12 Nisan 2010 Pazartesi

Bahar sarhoşu

Uzun sürdü bu yıl kış. Hoşnutsuzluğumuzun kışı. Savaşı, afeti, tekinsiz eviçlerini, hoyrat sokakları, mutsuz çocukları, korku kelimelerini iyileştiremediğimiz uzun bir kış. Sevdiklerimizi, umursadıklarımızı, onsuz olmazları, gençliği, şefkati, aşkı, isyanı koruyamadığımız; ne yapsak ne etsek üşüdüğümüz, durmadan üşüdüğümüz uzun bir kış, gürültüyle sona erdi. Üst üste yaşadığımız, gün günden ruhumuza benzeyen öfke dolu, kasvetli şehirlerin bağrında birden telaşlı bir hazırlık; mis kokulu bir kamaşma. Bahar.

Şimdi alnımızın çatında soğuk, silik bir yıldız gibi uğuldamakta geçmiş kış. Kışkırtıcı bir mahmurlukla o da silinip gidecek. Bize bu kısacık mevsimde sıfırdan başlama hissi, her şeyin mümkün olduğuna dair coşkulu bir inanç, yepyeni rüyalar kalacak.

Bahar, insanı Zaman’ın boyunduruğundan kurtulmaya kışkırtır. Kendi kısacık hayatımızın penceresinden görebildiğimiz kadarıyla yetinmemeye, imkânsızı düşlemeye çağırır. Bu havalar mahveder insanı. İtaatsiz, edepsiz, tenezzülsüz kılar. Şirazeden çıkarır. Hayatımızın çamurla sıvanmasına suç ortaklığı ettiğimizi; aymazlığımızla, bezginliğimizle ebedi bir yenilgiye yazıldığımızı görüveririz kuş seslerinin sarhoşluğu içinde. Bu muhteşem sarhoşluk, gerçeklik diye önümüze gerilen resmin ardına, ötelere bakmaya kışkırtır. Yoldan çıkarır. Ayıklık diye
baş tacı ettiğimiz esareti sorgulatır. Kimileyin evkaftaki memuriyetten istifa ettirir, kimileyin inadına karşılıksız bir aşka duçar eder, kimileyin en sinsi korkumuzun gözünün ta içine baktırır. Aklıselim, itidal, öncelikler hesabı, ebedi kışın fısıltıları olarak önemini yitirir.
Baharın kanunu, sarhoşluktur. Baudelaire’in ‘Paris Sıkıntısı’na karşı önerdiği sarhoşluk.
Uzakta yaşayan çok sevgili bir dostum telefonda hafif kaygılı bir sesle bütün hayatının ayakları altından çekiliverdiğini, bir süredir kendini tanımakta zorluk çektiğini anlatıyor. Yıllar boyunca ‘ben’ diyegeldiği bütünlüğü sarsan, alanının sınırlarını çizen kuralları hiçe sayan bir değişim. Apansız bir özgürlük dürtmesi.

Orta katların sakinlerinin pek iyi bildikleri o korkunç suçluluk duygusundan sıyrılıverme. Zarif toplumsallaşmanın bütün yasalarını ihlâl eden, herkesi, her şeyi ve öncelikle kendini sorgulayan bir haz avı. Saygınlığa, dengeye, güvenceye düşman bir ürperti. Cocteau’nun şiirindeki gibi, “Sanki içimde bir melek var/durmadan şaşırtıp sarstığım”.

Coşkulu, bambaşka bir yolculuk.
Düşüyorum duygusu.
Anlatırken ilerisini, in dibini, en ucunu görmüş gibi titriyor. Yüksek ve korunaklı
bir konumdan balıklama atlayıp dibe dalarken gördüğü, anladığı, öğrendiği onca şeyin verdiği sarhoşlukla konuşuyor. Sesinde kendini bütünlemek için her şeyi göze almış insanların o tekinsiz tınısı var. Önünde sonsuz bir serüven açılmış gibi. Oysa o korunaklı yükseklerden görünen ufuk, uzakta, çok uzakta dümdüz bir çizgiden ibarettir.

Sonsuz ve sınırsız özgürlük ütopyasından başka hiçbir şeye sıkı sıkıya inanasım gelmiyor.

Bu ütopyayı paylaşma koşullarımı ihlâl eden bir alanı sorgulamadan durmak, en azından kendi haz üretimime ket vuran her şeyi onaylamak anlamına gelir. Bu da bir ömrü burada,
yeryüzünde geçirmenin en kötü yolu.

Kendi hakikatimi belirlerken; yani darmadağınık duran bir gerçeklikler yığınını okunaklı bir önermeye dönüştürürken gerekçesi bin bir çeşit olabilecek her türden körlüğe

karşı uyanık olmak zorundayım. Görmediğim, göremediğim, görmekten kaçındığım, sırtımı döndüğüm her gerçeklik, benim hakikatimde onarılamaz bir çatlak açabilir. Ya kendime belli etmeden o an rahatımı kaçıracak bir şeyi görmezden geliyorsam? Ya üstünden atlayıp geçiverdiğim bir ayrıntı, mayın gibi patlayıp kavramaya çalıştığım bütünlüğü sakat bırakırsa?
Görmek, anlamak, öğrenmek ve yalnızca bunun için yaşamak ille soylu bir amaca yönelik bir hayat tasvirini çizmiyor. Önceden belirlenmiş somut menzillerin olması şart değil. Bir ütopyanın kuytu bahçesinde gezinerek soluklanabilmek için, özgürleşme yolunda adımlar atabilmek için gerekli zihinsel bir meşguliyetten söz ediyorum.
Bu meşguliyetin bir ve tek, önerilebilir bir biçimi yok elbet. Kaldı ki yol yordam önermenin özgürlükle hiçbir akrabalığı olamaz.

Bahar sabahlarında sonsuzluğu hatırlatan bir şey var. Hayatın şefkatli bir coşkuyla sarsarak uyandırdığı bedeninizi o nicedir beklemekte olduğunuz ışıkla yıkayıp kendinizi sokaklara atma isteği. Uzun yollara çıkmak, aşık olmak, sevişmek, hazla ve neşeyle beslenip hayatın aslını hissedebilmek.

Bahar akşamlarında özgürlüğü hatırlatan bir şey var. Bir kez hatırlandı mı bir daha asla
vazgeçilmez olan.
Vatanınız bahar olsun!

Yıldırım Türker - 2010.04.10 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder