29 Mayıs 2010 Cumartesi

Yürümek

İnsan, nicedir bedeniyle didişiyor. Beden, ayıplı, her geçen gün yeniden tasarımlanması gereken bir dış kabuk sanki.
“Beden, modernliğin karşısında bir engeldir” diye özetlemiş David Le Breton, ‘Yürümeye Övgü’ adlı kitabında. ‘Yürüyüş dünyaya açılmadır’ cümlesiyle başlayan.
Yürümenin erdemlerini düşünüyorum bu günlerde. Yaz sıcağıyla birlikte bu büyük şehrin gürültülü iniş çıkışında iyice uzak bir ihtimale dönüşmüşken. Evimdeki yürüme bantının gölgesinde oturmuş bahçeyi seyrederken. Nasıl bu hale geldik? Galiba en çok sorduğum soru bu? Yürürken de.
Çocukluğumdan bu yana, şu son yarım yüzyılda bile yürümekten nasıl uzaklaştığımızı, şehir içlerinde trafiğin huysuz birer parçası haline geliş serüvenimizi takip edebiliyorum. Çocukluğumda kimileyin kara bata çıka nasıl okula yürüdüğümü hatırlıyorum. Berber Şeref’in dükkânını geçerken olur a beni görür de selam vermem gerekir diye adımlarımı sıklaştırışım dün gibi aklımda. O yolun ruh haritası bir kez kazınmış benliğime.
Sonra inatla İstanbul’u Sultanahmet’ten Bebek’e, Altıyol’dan Selamiçeşme’ye yürüyerek bir ucundan öbürüne adımlama hayalleri kuruşum. Bir şehir ancak yürünerek, her kaldırımında iz bırakarak sevilirdi o zamanlar. Hâlâ da öyle.
Bir de bir keresinde karanlık bir korunun derinliklerine doğru yürüdükçe o mehtapsız gecede hiç dönmeyip sonsuza dek o anı yürümek istediğimi hatırlıyorum. Yürümenin bulunduğumuz uzaydan kopuş, kayboluş hissiyle bütünlenen bir eylem olduğuna inanırım.
Bilge Karasu’nun böğründe tırnaklarıyla kendisini usul usul deşen hayvanı ile birlikte yürüyen ‘Bir Ortaçağ Abdalı’ geliyor aklıma. Yusuf Atılgan’ın benzersiz ‘flanneur’ünden; ‘Aylak Adam’dan çok mu farklıydı iklimi?
İkisinin de bir hedefi yoktu. Gerçek gezginler gibi sadece gezmek için, yürümek için yürüyordu ikisi de.
Basho’nun yürüyüşlerini yaşamaya çalışıyorum kimileyin. Diğer bütün haiku yazarlarının. ‘Şair yürüyüşü’. Her bir bitkinin, her bir canlının, her bir esintinin en derin kaydını düşürebilmek için. Şiir avı.
Galiba en çok filozoflar ve şairler yürümeyle aklın ve ruhun kapılarının birer birer açıldığını bilip bulmuşlar.
Bir de tren yolu takipçisi var. Onu ilk gördüğümde not almışım. Karla kaplı uçsuz bucaksız bir fırtınada görmüştüm onu: Yol bekçisi. Her sabah gün ağarmadan yola çıkıp raylar boyunca 15 kilometre yürüyor, görev alanının sonundan geri dönüyor. Karşısına çıkan trene ‘yol temiz’ işareti veriyor.
Saatler süren o yol boyunca neler düşünür, neler kurar? Onu zorlu bir yola bağlanmış köle olarak düşünmek mümkün müdür? Mitolojik bir kahraman, Sisifos gibi. Her gün, fırtınaya, tipiye aldırmadan raylara bakarak bembeyaz, dünyadan koparılıp alınmış bir uzayda sürekli yürüyen adam hakkında bilmişliğimizin alegorilerini kullanmak beni utandırıyor. Onun hayatını, o bembeyaz gerçekliğini düşünürken bütün bildiklerimden soyunma gereği duyuyorum. Onu hiçbir tanıdığıma, okuduğuma, işittiğime benzetmeden birkaç dakika olsun düşünebilmenin güçlüğü kendi köleliğimi hissettiriyor. Üç kuruş memur maaşıyla şu koskoca dünyada kimsenin haberi olmadan aynı yolu durmadan yürüyen adam huzursuzluğumun bir yerine yuvalanıyor. Bir tek sorudan başlayabilirim belki: Onun bilip de bizim bilmediğimiz nedir?
Yürüyen, uzun uzun yürüyen insanları merak ediyorum en çok. Onların dünyasının arabalı-koltuklulardan farklı olduğuna yönelik inancım kavi.
“Bir yürüyüşün gerçekten tadını çıkarabilmek için tek başına olmak gerekir” diyor Stevenson: “Yürüyüş tek başına yapılmalıdır çünkü özgürlük ayrılmaz bir parçasıdır yürüşüyün; istediğiniz zaman durabilirsiniz ve devam edebilirsiniz, şu ya da bu yöne doğru gitmek size kalmıştır; kendi ritminizi kendiniz ayarlayabilirsiniz...”
Doğa yürüyüşüyle kalabalıklar içinde kaybolma yürüyüşü arasında nasıl büyük fark varsa hedefi belli bir yürüyüşle rüzgârla sürüklenmeye benzeyen yürüyüş arasında da o kadar fark var. Ama bana kalırsa yalnızlık ya da birlikte yalnız olabileceğiniz biriyle yürümek en önemlisi.
Kaybolabilmek, yürüyüşün sihrine kapılıp dünyayı karış karışına hissedebilmek derin
bir soluk almaya benziyor.
Ben en çok yabancı şehirlerde yürüyerek kaybolmayı severim. Tanımadığım, beni tanımayan şehirlerde. Hiçbir sokağın anısı yoktur. Hiç yükün olmadan, tamamıyla kendinle, o koca yabancıyla baş başa çıkmış olduğun bir serüvendir öylesi. Her şeyde bir film duygusu. Dünya koskocaman, adımlarına açılıyor işte.

Yıldırım Türker - 2010.05.29 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder