29 Mayıs 2010 Cumartesi

Yürümek

İnsan, nicedir bedeniyle didişiyor. Beden, ayıplı, her geçen gün yeniden tasarımlanması gereken bir dış kabuk sanki.
“Beden, modernliğin karşısında bir engeldir” diye özetlemiş David Le Breton, ‘Yürümeye Övgü’ adlı kitabında. ‘Yürüyüş dünyaya açılmadır’ cümlesiyle başlayan.
Yürümenin erdemlerini düşünüyorum bu günlerde. Yaz sıcağıyla birlikte bu büyük şehrin gürültülü iniş çıkışında iyice uzak bir ihtimale dönüşmüşken. Evimdeki yürüme bantının gölgesinde oturmuş bahçeyi seyrederken. Nasıl bu hale geldik? Galiba en çok sorduğum soru bu? Yürürken de.
Çocukluğumdan bu yana, şu son yarım yüzyılda bile yürümekten nasıl uzaklaştığımızı, şehir içlerinde trafiğin huysuz birer parçası haline geliş serüvenimizi takip edebiliyorum. Çocukluğumda kimileyin kara bata çıka nasıl okula yürüdüğümü hatırlıyorum. Berber Şeref’in dükkânını geçerken olur a beni görür de selam vermem gerekir diye adımlarımı sıklaştırışım dün gibi aklımda. O yolun ruh haritası bir kez kazınmış benliğime.
Sonra inatla İstanbul’u Sultanahmet’ten Bebek’e, Altıyol’dan Selamiçeşme’ye yürüyerek bir ucundan öbürüne adımlama hayalleri kuruşum. Bir şehir ancak yürünerek, her kaldırımında iz bırakarak sevilirdi o zamanlar. Hâlâ da öyle.
Bir de bir keresinde karanlık bir korunun derinliklerine doğru yürüdükçe o mehtapsız gecede hiç dönmeyip sonsuza dek o anı yürümek istediğimi hatırlıyorum. Yürümenin bulunduğumuz uzaydan kopuş, kayboluş hissiyle bütünlenen bir eylem olduğuna inanırım.
Bilge Karasu’nun böğründe tırnaklarıyla kendisini usul usul deşen hayvanı ile birlikte yürüyen ‘Bir Ortaçağ Abdalı’ geliyor aklıma. Yusuf Atılgan’ın benzersiz ‘flanneur’ünden; ‘Aylak Adam’dan çok mu farklıydı iklimi?
İkisinin de bir hedefi yoktu. Gerçek gezginler gibi sadece gezmek için, yürümek için yürüyordu ikisi de.
Basho’nun yürüyüşlerini yaşamaya çalışıyorum kimileyin. Diğer bütün haiku yazarlarının. ‘Şair yürüyüşü’. Her bir bitkinin, her bir canlının, her bir esintinin en derin kaydını düşürebilmek için. Şiir avı.
Galiba en çok filozoflar ve şairler yürümeyle aklın ve ruhun kapılarının birer birer açıldığını bilip bulmuşlar.
Bir de tren yolu takipçisi var. Onu ilk gördüğümde not almışım. Karla kaplı uçsuz bucaksız bir fırtınada görmüştüm onu: Yol bekçisi. Her sabah gün ağarmadan yola çıkıp raylar boyunca 15 kilometre yürüyor, görev alanının sonundan geri dönüyor. Karşısına çıkan trene ‘yol temiz’ işareti veriyor.
Saatler süren o yol boyunca neler düşünür, neler kurar? Onu zorlu bir yola bağlanmış köle olarak düşünmek mümkün müdür? Mitolojik bir kahraman, Sisifos gibi. Her gün, fırtınaya, tipiye aldırmadan raylara bakarak bembeyaz, dünyadan koparılıp alınmış bir uzayda sürekli yürüyen adam hakkında bilmişliğimizin alegorilerini kullanmak beni utandırıyor. Onun hayatını, o bembeyaz gerçekliğini düşünürken bütün bildiklerimden soyunma gereği duyuyorum. Onu hiçbir tanıdığıma, okuduğuma, işittiğime benzetmeden birkaç dakika olsun düşünebilmenin güçlüğü kendi köleliğimi hissettiriyor. Üç kuruş memur maaşıyla şu koskoca dünyada kimsenin haberi olmadan aynı yolu durmadan yürüyen adam huzursuzluğumun bir yerine yuvalanıyor. Bir tek sorudan başlayabilirim belki: Onun bilip de bizim bilmediğimiz nedir?
Yürüyen, uzun uzun yürüyen insanları merak ediyorum en çok. Onların dünyasının arabalı-koltuklulardan farklı olduğuna yönelik inancım kavi.
“Bir yürüyüşün gerçekten tadını çıkarabilmek için tek başına olmak gerekir” diyor Stevenson: “Yürüyüş tek başına yapılmalıdır çünkü özgürlük ayrılmaz bir parçasıdır yürüşüyün; istediğiniz zaman durabilirsiniz ve devam edebilirsiniz, şu ya da bu yöne doğru gitmek size kalmıştır; kendi ritminizi kendiniz ayarlayabilirsiniz...”
Doğa yürüyüşüyle kalabalıklar içinde kaybolma yürüyüşü arasında nasıl büyük fark varsa hedefi belli bir yürüyüşle rüzgârla sürüklenmeye benzeyen yürüyüş arasında da o kadar fark var. Ama bana kalırsa yalnızlık ya da birlikte yalnız olabileceğiniz biriyle yürümek en önemlisi.
Kaybolabilmek, yürüyüşün sihrine kapılıp dünyayı karış karışına hissedebilmek derin
bir soluk almaya benziyor.
Ben en çok yabancı şehirlerde yürüyerek kaybolmayı severim. Tanımadığım, beni tanımayan şehirlerde. Hiçbir sokağın anısı yoktur. Hiç yükün olmadan, tamamıyla kendinle, o koca yabancıyla baş başa çıkmış olduğun bir serüvendir öylesi. Her şeyde bir film duygusu. Dünya koskocaman, adımlarına açılıyor işte.

Yıldırım Türker - 2010.05.29 - Radikal

‘Ezmek’

Siyaset söylemimizin nasıl yüksek dozda şiddet içerdiğini yazmıştım dün. Buna bir örnek olarak, Atatürk’e atfedilen bir “vecize” üstünde durabilirim: ünlü “Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” sözü.

Altmışlarda, sosyalizm Türkiye’de hızlı bir yayılma göstermeye başladığında, akla gelecek gelmeyecek her köşe bucağa bu lakırdıyı yazarlardı.

Bilenler sözün sahibinin Atatürk olmadığını söylerlerdi. Ben Şevket Süreyya’dan bunu kırklı yıllarda icat ettiklerini, M.H. Egeli adında birinin bir ayna tekniğiyle Atatürk’ün imzasını taklit ettiğini anlatmıştı. Bütün bir tarihyazımını sahtekârlık üstüne inşa etmekte bir sakınca görmediğimize göre muhtemelen bu da doğrudur. Ama şu bağlamda kimin söylediği, Atatürk’ün söyleyip söylemediği ikincil bir konu. Söylemiş de olabilir.

Önemli olan, sözün içeriği. “Ezmek” diye fiil kullanılıyor burada. Birini ya da bir şeyi “şiddet” uygulamadan “ezmek” herhalde mümkün değil. Yani, bu sözün şiddet içermediği herhalde iddia edilemez. “Komünizm” ile “Komünistler”in böyle bir bağlamda birbirinden ayrılabileceğini de düşünemeyiz. Soyut “Komünizm”i ezerken, kaçınılmaz olarak, bazı –ya da bütün- somut “Komünistler” de bir şekilde ezilecek.

Tabii kimse Komünizm’i sevmek ya da ona sempati duymak zorunda değil. Zararlı bulursunuz, mücadele etme gereği duyarsınız. Bunlar hepsi son derece doğal. Ama bütün bunların “ezme” biçimini alması gerekli mi ya da doğal mı? “Komünizm kötü bir şeydir” demek, “Komünizm insanlığa mutluluk değil, mutsuzluk getirecek bir sistemdir” demek yetmez mi?

Komünizm, evet, insanların içinde yaşayacağı bir sistem, bir düzen olarak önerilmiştir. Ama aynı zamanda bir değerler ve ilkeler bütünüdür. Aynı zamanda çok sofistike bir düşünce yöntemine dayanmaktadır. Bu sözün olur olmaz her yere yazıldığı, kazıldığı yıllarda dünyada Sovyetler Birliği, Komünist Çin, başka birçok ülke vardı, milyonlarla insan bu ülkelerde yaşadığı gibi düşünce yönetiminin de milyonlarca taraftarı vardı. “Her görüldüğü yerde ezilmelidir” diye bir direktiften ne anlayacağız? Bu ülkelere savaş mı açmalıyız? Bu milyonlarca insanı da “ezmeli” miyiz?

Dağa taşa böyle sloganlar, “vecize”ler yazmak da, ironik bir durum, ama, o yıllarda bizden başka bir de Komünist ülkelerde yapılan bir şeydi.

Fransa’da, Amerika’da varolan düzenden yana insanlar Komünizm fikrine ve uygulamasına bizden daha dostane bir gözle bakmıyorlardı. Ama onlar oraya buraya böyle sloganlar yazmıyorlardı. Herhalde böyle bir yöntemi fazlasıyla ilkel bulup kendilerine yakıştıramadıkları için yazmıyorlardı. Medeni ülkelerde kamusal alanlarda “Sağdan gidin”, “Çimene basmayın” tarzında “talimat” mahiyetinde sözler yazılmış olabilir ama “Komünizmi ezin” diye bir levha falan görmezsiniz.

Biz, daha o laf ortalarda yokken de başlamıştık, Komünizmi ve Komünistleri ezmeye. Buna rağmen, toplumsal yapının bazı özellikleri nedeniyle, bu faaliyetimizi örneğin Endonezya’nın başarı çizgisine kadar getiremedik. Bir gecede iki yüz elli bin insanı kesip doğrayamadık (belki, kısmen, o kadar fazla sayıda Komünist de bulamadığımız için). Yani bu slogan, bizden iyi Endonezya’ya uydu, orada tam karşılığını buldu.

Dünya ne düşünüyor Endonezya’nın bu parlak başarısı hakkında? O gün ne düşünmüştü, bugün ne düşünüyor? CIA gibi örgütler o işlerin olmasına katkıda bile bulunmuştur, o ayrı hikâye, ama Batı’nın medeni kamuoyu açısından böyle bir olay o gün de “vahşet”ti, bugün de sadece bir “vahşet”tir.

Bizim siyasî kültürümüz ise yalnız “Komünizmi ezin” sözünden değil, bunun gibi şiddet dolu daha binlerce sözden ve somut örnekten oluşuyor. Bunların doğrudan doğruya siyasî olması da gerekmiyor. “Dayak cennetten çıkma” gibi aforizmalarla örülen, çocuğun okuluna “eti senin, kemiği benim” diye gönderildiği bir yerde yaşıyoruz. Genel kültür bu. Genel kültür böyle olunca Komünizmi de gördüğün yerde ezersin, millî kahramanına da bu tür ilkel sözler söyletirsin.

Murat Belge - 2010.05.29 - Taraf

Dünya vatandaşları diplomasisi

Yıllarını travma tedavisine adamış, savaş bölgelerindeki yerel ruh sağlığı çalışanlarını eğitmiş Sonja Wentz, Gazze’de geçirdiği günleri anlatırken ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Travma uzmanı Gazze’de travmatize olmuştu.
Bütün Filistinlileri ‘canavar’ gören ve İsrail hükümetinin hepsini bir anda yok etmemesini yalnızca ‘iyi niyetine’ bağlayan birçok İsrailli tanıdım. İsrail içine düzenlenen intihar saldırılarının kendi çektiklerinin yanında önemsiz olduğunu düşünen birçok Filistinli de. Çözümsüzlüğe giden yolun ilk aşamasının ‘ötekini’ insanlığından soyutlamak olduğu gerçeğini, onlar bana öğretti.
“Gazze bir başka, böylesine sistematik bir insanlıktan çıkarma uygulamasını başka hiçbir yerde görmedim” diyordu Balkanlar’da ve Uganda’da çalışmış Sonja. Gazze’ye Erez kontrol noktasından girip çıkmış. Bilinçli bir biçimde güneş altında bekletilmek, yukarıdan gözetlendiği uzunca bir tünelden geçmeye zorlanmak, bu tünelin içindeki insanın yön duygusunu tahrip etmek, diafondan verilen açık olmayan nedensiz emirler Sonja’ya göre İsrail’in gücünü hissettirmek, bu uygulamaya tabii olanı da insanlığından çıkarmak amacıyla tasarlanmış.
Gazze’de elektrik kesintileri, bazı malların ve tıbbi malzemelerin eksikliği var. İnşaat malzemeleri de sokulmuyor. İsrailli yetkililere bakacak olursanız, inşaat malzemesi sokulmamasının nedeni, Hamas’ın bu malzemeyi sığınak olarak kullanılabilecek binalar yapmaya ve askeri kapasitesini geliştirmeye harcayacak olması. Ama sanırım başka bir sebep de insanların her gün o yıkıntıları görmesini sağlamak. “Her an sizi yıkabiliriz. Hayatınıza devam etmeniz bile saçma. Sizden kat kat güçlüyüz. Biz istemezsek, eviniz bile olmaz” mesajı vermek. Tıpkı, Kudüs’ün en görünür tepelerinden birine, Yahudi soykırımında kullanılan tren vagonlarından birini koyarken ki mantık, ‘Unutmayın’.
Sonja, Gazze’deki travmanın kaynağının ambargodan daha çok, dışarı çıkmanın ve içeri girmenin neredeyse imkânsızlaştırılması olduğunu düşünüyor. Onun çalıştığı kuruluşun, Filistin uzmanlarına izin vermemiş İsrailli yetkililer. Sonja için giriş izni uzun bir bürokratik mücadeleden sonra alınabilmiş. “Gazzeli uzmanlar için asıl kıymetli olan birlikte uyguladığımız programdan çok, orada bulunabilmemdi. Dışarıdan bir insanla, öyle e-mail yoluyla falan değil, insan olarak temas sağlayabilmekti” diyor.
Yaşamayanın tahayyül etmesi çok zor biliyorum. Ama İsrail’in ana çıkış ve giriş noktası olan Ben Gurion Havaalanı’nda zaman zaman yapılan grevlerin, bir yere gidecek olmasam bile, beni nasıl huzursuz ettiğini bilen biri olarak söylüyorum, hapsedilmiş olmak dehşet verici bir duygu.
Gazze’ye yönelik ambargonun asıl amacı da bu, Foucault’un sözünü ettiği ‘büyük kapatılma’; Gazze’yi 17. yüzyıl tımarhanesine çevirme. Gazze’deki ilaç bağımlılığına ve artan aile içi şiddete bakınca, amaca da ulaşılmış gibi.
İşte bu şartlar altında vicdanlı kadınların ve erkeklerin Özgürlük Filosu insanlık adına çok önemli. Taşıdıkları malzemeden daha önemli olan, bizzat kendilerinin Gazze’ye girme niyeti. Büyük kapatılmayı aşma kararlılığı.
İsrail hükümetini telaşlandıran da bu, o yüzden ‘yardım malzemelerini bize verin, biz ulaşmasını sağlarız, yeter ki siz gelmeyin, Gazzeliler insanlığa dokunmasın’ diyor, çünkü özellikle Lübnan deneyiminden öğrendiklerini sandıkları bir şey var, psikolojik üstünlüğü kaybetmemek.
Özgürlük konvoyundan bir sözcüsü, “Bu dünya vatandaşlarının diplomasisi” demiş. Haklı, devletler, meseleye insanlık açısından değil, güvenlik, dış politika aktörlerinin manevraları, falan filan gibi soğuk değerlerle yaklaşıyor. Bu şartlarda da sorunu çözmek, büyük kuşatılmayı insanlık adına yarmak dünya vatandaşlığı diplomasisine kalıyor.
Ama Özgürlük konvoyu, Gazze’ye taşıdığı yardımların ve insan dokunuşunu orada bırakmamalı. Bu dokunuştan gelecek gücünü, Hamas’ın son zamanlarda azgınca uyguladığı muhaliflerin idam edilmesi de dâhil sistematik insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi, Filistin’de ulusal birlik hükümetinin kurulması, İsrail askeri Gilad Şalit’in serbest bırakılması için de kullanmalı. İsrail hükümetini eleştirmenin başka, Yahudi düşmanlığının bambaşka olduğunu da haykırmalı.
Çünkü insanlıktan çıkarma operasyonunu geriye çevirmenin yolu, kim olduklarına bakmadan insanların ruhuna tekrar insanlığı giydirmekten geçiyor.

Ayşe Karabat - 2010.05.29 - Radikal

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Tembellik

Bakın, AKP iktidara geldiğinden beri darbe girişimleri, planları, hazırlıkları bitmiyor.
Neden?
Birincisi, AKP devleti değiştiriyor, demokratlaştırıyor, sınıfsal ilişkileri yeni bir denkleme oturtuyor, bu gelişmeler “egemen güçleri” çıldırtıyor ve AKP’yi devirmek istiyorlar.
Bunların siyasetteki temsilcileri olan CHP ile MHP’nin de gücü AKP’yi sandıkta devirmeye yetmiyor, bugünkü şartlarda bin defa seçime gitseler, her seferinde AKP bu partileri eze eze yener.
AKP’den çeşitli nedenlerle nefret eden, bu partiden hoşlanmayan “değişik görüşten” insanlar da, aslında darbeci olmasalar da, çaresizlikten “hastalanıp” darbe destekçisi haline geliyorlar.
Şimdi darbeci generallerle yargıçları bir kenara koyup, AKP’den nefret eden sıradan ve samimi insanlardan konuşalım.
Bu insanların, darbeyi, orduyu destekleyen birer zavallı haline gelmesinin temel nedenlerinden biri “gerçekleri” görmekten hoşlanmamaları bence.
AKP’nin yaptığı “doğru” işlerin söylenmesine bile tahammül edemiyorlar.
Bu partinin neden seçimleri kazandığını asla gerçekçi bir şekilde analiz etmiyorlar.
Fevkalade sığ ve anlamsız bir “aptal halk” aldatmacasıyla, halkın “din” lafının peşine takıldığı “klişesinin” esiri olmayı, aralarında hep bu lafları tekrarlamayı seviyorlar.
Siyasette AKP’nin önüne geçebilmek için gerçekleri görmek lazım.
AKP’nin neleri doğru yaptığını, hatalarının nerelerde olduğunu saptamak lazım.
Neden Türkiye’deki tek “ulusal” partinin AKP olduğunu, neden CHP’nin, MHP’nin, BDP’nin “yerel” partiler halinde kaldığını anlamak lazım.
Şimdi size izninizle basit bir soru sorayım.
Siz, CHP’den ya da MHP’den, AKP’nin dış politikası konusunda ciddi bir eleştiri, manalı bir analiz duydunuz mu?
Her açılıma, her hamleye karşı çıkıyorlar ama bir öneri getirmiyorlar.
AKP düşmanları bunu duymaktan nefret edecek ama bence Cumhuriyet tarihinin en müthiş “dış politikasını” AKP izliyor, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde dünyada şu anda güçlü olduğu kadar güçlü olmadı.
Eğer “nefretiniz” bu gerçeği kabul etmenize engel olursa, sizin AKP’yi yenme şansınız hiç olmaz, çünkü gerçekle bağınızı kopartırsınız.
Türkiye, bütün komşularıyla “anlaşmazlıklarını” bitiriyor, düşmanlığın yerine dostluğu yerleştiriyor, ülkenin gücü komşularıyla kavgaya harcanmıyor, tam aksine komşularıyla ticaretini yoğunlaştırarak gücünü ve etkisini arttırıyor.
Enerji hatlarının bölgedeki “kavşağı” oluyor.
Herkese ait enerji, Türkiye’deki borulardan akmaya başladığında Türkiye’nin güvenliği herkesin ortak güvenliği haline geliyor.
Bunun yanı sıra, gittikçe daha çok “şahinleşen”, çözümü reddeden ve dünyada yalnızlaşan İsrail’e karşı aldığı tavırla Türkiye Ortadoğu’da ciddi bir ağırlık oluşturuyor.
Bu ağırlık onun Batı’yla yaptığı pazarlıkta elini kuvvetlendiriyor.
Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, dünyanın neresine giderse gitsin “önemli bir lider” olarak karşılanıyor, çok ciddi dergilerde “dünyanın en etkili siyaset adamları” arasında gösteriliyor.
Bu bir tesadüf değil.
İki gün önce Rusya’yla büyük anlaşmalar imzalayan Türkiye dün de Yunanistan’la yeni bir dönemin kapısını açtı.
Diğer siyasi partilerin bu konulardaki fikirleri, önerileri, eleştirileri ne?
Yok.
Halbuki bu büyük siyasi manevra içinde bazı ciddi hatalar da yapılıyor.
Cengiz Çandar’la Ferai Tınç da yazdılar, yapılan yeni anlaşmalarla Türkiye enerji ihtiyacının yüzde yetmişini Rusya’dan sağlayacağı bir yapılanma oluşturuyor; bu, dikkatle bakılması gereken bir gelişme, çünkü bir ülkenin tek bir kaynağa böylesine bağımlı olması büyük bir tehlike oluşturuyor.
Bir ülkenin tek bir kaynaktan, enerji ihtiyacının yüzde otuz beşinden fazlasını sağlamaması gerekiyor.
Aksi takdirde “bağımlı” bir ülke haline gelir
Şimdi siz siyaset sahnesinde AKP’yi yenmek istiyorsanız, onun dış politikalarındaki başarılarını görmeli, kabul etmeli, ondan daha iyisini nasıl yapacağınızı bulmalı ve bu partinin Rusya’yla Ermenistan konusundaki hatalarına dikkati çekerek, neleri düzeltmesi gerektiğini söylemelisiniz.
Sadece dış politikada değil, sağlık politikasında, eğitim politikasında, ulaşım politikasında AKP’nin başarılarını ve eksiklerini iyi değerlendirmelisiniz.
Bunların hiçbirini yapmadan, zihinsel bir tembelliğin içine devrilip yatarak AKP düşmanlığı ederseniz, sonunda kendinizi, ordu ve darbe yandaşı bir zavallı haline getirirsiniz.
Bugünkü darbe yandaşlarının çoğunun çaresizliği de zaten “kötülüklerinden” ziyade bu “tembelliklerinden” kaynaklanıyor.

Ahmet Altan - 2010.05.15 - Taraf

11 Mayıs 2010 Salı

Hitler bahane...

Almanya’da birisini Hitler’e benzetmek yasalar önünde suçtur ve ağır yaptırımları vardır.

Adolf Hitler- İsmet İnönü karşılaştırması yapmak ve birbirlerine hiç benzemediklerini anlatmak için uzun uzun gerekçeler sıralamak saçma olur.

Bu söz ciddiye alınamaz çünkü Hitler seçimle iktidar olup demokrasiyi sona erdirmiştir.

Rahmetli İsmet İnönü ise tek parti rejiminden gelip, ülkesini çok partili bir demokrasiye kavuşturmuştur.

Hem de seçim kaybetme pahasına.

Daha sonra gelen her başbakan, o koltuğa oturmasını İsmet Paşa’nın yaptığı bu tarihsel değişime borçludur.

***


Yalnız bu tartışmayı değil, Türkiye’de tarihe dönük hiçbir çatışmayı anlayamam ben.

Çoğu kişi bu yola başvurduğuna göre herhalde bir sebebi vardır ama benim aklım bu sebebi anlayamıyor bir türlü.

Saçma buluyorum.

Kimileri 16. Yüzyıl’ın Pir Sultan Abdal’ına düşman. (Bu uğurda insan yakmayı bile göze alabiliyorlar.)

Kimileri Atatürk’e düşman.

Kimileri İsmet Paşa’ya düşman.

Kimileri Abdülhamit’e düşman.

Kimileri Nâzım Hikmet’e düşman.

Kimileri Necip Fazıl’a düşman.

Kimileri Deniz Gezmiş’e düşman.

***


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan yiğitlerinin idam edildiği 6 Mayıs günü tarihimize kara bir yıldönümü olarak girdi.

Bursa Nilüfer Belediyesi alkışlanacak bir davranışla “Üç fidan” adına bir anıt dikmiş.

Ve bazı kara yürekli, kirli elli kişler daha ilk günden anıtı tahrip etmiş.

Çünkü düşmanlık gözlerini kör etmiş.

***


Bu listeyi uzattıkça uzatabilirsiniz. Herkesin tarihten kendine seçtiği bir düşmanı var.

Ve bu kişileri destekleyenlerle, karşı olanlar da birbirine düşman.

Böylesi düşmanlıklar bize çok olağan geldiği için, bir de olayı biraz uzaktan seyretmeyi deneyelim.

Gözümüzün önüne şöyle bir manzara getirelim.

Paris’te iki öğrenci grubu taşlarla, sopalarla birbirine girmiş: Kimileri 16. Louis’yi savunuyor, kimileri de “Kral Kahrolsun!” diye bağırıyor.

Ya da Montesquieu’yü savunan bir yazar grubuyla, Danton’u seven bir yazar grubu 2010 yılının gazetelerinde en ağıza alınmaz hakaretlerle birbirine saldırıyor.

De Gaulle’cülerle karşıtları, havaalanının adının değiştirilmesi konusunda ağız dalaşı yapıyor. Ya da İngitere’de Cromwell’ci yazarlarla, kralcı yazarlar kavga ediyor.

Emin olun bunlara akıl hastası gözüyle bakılır.

İnsanlar olsa olsa acır bu tiplere.

***


Ama biz tarihimizle dövüşmeyi normal sayan bir ülkeyiz. Geleceğe değil, geçmişe bakmayı severiz.

Çünkü kültürel köklerimiz Orta Doğu aşiret güvensizliğine dayanır.

Çünkü bir reisin yanına sığınmayı ve karşı aşiretle savaşmayı olağan bir yaşam biçimi sayarız.

Çünkü kan davasını benimseriz.

Çünkü dünyayı siyah-beyaz olarak görürüz.

Çünkü içimizde bir amigo yatar.

Çünkü...

Neyse uzatmayayım, ne dediğim anlaşıldı zaten.

Zülfü Livaneli - 2010.05.07 - Vatan

1 Mayıs 2010 Cumartesi

1 Mayıs & Sonuç olarak, kavgaya ve şiddete doyamayan bir toplum bu....

Bu toplum geçmişinde 1 Mayıs’ı yaşayamadı, dersem, çok da yanlış bir şey söylemiş olmam. Tek-parti dönemi, Demokrat Parti dönemi 1 Mayıs başlıca “cıs”lardan biriydi. Memlekette komünizm falan yoktu ama “tehlikesi” fena halde vardı. Onun için de “solcu” olarak bilinenler nisan sonlarında gözaltına alınır, mayısın başlarında salınırdı. Devlet 1 Mayıs’ı resmî tatil haline getirmişti (devletimiz çok tedbirlidir) ama adı “Bahar Bayramı”ydı. Her şeyin bir dünyadaki oluşu, tanımı, kavramı vb. vardır, bir de Türkiye’deki... Bu da, dediğim bu kuralı meydana getiren sayısız örneklerden bir tanesi. Bunların hepsi birarada, ortaya “Türk demokrasisi” çıkıyor.

Sonraki yıllarda bu “Türk demokrasisi”nin yürürlüğe konduğu evresine geçtiğimizde, yetmişli yıllarda, Taksim’de kalabalıklar halinde kutladığımız 1 Mayıslara da gelebildik. Solun kendi içindeki kavgalar, kamplaşmalar bir yandan, solun her türlüsünü ezmek ve yok etmek üzere eşinen sağ güçlerin varlığı öbür yandan, bu 1 Mayısların gerilim dozu bir hayli yüksekti.

Otuz beş yıl kadar oluyor, DİSK’in öncülüğünde Taksim’de böyle büyük kalabalıkla kutlanacak ilk 1 Mayıs’a hazırlanıyoruz. O sıralarda ben İsmail Cem’in çıkardığı Politika gazetesinde “köşe yazarlığı”na başlamışım. Bazı sosyalist arkadaşlar gelip beni buldu ve belirli bir mesaj iletmek üzere bir yazı yazmamı istedi. Bu kutlamanın yapılması ve devamlılığı çok önemli, o halde katılacak bütün sosyalist, devrimci gruplar sorumlu davranmalı, “provokatif” denebilecek eylemlerden dikkatle sakınmalı. Aynı fikirde olduğum için ben de böyle bir yazı yazmıştım.
Ama 1 Mayıslarımız 1977’ye kadar sürebildi. Bunun bir tertip olduğu, o zamanın Ergenekoncuları kimlerse onlar tarafından uygulandığı besbellidir. Ama kimse onlar, bizim kendi aramızdaki akıldışı düşmanlıklardan yararlanarak yaptılar yaptıklarını.

Ve o zamandan beri 1 Mayıs’la Taksim’i aynı cümle içinde biraraya getirmek mümkün olamadı.

1 Mayıs’ın bir belâ olduğu, herkesin rahatını kaçırdığı yolundaki anonim propaganda da etkili bir biçimde işledi. 1977 de buna tuz biber ekti ve Bahar Bayramı, “Ulusal Korku Günü” haline geldi.

Yarın, bunca yıldan sonra, Taksim tabusu kalkmış olacak. Biz burada bu çeşit sorunlarla boğuşurken dünyada yaşanan değişimler sonucunda, 1 Mayıs da eski günlerin 1 Mayıs’ı olmaktan çıktı aslında. Ama bunun farkında değilmiş gibi yapıyoruz, hep birlikte. Bu ayrı konu. Sonuç olarak yarın Taksim’de olacağız ve ben bundan otuz beş yıl önce yaptığım gibi bu yazıyı provokasyonlara karşı bir uyarıyla bitirmek gereğini duyuyorum. Bunca yıl sonra 1 Mayıs’ın yeniden Taksim’de kutlanabilmesi kararını veren, gene, AKP hükümeti. Böylece yarın Taksim’e gideceklerin arasında çok sayıda yeminli AKP düşmanı bulunması da Türkiye’ye özgü paradokslardan biri. Bunların arasında ya da aslolarak bunların dışında kavga-sever, asker-sever, ulusalcı-milliyetçi çeşitli oluşumlar, her şey gibi bunu da AKP’ye zarar verecek bir olaya dönüştürmek için ellerinden geleni yapacaklardır.


Sonuç olarak, kavgaya ve şiddete doyamayan bir toplum bu. Şiddeti ve kavgayı besleyen yığınla kaynak var. Genel eğitim sistemimiz de aynı şekilde bunlarla dolu. 1 Mayıs bir “zarif gülücükler günü” değildir elbette, ama gözü kör bir yakma yıkma günü de değildir. Bu günü böyle bir imgeyle toplumun bilinçaltına çakmak isteyenlere bu fırsatın verilmemesi, bu nedenlerle son derece önemlidir.


Murat Belge - 2010.05.01 - Taraf

1 Mayıs ve katiller

En korkunç gerçeklerden biri, otuz üç yıl önce o kanlı 1 Mayıs’ta insanları öldürenlerin hâlâ aramızda dolaşıyor olması.
Mutlaka o katillerden bazıları hayatta.
Ve, biz onların kimliklerini bilmiyoruz.
Ama “kim olduklarını” biliyoruz.
Devlet görevlileri onlar.
Bizim devlet, kendinden başka kimsenin Taksim’de o kadar büyük katliam yapmasına izin vermez.
Eminim, o katliamın planlarını da bir yerlere yazıp arşivlere kaldırmışlardır.
Bir gün o kayıtlar da karşımıza çıkar. Türkiye niye yaşadı o korkunç olayı?
Niye öldürdüler onca insanı?
“Darbe” olgunlaşıyordu çünkü.
Afrika’nın karanlıklarındaki “et yiyen ağaçlar” gibi insan kanıyla semirir darbeler, bütün darbe hazırlıkları kendi halkının ölüsüyle beslenir.
“Derin devlet” dediğiniz ucube, ülkeyi hep bir darbe ortamına hazır tutma amacıyla oluşturulmuştur, devletin elemanları gözlerini kırpmadan kendi insanlarını öldürürler.
Parasını halktan alıp, halkı öldüren bir canavardır “derin devlet” dediğiniz.
Otuz üç yıl önce de bunun bir “derin devlet operasyonu” olduğu tahmin ediliyordu ama ortada belge yoktu, olsa da o belgeleri yayımlayacak birileri bulunmuyordu.
Danıştay Cinayeti’ni işletip kameralardaki görüntüleri silenlerin geçmişteki “kökleri” boşaltmıştı mermileri insanların üstüne.
Bugün “kim kendi camisini bombalar”, “kim kendi uçağını düşürür” diye soranlara verilecek en net cevaplardan biri budur, “Taksim’de kendi insanlarını tarayıp öldürenlerin mirasçıları bombalar camileri.”
Bu ülkenin darbeleri ve darbe hazırlıkları bir “alçaklıklar tarihidir”, yaptıkları vicdanın ve aklın kolay kabul edemeyeceği rezilliklerdir.
“Faili meçhul” dediğiniz her cinayetin, her suikastın, her katliamın ayak izleri devletin gizli dehlizlerinde kaybolur.
Bugün artık o ayak izlerinin peşinden “o dehlizlere” giriyoruz, o karanlıkları aydınlatabiliyoruz.
Gördüklerimizle ürperiyoruz.
Genelkurmay Başkanı’nın “kâğıt parçası” dediği “planın” arkasından çıkanlara bir bakın, “yok” denen belgeler, bizim gazetede haberin yayımlanmasından sonra Genelkurmay’da kâğıt kıyma makinelerine atılarak yok edilmiş.
Hangi belgeleri yok ettiler peki?
Yakalanmasından korktukları planlar neydi?
Neydi o kendi halklarından sakladıkları?
Mahkemeye gönderilip kabul edilen iddianameden de anladığımız gibi bir “darbe planıydı”, içinde olmadık isimlerin bulunduğu büyük bir örgütün sefil hazırlıklarıydı.
Bugün AKP’ye karşı darbe planlıyorlar, o gün CHP’ye karşı, bir başka gün AP’ye, ANAP’a karşı darbe hazırlığı yapıyorlardı, iktidardaki partinin kim olduğunun hiçbir önemi yok onlar için, onlar kendi “gizli iktidarlarını” sürekli besleyebilmek, köklerini daha derine salıp gelişebilmek için kana ve katliama ihtiyaç duyuyorlar.
Geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle.
Aradaki tek fark, artık yakalanmaları.
Türkiye’nin ve dünyanın koşullarının bu alçaklıklara izin vermemesi.
Alışkanlıklarını değiştiremedikleri için hep aynı oyunu oynuyor ve yakayı ele veriyorlar.
Bu darbeciler alışkanlıklarını değiştirmedi ama ne yazık ki onların “kurbanlarından” bir kısmı alışkanlıklarını değiştirdi.
Şimdi bu darbecilerle kol kola yürüyen, kendi halkına arkasını dönmüş, kendi halkını darbecilere satmış, darbe hazırlıklarını haklı göstermeye çalışan, esas tehlikenin “halk” olduğunu söyleyen, Ergenekon’u savunan, Balyoz’a destek veren, ele geçirilen cinayet planlarını görmezden gelen, gözlerden saklamaya uğraşan insanlarımız var.
Bir zamanlar “kurbanı” oldukları darbelerin alkışçısı şimdi onlar.
Bir zamanlar “uğruna savaştıklarını” söyledikleri “halkı” şimdi aşağılayıp darbecilere peşkeş çekiyorlar.
Halka düşman, darbeye dost oldular.
Kendi ruhlarını kezzaplayıp kavurdular.
Bazen “ölmeden ölür” kişi, bedeni ortalarda dolaşır ama ruhu ihanetin salıncağında kolan vura vura kurur, halk düşmanlığının çaresizliğinde darbecilerin apoletlerine çirkin bir süs gibi asar kendini.
Katillerimizi tanıyoruz artık, onların “işbirlikçilerini” de görüyoruz.
Onların bir geleceği yok.
Bir daha halkı ezemeyecekler, belki deneyecekler ama her denediklerinde ağır bir sille yiyecekler.
Yeniden belalarla karşılaşabiliriz ama ne bu halk yolundan döner, ne de bu işlere tevessül edenler gün yüzü görür bir daha.

Ahmet Altan - 2010.05.01 - Taraf

Üçüncü köprü yeni konut yapacak inşaatçılar için yapılıyor

Gözünüz aydın. Üçüncü köprünün güzergâhı belli oldu: Ormanların üstü. Her gün milyonlarca ton egzoz gazı ormanların üzerine yağacak ama ne önemi var!

Mühim olan tek şey vardır. İnşaat!

6 milyar dolar yolumuz olsun, trafiğimiz rahatlasın diye değil yeni konut alanları açılsın, inşaatçılar tuhaf tuhaf isimli abuk subuk yeni siteler yapsın diye harcanacak. Veya harcattırılacak. Memleketin Her Bir Köşesine Bucağına İnşaat yapalım Ley Ley Konsorsiyumuna...

Riva’da yapılması beklenen 15 bin villa (tekrar ediyorum ON BEŞ BİN) güzergâhın açıklanmasını bekliyormuş aylardır, yıllardır. Galatasaray Kulübünün 1000 dönümlük arazisi çoktan beri varmış da villa projesi için güzergahın açıklanmasını bekliyormuş, 7.5 milyon liralık belediye harcının 2.5 milyonu yatırılmış bile. Ne güzel değil mi?

Bazıları da aman ne güzel yol yapıyorlar sanıyor.

Yılmaz Özyumruk’un deyimiyle iki kere iki: Avanta Lavanta Evleri.

Fotoğraf gayet net: 260 kilometrelik güzergâhta özel arazi yüzde 16, orman arazisi yüzde 48, 2B yüzde 11, hazine arazisi yüzde 16, askeri bölge yüzde 11.

Bir de ek bilgi var: “Orman arazisi orman anlamına gelmiyormuş. Bir çok kısmı orman vasfını yitirmişmiş”.

İşte can alıcı laf bu. Bu ne demek? Şu demek. İşte süper lüks Düdük Kent, Makarna Şehir, Suyundan da Koy Evlerinin yapılacağı yerler orası olacak.

İkinci etapta da ormanın içine yapacaklar. Onlar da “daha da lüks Yuh Artık Evleri” olur. Veya “Poyraz-koykoybuseferetindendekoy Villaları”..

Kim karşı çıkacak? Sincaplar mı? Koyunlar mı?

Millet de hiç gocunmaz, yüzbinkırksekiz taksite alır o evlerden. Ay ama orman kenarı çok güzeeeel... Hem pıt diye geliyoz..

Hepimiz bir gün pıt diye gideceğiz bakalım ne zaman.

Bu arada Garipçe köylüleri zil takıp oynuyormuş. İmara kapalı olduğu için yeni ev yapamıyorlarmış da eh köprünün ayağını kazıklayınca devlet köylerine, e herhalde bittabi oraya da imar izni çıkacak diye ummaktaymışlar. Çoluğa çocuğa birer ev daha yapacaklarmış.

Tepelerine zehir yağacak, bir gecekondu daha yapma derdindeler.

Ama ne önemi var. Mühim olan bazı arkadaşları rahat ettirebilmek. Villaları ile plazaları arasında kırmızı halı, pardon köprü döşemek.

İki kere iki neydi? Dört ama villa cinsinden.

Mutlu Tönbekici - 2010.05.01 - Vatan