8 Nisan 2010 Perşembe

Cahil meleklerin Ferzan'ı

Ferzan’ın filmleri, kendisine çok benziyor.
Ferzan, ürettikleri kendi kişiliğinin bire bir mührünü taşıyan yaratıcılardan. Onun sinemasından söz ederken arkadaşımı unutmam imkânsız. O, kendi filmlerinden çıkıp gelmiş bir karakter zaten.
Muhteşem Stefania Sandrelli’nin onun için söyledikleri elimden tutuyor. Ferzan’ın birlikte çalışmış olduğu bir oyuncunun sözleri kadar ışıklı bir şeyler söyleyebilmem mümkün değil.
Pietro Germi’nin, Ettore Scola’nın, Bertolucci’nin gözdesi Sandrelli, ‘Mükemmel Bir Gün’ filmindeki varlığıyla Özpetek’i büyük bir geleneğin zincirine ekliyordu: “Ferzan Özpetek’in yaşı yok.
O, bir çocuğun heyecanı, merakı ve coşkusuna, aynı zamanda bir bilgenin derinliği, sezgisi ve olgunluğuna sahip. Sizi incelediği için, sizin hakkınızda bir çırpıda her şeyi anlamış olduğu için özür dilermişçesine keskin, zeki, duyarlı ve bilinçli bir ifadesi var. Kendine güvenen bir ifade. Saf ve güçlü, aynı zamanda yumuşacık. Ölümcül, fetheden bir bakış; tanıştığınızda kendinizi koyverip ona teslim olmanız gerektiğini anlıyorsunuz.”
Evet, Ferzan, bir çocuktur. Hafta sonu romantiği kimi köşe yazarının ikide bir sözünü ettiği insanın ‘içindeki çocuk’ değil, adresini verdiğim. Bildiğimiz çocuk. Her şeye açık, her şeye meraklı, her şeyi sıfırdan keşfetmenin coşkusuyla sarhoş, kimileyin yakınlarını yoran bir hesapsızlık, onunki.
Yerli yersiz bir bayram hali. Şölen merakı. Oyuna çağrı.
Ferzan Özpetek, boğucu, küçük bir şehre geliveren sinema gibidir. Onu bir tanıyan, bir daha unutamaz.
Öte yandan sezgileriyle her kapının ardındaki hayatı şefkatle kucaklayan bir bilgeliği vardır.
Hakiki bir insan severdir. Mübalağa mükrimdir.
Ağırlamaya bayılır. Hakkında yazılan hemen her şeyde mutfağından söz edilmesi boşuna mı?
Ferzan, İstanbulludur.
Bunu soysopçuluk arkeolojisi adına ilan ediyor değilim. Ferzan, İstanbul’da başlamış, İstanbul’dan beslenmiş bir serüvendir. Duyarlığını inşa etmiş olduğu malzeme İstanbul’dur.
60’lı, 70’li yılların Türk sinemasından olma, İstanbul’dan doğmadır.
Roma’nın meydanlarında, Lecce’nin ara sokaklarında kamerası sanki İstanbul’un izini sürer. Sinema hissinde de tanımında da eski Türk filmlerinin edası, şivesi vardır. Lütfi Akad’ın ‘Vesikalı Yarim’i, Metin Erksan’ın ‘Acı Hayat’ı, Atıf Yılmaz’ın çapkın mizahı, hatta Ülkü Erakalın’ın rokoko süslemeli melodramları, onun kamerasında yankılanır.
Ferzan’ın anlatısının baş kahramanları hep ‘cahil melekler’dir. Ya da son filmindeki adlandırmayla
‘Serseri Mayınlar’.
Kahramanlıkları, çağdaş dünyanın gözünde serseri, cahil olmalarının yarattığı bir aykırılık halinden türer.
Ferzan’ın filmleri, saf olanın, kendine yarattığı aileye tutunarak dünyaya meydan okumasının hikâyesini anlatır. İnsana kendini iyi hissettirir.
Benim gibi, koyu olana, çok katmanlı olana meraklı bir sinema seyircisinin bile kayıtsız kalamayacağı yakıcı bir içtenlikle yoğrulmuşlardır.
Aynı zamanda her filmi ağrılı bir sadakat hikâyesidir. Kanımca en koyu filmi olan ‘Bir Ömür Yetmez’de en çok hissedilen budur. Ferzan’ın kahramanları, o birbirlerini doyurmuş, ağırlamış oldukları sofradan kalkıp gitmeyi bir türlü beceremez. Meğerki ölüm zorlamasın.
Ama ölümün de alt etmeyi beceremeyeceği bir güç vardır bu ağrılı sadakatte. Birlikte tutulan yas, bizatihi birlikte durmanın yarattığı durum melekleri korur. Her an her koşulda bir köşeden üzerimize atlayıveren Arlecchino korkularımızla gırgırını geçer. Mizah, yönetmenin zaferidir.
Ferzan şunu iyi bilir: Gülebildiğin bir dünyada ölmezsin.
Ferzan’ın aşktan başka hiçbir şeye borcu yoktur. Aşka inancı sofuluk mertebesindedir. Dilini hiç acılaştırmadan, bir şenlik olarak resmeder aşkı. Seyircisini aşkın karşısında diz çökmeye çağırır.
Naive olmaktan korkmaz. Kendisi de bir cahil melektir sonunda.
Tevazuu da belki buradan kaynaklanır. Zamane dünyasına meydan okuyan cehaletinden.
Roma’nın Viscontileri, Fellinileri, Antonionileri gezdirmiş sokaklarında onunla birlikte yürürken ikide bir durduru-
lursunuz. Hayranlar imza ister. Kimileri uzun uzun sohbet etmeye meyyaldir.
Ferzan, sonsuz zamanı varmış gibi, herkese vakit ayırır. Bunu, tahammül kası gelişmiş bir star havasıyla yapmaz.
O, gerçekten de karşısına çıkan herkesi merak eden bir çocuktur. Büyüklenmeyi bilmez. Huysuzluk, hırçınlık mayasında yoktur. Onun için herkes, ille de sevilesi bir hikâyenin öznesidir.
Sevgili arkadaşım üstüne yazdığım bu beceriksiz güzellemeyi işte bu kelimeyle bitirmek isterim: Mucize.
Çünkü Ferzan için hayat mucizelerle örülür. Her an herkes bir kapının ardında rastlayabilir mucizeye. Kendini tesadüflerin şefkatine teslim etmiş cahil periler bin bir hata yaparak, üstelik hiç ders almadan, hayatı kucaklar. Kendilerini kabul etmekte zorlanan, onları itip kakan hayatın yüzüne bir kahkaha atıp kol kola uzaklaşırlar. Mucize bizimle kalır.

Yıldırım Türker - 2010.03.27 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder