8 Nisan 2010 Perşembe

Evrenselleşmek, toplumsallaşmak

Aynı pankartı sağdan tutana beraat, soldan tutana altı yıl üç ay hapis cezası veren mahkemelerin ülkesinde yaşıyoruz biz.

Çünkü “ceza hukukunda yorum olmaz” ilkesini bir kalemde çiğneyen hâkimlerimiz var...

Ve bu ilkenin çiğnenmesinden pek rahatsızlık duymayan bir Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’muz.

Türkiye’de yüksek yargının aldığı kararlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne gittiği zaman, bunların yüzde 90’dan fazlası geri dönüyor.

Çünkü yüksek hâkimlerimizin azımsanmayacak bir bölümü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle uyumlu bir hukuk pratiğini yürütmekten âciz...

Mahkeme sürecini beklemeksizin ve açıkça yargıyı etkilemeye çalışarak, hakkında ağır hapis cezası istenen “terör” sanığı ordu komutanına, “suçsuzdur, arkasındayız” diye sahip çıkan bir Genelkurmay Başkanı var bu ülkenin.

Ve bile bile anayasal suç işleyen bu Genelkurmay Başkanı hakkında, Anayasa’nın 138, TCK’nın 288. maddelerini ihlalden suç duyurusunda bulunma sorumluluğunu yerine getirmeyen savcılarımız var...

Çünkü apolet, Anayasa’dan önce geliyor bu ülkenin çoğu savcı ve hâkiminin nezdinde...

Üniformadan korkusu öyle derin, üniformaya sadakati öyle sağlam olan bir yargımız var.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun sicilindeki Şemdinli lekesi bunun kanıtı...

Kolay değil, bir önceki Genelkurmay Başkanı’nın Şemdinli’de kitapçı bombalayan astsubaya “iyi çocuktur” diye sahip çıkması karşısında sessiz kalırken, o Genelkurmay Başkanı hakkında iddianame hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı’nı meslekten ihraç edebilmiş bir kurul bu.

Ve şimdi 12 Eylül’ün “hukuk yoluyla darbe” düzenini kalıcılaştırmaya yarayan anayasasında birkaç gedik daha açılacak diye bayağı paniklemiş durumdalar.

Bu ülkenin yüksek yargı organlarının, yavaş yavaş demokratik ülkelerdekine benzemeye başlayacak olmasından rahatsızlar.

Anayasa Mahkemesi’nin yapısı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bileşimi, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin mevzuat, askerî yargının sınırları gibi alanlarda Türkiye’nin Avrupalılaşmayı denemesi yüksek hâkim ve savcılarımızın canını sıkıyor.

AKP hükümetinin 23+3 maddelik anayasa değişikliği teklifinin, Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı olan Venedik Komisyonu’nun görüşleriyle uyumlu olduğunun farkındalar ve bu teklifin bu toplumun oylarıyla kabul edilmesinden ürküyorlar.

Ürktükleri değişimin özünde, hukukun toplumsallaşması ve evrenselleşmesi var.

Hükümetin önerdiği evet yetersiz, evet ürkek ama yine de önemli ve genel olarak olumlu değişiklik paketi, sivil iradeyi, siyasi temsili, hesap verebilirliği ve şeffaflığı güçlendiren maddeler içeriyor.

Yüksek yargıdaki kast sisteminin belini kırmayı deneyen, daha çoğulcu, daha demokratik bir yargı denetiminin mekanizmalarını kurmanın ilk adımını atan öneriler bunlar.

Ve kast sisteminin mensupları, bu önerileri karalamak için toplantı üstüne toplantı yapıyorlar iki gündür; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay ve Danıştay başkanları değişime karşı bayrak açıyor.

Şaşıracak bir şey yok.

Aynı pankartı sağdan tutana beraat, soldan tutana altı yıl üç ay hapis cezası veren mahkemelerin ülkesinde yaşıyoruz biz.

Genelkurmay Başkanı’nın açıkça suç işlemesine ses çıkarmayan savcıların diyarı burası...

Genelkurmay Başkanı hakkında iddianame yazan savcıları meslekten ihraç eden bir üst tabakanın, yargı kastının en tepesinde oturduğu bir memleket.

Ve ne yazık ki, AKP’nin anayasa değişikliği paketini hak ettiği gibi ele alıp tartışacak, bu paketteki eksiklikleri, ürkeklikleri gereğince sorgulayacak muhalefet partilerinden yoksunuz biz.

Ama artık geri dönüş yok.

AKP, bu son anayasa paketiyle, ülke gündeminin dümenini bir anda yeniden demokratikleşmeye doğru kırdı.

Referandumu göze alarak, dolayısıyla siyasi açıdan riske girmek pahasına “oyun”u değiştirdi.

Artık 2011 seçimlerine giden yolda, siyasi mücadelenin ekseninde, hukukun toplumsallaşması ve evrenselleşmesi; yargının halktan kopukluğunun giderilmesi ve “sürekli darbe” ortamını mümkün kılan anayasal çerçevede gedik açılması var.

Bu, aslında Avrupa’nın demokratik normları ve Türkiye toplumunun beklentileri ile askerî vesayetin taşıyıcısı olan yüksek yargının alışkanlıkları arasındaki uçurumu ön plana çıkaran bir mücadeledir.

AKP eğer süreci, değişim karşıtlarının “uzlaşma” çağrıları yerine, evrensel normları ve toplumun beklentilerini ön plana koyarak yönetirse, bu mücadeleyi kazanabilir.

O zaman, Genelkurmay Başkanı’nın suç işlediğinde cezasını da göreceği, suça karşı görevini yapan savcıların meslekten ihraç edilmeyeceği, hâkimlerin bir pankartı sağından tutanla solundan tutana farklı muamele yapmayacağı bir ülke olmaya doğru ilerleriz.

Kazanan Türkiye olur.

Yıldıray Oğur - 2010.03.24 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder