süreç?
Has Alevi köylerinin çoğu, iki türlü: Ya Kızıldede ya da Pirdeli gibi isimleri var. Bariz şekilde dini organizasyona işaret eder. Ya da pek çoğunda Ermenice isimler yar. Mesela Erzincan, Tunceli ve Sivas’ta, nerede adı Ermenice köy görürseniz, bilin ki Alevi köyüdür.

Bu neden?
Bunların bir kısmı bariz şekilde dönmedir.

Yusuf Halaçoğlu da aşağı yukarı bunu söylemişti sanki.
Ne niyetle söylediğin önemli. Bir gerçek var: Fırat yöresindeki Alevi Zaza aşiretlerinin pek çoğunun kökünü deştiğin zaman dibinden Ermeni çıkıyor. Zaptedilmiş köyler hadisesi de var. Ermenileri kovup yerine geçiyorsun.

Aynı olgu Karadeniz’de Rumca isimler için de geçerli mi? Yani, adı Rumca olup halkı Türk olmak gibi...
Karadeniz’de şunu görüyoruz: Trabzon’dan Rize ve Çayeli’ne kadar, bütün köy isimleri Rumca’dır. 1400’lerden beri değişmemiş. Ama nüfusa baktığınızda kadimden beri Müslümandırlar. Daha ziyade dönme olduğunu düşünüyorum. Ta Yavuz Selim zamanında Müslümanlaşılmış, Türkçe benimsenmiş. Tonya kalmış; onlar da 17. yüzyılda Müslüman olmuş. Onlar Rumca’yı hâlâ koruyorlar.

Bir de internet sitesi var
Kaç yıllık bir çalışma bu?
Eskiden beri meraklı olduğum bir konu bu. yirmi senedir ilgimi çeker. Ama bir yıldır deli danalar gibi çalışıyorum.
Daha geniş bir çalışmanın dar ama en somut hali gibi algılıyorum.
Tabi, bu yetersiz bir çalışma. www.nisanyanmap.com adlı internet sitesitsini hayata geçireceğiz önümüzdeki hafta. Kitapta 15 bin yer adı, sitede 45 bin tane var. Adları değişmeyen yerler de var. Mahalle ve mezra adları da konuldu. Sitede amacım, kullanıcının katkısını açarak, bir vikipedia mantığıyla işi büyütmek.
Örneğin, siteye girsem neler yapabilirim?
Herhangi bir bölgenin köylerini, mahallerini, tarlalarını ve vadilerini girebilirsiniz.
Gelişigüzel girebilir miyim?
Üye olmanız gerekiyor. Gelişigüzel girebiliyorsunuz ama yirmi dört saat içinde birileri kontrol ediyor, saçlamamış mı, saçmalamamış diye.
Üyelik ücretli mi?
Hayır hayır, vikipedia’daki aynı olay.
Google-earth gibi mi?
Google-earth haritası çıkıyor zaten fakat üzeri işlenmiş bir harita. Mevcut yer isimleri kaydedilmiş halde. Bizim koyduğumuz bilgileri de düzeltebiliyorsunuz.
Ne zaman faaliyete başlıyor?
On-on beş gün sonra başlayacak. Şu an ham durumda. Üyelik sistemi devreye girmedi.

ADINI
UNUTAN ÜLKE
Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü
Sevan Nişanyan
Everest Yayınları
2010, 555 sayfa, 24 TL.

Tarih ve meydan

Akdenizlilik bizim için kağıt üstündedir. Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar
Geçen hafta MAXXI isimli, Zaha Hadid'in tasarladığı bir çağdaş sanat müzenin açılışı için Roma'ya gittim. O kenti kim bilir kaçıncı kez ziyaret ediyordum. Vatikan Müzesi'nde yazacağım bir şey için Rönesans'ın eteklerinden doğduğu dört yapıtı yani Belvedre Torsosu'nu, Loakoon'u, Belvedre Apollon'unu ve Venüs Felix'i bir daha görecek, kentin tadına bakacak zamanı da buldum. Hava beklenmedik kadar serin ve yağışlıydı. Olmayacak iş: Bir davette iddialı bir şeyler söyleyince orada tanıştığım birilerini ertesi gün Coloseum'a götürmek ve o yapıyla, dönemiyle ilgili bir şeyler anlatmak zorunda kaldım. Bir süre sonra onlar gitti. Tam çıkmak üzereyken yağmur bardaktan boşanırcasına yağdı. Bir locaya girip uzun süre yağışın dinmesini bekledim. Hava şartları nedeniyle Coloseum'a hapis kalmak... İnsan hayal bile edemez. Yağmur, Roma gibi hayatın sokakta yaşandığı kentlerde epey bir sorun. İnsanlar içeri kapanmak zorunda kalıyor, bundan ötürü de sıkılıyorlar. Zaten o kenti büyük tarihsel birikimiyle birlikte hem özgün hem de çekici kılan unsur bu: Sokağın hayatı. O sokakları epey arşınladım, sokaktaki hayata karışabildiğim kadar karıştım. Roma'da bence iç içe geçmiş üç unsur var: antikite var, sokağa da yansımış neredeyse yakın geçmiş diyeceğim tarih yani Rönesans var, nihayet sokak var.

FORUM'DA ANTİKİTE
Herkes Roma'yı antikitenin şehri sanıyor. Ama değil; çünkü antikite tarih öncesine dayanıyor. O dönemin Roma'sı bugün kentin dışarıdan kapalı, parayla girilen bir bölümünde görülebilir. Forum Romana ve Romalı senatörlerin evelerini/villalarını yaptırdıkları Palatino antikiteden Coloseum'la birlikte kalmış olanlar. Ondan sonraki kent Rönesans Roma'sından kalma. Vatikan'la birlikte bu Roma kesinkes Hıristiyanlığın, hatta Katolikliğin başkenti. Her şey o kültüre ait. Kaldı ki, 15 ve 16. yüzyılların Roma'sı da kendisinden önceki bu kültürü keşfediyor. Hem onu hem de onun kopya ettiği antik Yunan'ı. Mikelanj ve dönemi gökten zembille inmedi anlayacağınız. Belvedre Torso'suna, Loacoon'a ve Knidos Afrodi'inin kopyası Venüs Felix'e baktılar. Antikite bununla sınırlı ama hayatın bilinç dışına kazınmamış mıdır derseniz, öyledir derim. Zaten ikinci büyük halkaya buradan geçiliyor.

RÖNESANS, YAPI VE YAPIT
O katman Rönesans. Bu dönem o şehrin ve İtalyan kültürünün bizim Osmanlı çağı gibidir. O tarihin bütün yapıları ve bütün yapıtları insanların gözü önündedir. Osmanlının ahşap mimarisi bize intikal etmemiştir. Oysa taş mimarinin binaları önünden her gün geçilir. Osmanlı resim yapmadığı için dönemden bize kalan çok soyut ve içselleştirilmesi zor imgelerdir. İtalyanlar her kiliseye gittiklerinde o dönemin görselliğini görürler. Hıristiyanlık tarihi görsellikle gelişmiştir. Ne var ki, bu katmanlı şehrin sınırı sadece bu kadar değil. Mesela bu kentin çok eski, çok yerleşik bir Yahudi kültürü var. Tahmin edilebileceği gibi Ghetto diye anılan bu semt yüzlerce, binlerce yıllık bir kültürü barındırıyor. Roma gibi kentlerin tadı bu farklılıkların tarihsel olarak da güncel olarak da yan yana yaşamasından kaynaklanıyor. Öyle olunca da ortaya zengin, çeşitliliğe dayanan, ilginç bir kültürel doku çıkıyor. Bu eskiyle yeninin bir arada bulunuşu sadece yapılarla, sokaklarla, arkeolojiyle ilgili bir şey değil. Gündelik hayat da öyle cereyan ediyor. Mesela Yahudi mutfağıyla Roma mutfağının kesiştiği yemekleri ancak bu mahalledeki aşevlerinde yiyebiliyorsunuz. Böylece üçüncü çembere giriliyor: sokak ve hayat.

HAYATIN SOKAĞI, SOKAĞIN HAYATI
Bugün Roma'ya giden herkes o kentin yaşama kültürüne vuruluyor. Hayat, Fellini'nin o çok güzel Roma isimli filminde gösterdiği gibi gece yarılarından çok sonralarına kadar sokaklarda, piazzalarda (meydanlarda) geçiyor. (Bir düşünün bakalım Roma'da bir konumu açıklamak için kaç sözcük var...) Kahveler, şarapçı dükkanı manasındaki enotecalar, meyhane yerine geçen trattorialar, hostarialar, bottegalar ortaya çok çeşitli bir yeme-içme kültürü çıkarıyor. Buna lokantaları eklemek gerekir. Öte yanda çok daha yüksek kalitede restoranlar var. Bu sonuncular Roma'da beni ilgilendirmiyor. Nedeni açık: İtalya otantik yemeğin en iyi yapıldığı Avrupa ülkesi. Onunla aşık atabilecek diğer ülke Fransa'dır. Fakat orada bile yemek biraz daha rafine bir hale gelmiştir. İtalya'da hala köy mutfağı ve köy aşevi temelli bir kültür olarak karşınızda durmaktadır. Akşam üstleri gidilen enotecalarda içtiğiniz şaraba gölgelik denir. Niye olduğu tartışmalıdır. Ben uzun bir günün sonunda kafayı gölgelendiren anlamını öneriyorum. Bu açıklama en azından benim hoşuma gidiyor. Yaratıcı buluyorum. Üç beş İtalyan dostuma söyledim, onlar da sevdi. Yanında yenilenlere kırıntı deniyor. Akla gelebilecek her şeyi çeşitli ekmek türlerine koyup veriyorlar. Yemek ise dediğim gibi gündelik çarşı-pazar alış verişine bağlı. O gün Allah ne vermişse o pişiriliyor ve bizim aşevlerine benzer lokantalarda yenilip bitiriliyor. Gittiğim bir Yahudi-Roma lokantasında o gün pişmiş yedi-sekiz yemeğin tadına baktım. Hepsi birbirinden lezzetliydi. Öyle bardakla şarap falan da vermiyorlar. Küçük şişeleri var, en fazlasından, o da sadece bir marka. Şarabın yeri trattorialar değil. Buna vurgunu olduğum kahvehaneleri ekleyelim. Roma, tıpkı Paris gibi kafeler demektir. Bütün ömürleri insanların, beni çıldırtacak şekilde, o kahvelerde geçer. Her sokak, her meydan, her largo, her .... kahve demektir. Burada yenilir, içilir, eğlenilir. Kısacası, Akdeniz kültürü yaşanır. Hayat geç başlar, geç yaşanır, geç bitirilir. Her zaman söylerim: Biz ya kendisini Akdenizli sanan bir Kuzey ülkesiyiz, ya Kuzeyli gibi yaşayan bir Akdeniz ülkesi. Sabah sekizlerde caddelere dökülen insanlar, akşam erkenden uyuyanlar, sokak nedir, sokak hayatı nedir bilmeden yaşayanlar, evindeki balkonun dört yanını iğrenç plastiklerle çevirip odaya dönüştüren aileler. Bu nasıl Akdenizliliktir? Bu sorunun cevabını vereyim: Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar. Akdenizlilik bizim için sadece kağıt üstünde, icat edilmiş bir laftır. Oysa Roma ve İtalya o büyük hayatı şarap ve meydanla kurmuştur. Kahve ve lokantayla biçimlendirmiştir. Tarih ve arkeoloji ile cilalamıştır. Vakit gece yarısını geçmiştir. Bir sokak dönersiniz. Bir meydan gelir önünüze. Bir kahve vardır. Üç beş kişi alçak sesle konuşmaktadır. Hava sıcaktır. Bir pencere açılır. Bir baş görünür. İki üç laf edilir. Ortadaki çeşme şırıldamaktadır. Yürüyüp gidersiniz. Roma, bir misafiri daha uğurlamaktadır.

Hasan Bülent Kahraman - 2010.06.07 - Sabah