29 Nisan 2010 Perşembe

Gerçeklik söylenmez, ağızdan kaçırılır

Türkiye’de modernleşme çok badireli, netameli bir süreçtir, sorunsuz olduğu alan yok gibidir. Ama bana bunların içinde en sorunlusu, belki hayatta kendi kariyerimin de kuralları gereği, gerçeklikle ilişki kurma biçimi gibi görünür. Her aşamada, olmasını istediğimiz şeyle gerçekte olan şey arasındaki ikilem karşımıza dikilir ve biz hâlâ şaşmaz bir biçimde, olmasını istediğimiz şeyi seçmekteyiz. Gerçek gerçeklikle resmî gerçekliğin arası, dünyanın pek az yerinde, Türkiye’de olduğu kadar açılıyordur.
Bu resmî gerçekliğin kale gibi durduğu ve cansiperane korunduğu bu ortamda, bizler, ancak ağzımızdan laf kaçırdığımız zaman “doğru” konuşmuş oluyoruz.
Bu durum aslında Freud’un “lapsus” teorisine uyuyor. Çünkü Freud’a göre de biz yanlış yaptığımızda aslında yanlış yapmayız. “Yanlış” dediğimiz şeyi bize bilinçdışımız yaptırır. Bilinçdışımız, aklımızda olan ama birtakım nedenlerle yüksek sesle söylemekten kaçındığımız şeyleri bir “dil sürçmesi” biçiminde dışavurdurur. Freud’a göre bu bir “sürçme”den çok, aklından geçirdiğini ağzından kaçırma durumudur. Hoş, Freud “bilinç”, “bilinçdışı” falan, bunları zaten bana göre bir hayli abarttığı için, “sürçme”nin benzer bir mekanizmanın işlemesiyle olduğunu düşünür.
Son zamanlarda çok moda oldu: biri bir şey söylüyor, birileri alınıyor, kızıyor vb. İki gün sonra o ilk konuşan “Yanlış anlaşıldım” açıklaması yapıyor. Yukarıdaki akıl yürütme çerçevesinde baktığınızda, gerçekte bir “yanlış anlatma/anlaşılma” durumu yok. Adam o “anlaşılan şey”i söylemeden söylemiş oluyor.
Gerçeklikle ilişkimizin sorunsal karakterini en iyi yansıtan konulardan biri, Ermeni Kıyımı’dır. Şimdi, özellikle de bu sorun içinde ABD’nin oynadığı rol bağlamında, “soykırım” dedi/demedi, “söylettik/söyletmedik” kıvranmalarında, aslında her şeyi “ağzımızdan kaçırıyoruz”. Bunun bir “oldu mu/olmadı mı” sorunu değil, telaffuz edilmesini önlemeyi “başardık mı/başaramadık mı” sorunu olduğu besbelli.
Çeşitli, biçimlerini, örneklerini düşünebiliriz, bu “Allah söyletti” türünden sürçmelerin. Onur Öymen’in Dersim’i bunların arasında bir “klasik” olmaya aday, örneğin.
Geçmişten hoş bir örnek, gazetelerin “Halk plajlara hücum edince vatandaş denize giremedi” başlığıdır. Bu başlık o günün bakış tarzını, o tarzın ardındaki ideolojik yapılanmayı, sayfalar, ciltler dolusu analiz yazısının erişemeyeceği bir netlikle ve inanılmaz bir “veciz”likle ortaya koyuyordu. Gazeteci “ağzından kaçırmasa” kim anlatabilirdi bu ideolojiyi bu kadar güzel?
Tabii “o günün” nitelemesini “bugün artık kalmadı” diye anlamamak gerek. Bugün yeri göğü kaplayan kavga gene aynı kavga. Bu sefer, üstelik, yalnız plajlara değil, her yere hücum etmiş durumdalar. “Vatandaş”ın da artık sabrı tükendi.
Bir de “Musevi Menuhin”in Türkiye’ye gelmesi başlığını atan gece sekreteri hikâyesi vardır. Adam iyi niyetli, ırkçı değil, Yehudi Menuhin’in “Yehudi”sini görünce pek hoşlanmamış, böyle söylenirse hakaret gibi duracağından korkmuş. “Musevi” o kadar kötü değil, ne olsa Kitab’ı var falan.
Bu adam da, “Yahudi sözünün kendi kafasında, tanıdığı arkadaşlarının, yurttaşlarının kafasında ne gibi çağrışımlar uyandırdığını “ağzından kaçırmış” olmuyor mu?
Geçenlerde sabah haberleri yapan programda, Başbakan’ın bu “bedelli” işini Başbuğ’la konuşacağını bildirmesini eleştiren gazeteci de, bunun konuşulup anlaşmaya varılmadan söylenmesini boşboğazlık gibi değerlendirirken, mealen, “yüzbinlerce kişi bunu duyunca, ‘belki kaçarım, kurtulurum’ diye aklından geçirmez mi?” diyordu.
Bu da bir “lapsus” sayılır herhalde.

Murat Belge - 2010.04.24 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder