15 Nisan 2010 Perşembe

Dünya edebiyatı disiplinine doğru

Türkiye’de zaman zaman unutur gibi olsam da, sonuçta, edebiyatçıyım. “Yaratıcı” dediklerinden olmayı hiç düşünmedim. Edebiyat üstüne düşünmeyi seçtim –edebiyat tarihçiliğini, edebiyat eleştirmenliğini vb. Uzaktan tanıyan çok kişi, üniversitede edebiyat okuduğumu öğrenince şaşırır- toplumsal bilime ya da siyasete daha yakın bir daldan geldiğimi düşünürler.
İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Ama o yıllarımda da, asıl çalışmamın bu dalda olmayacağını hissediyordum. O edebiyatı kendi toprağında didik didik incelemişler. Birinci sınıf yazarları bitirip ikinci sınıflara geçmiş, onları da tüketmişler. Dergi koleksiyonlarını devirmişler. Bizim burada yapmadığımız, yapamadığımız her şeyi yapmışlar.
Mehmet Kaplan milliyetçi, sağcı bir hocaydı, ama edebiyatla ciddi bir ilişkisi vardı. Türkolojilerde edebiyatı incelemenin yöntemlerinin zayıf kaldığını söyler ve “filoloji” bölümlerinin bu inceleme yöntemlerini tanıtmak bakımından faydalı olacağına inanırdı. Örneğin, bizim bölümden Berna Moran tam da bunu yapmıştı: önce eleştiri yöntemleri üstüne Türkiye’de bugün de eşi olmayan bir kitap yazmış, sonra da benimsediği yöntemlerle Türkiye’de yazılan romanı incelemişti.
Sonuç olarak ben de böyle bir yol izlediğimi düşünürüm. Üniversiteye ikinci kere başlayınca (Bilgi Üniversitesi’nde) “Karşılaştırmalı Edebiyat” bölümünü kurdum.
Bu kavram ta 19. yüzyılın son yıllarına kadar uzanır. 19. yüzyıl “ulus-devletler” çağı. Bu toplumsal örgütlenme tarzı bir kere eğitimin önceleri görülmemiş derecede yaygınlaştırılmasını ve bu yaygınlık içinde standartlaştırılmasını gerektiriyor. Çünkü sorun, yeni “ulus-devlet”in yeni “ulusal yurttaş”ını yetiştirmek, eğitmek. Böyle bir misyon içinde “ulusal edebiyat”a çok önemli bir rol düşüyor.
Gelgelelim, “ulus-devlet”, Batı dünyasının evrim çizgisinde belirli koşulların biraraya gelmesinin ürettiği toplumsal örgütlenme biçimi –bunun ne “tek”, ne de “nihaî” modeli. Dolayısıyla, hele bugünlerde, tarihî-maddî dayanaklarını kaybediyor, çünkü dünya gitgide daha “dünyalı”, daha uluslararası bir yapılanmaya, bir “dünya federasyonu”na doğru yer alıyor.
Doktorlar, gazeteciler,mesleklerinin “sınır tanımadığını” anlamaya başlayınca bu adı taşıyan uluslararası örgütler kurdular. Edebiyatçılığı bir “ulusal misyon” olarak üzerlerine kuşanmayan sahici edebiyatçılar da, ta 19. yüzyılın sonlarından, sanat ve edebiyatın “sınır tanımadığını” anlamaya başlamışlardı. “Karşılaştırmalı Edebiyat” diye bir disiplinin ortaya çıkması da bu anlayışın sonucuydu.
Ama gene de, “Avrupa” ya da “Batı” merkezli bir bakışın ürünüydü. “Ulusal sınır”ı aşmaya karar vermişler, bu sefer de “dilsel sınır”la karşılaşmışlardı. Geleneksel üniversitelerin hâlâ öğrencilerine Latince bilmeyi şart koştuğu yıllarda dilini bilmediğin bir edebiyatı nasıl incelersin? Ayrıca, bir insan kaç dil bilebilir?
Böylece, “İngiliz ve İspanyol”, “Fransız ve Alman” gibi, ulusal edebiyatı bir başka Avrupa edebiyatıyla karşılaştıran bölümler kuruldu. İyi de, Don Kişot yalnız “–ve İspanyol”u inceleyen ülkeleri değil, her yeri etkilemişti. Shakespeare yalnız İngiltere’nin ürünü sayılabilir mi?
Şimdilerde, “Dünya Edebiyatı” kavramı gelişiyor. Karşılaştırmalı Edebiyat’ın yerini almaya aday yeni bir disiplinin temelleri atılıyor. Kazuo İşiguro Japonya’da, Salman Rushdie Hindistan’da doğmuş. İkisi de İngilizce yazıyor. Bir Japon Kazuo’yu, Bir Hintli Salman’ı, “İngiliz edebiyatı” içinden mi okumalı? Yani dünya kendisi çok değişti, eski kalıplara sığmıyor. Kalıplar hızla eskiyor.
Ben de şu ara New Orleans’te, bu değişimlere ayak uydurmaya çalışan Karşılaştırmalı Edebiyatçılar’ın iki bin kişilik konferansında bulunuyorum.
***
Amerika’dayken gönderdiğimi sanıp gönderemediğim yazı.

Murat Belge - 2010.04.13 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder