29 Nisan 2010 Perşembe

Ermenileri kurtaran Türkler

Obama bu yıl ilk kez, Ermenileri sürgünden ve ölümden kurtaran Türklerden övgüyle söz etti.

Bu kadirbilirliğe ben de teşekkür etmek isterdim. Çünkü Ermeni hayatlarını kurtaran Türkler arasında 1915’te Harput’ta Sorgu Hâkimi olan Livanelioğlu Zülfikar Bey de vardı.

Kendisi benim, rahmetle ve minnetle andığım dedemdir.

Ama daha da önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun ve onun lideri Mustafa Kemal’in elinin Ermeni kanına bulaşmamış

olması.

Yoksa, inanın Lozan’da bu konu çok başımızı ağrıtır ve kuruluşumuz bile tehikeye düşebilirdi.

Kanıt verelim mi?

Verelim.

Hem de en büyük kanıttan söz edelim.

Bu köşede kupürünü gördüğünüz yayında The Economist gibi saygın bir dergi Erivan’daki Soykırım Müzesi Müdürü Hayk Demoyan ile söyleşi yapıyor.


Yazının girişi şöyle:

“Modern Türkiye’nin atası Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yüzlerce Ermeni kadın ve çocuğu, Osmanlıların toplu katliamından kurtardı. Erivan’daki Soykırım Müzesi’nin Müdürü Hayk Demoyan, günümüz Türklerini şaşırtacak olan bu hikâyenin, ‘yakında web sitelerinde gün ışığına çıkarılacak hikâyelerden sadece
birisi’ olduğunu söylüyor.”
***


Bu sözleri, Hırant Dink belgeseli için Erivan’a gidip gelen arkadaşım Osman Okkan’a rica ederek, Hayk Demoyan’a sordurdum.

Ona da bir kez daha doğruladı.

Bu bilgiyi, çeşitli kitaplardan derlediğim bir başka bilgiyle de pekiştirdim.

1919 yılında, Mustafa Kemal Paşa’nın Şişli’deki evi işgal kuvvetleri tarafından birkaç kez baskına uğruyor. Gerekçe ne biliyor musunuz.

O evde evlat edinilmiş Ermeni çocuklarının bulunması.
***


Sakalımız olmadığı için sözümüzü dinletemedik ama Türkiye, ilk baştan “Böyle bir şey olmadı!” diyerek İttihat Terakki ihtilal hükümetini ve Teşkilat-ı Mahsusa canilerini koruyacağına, Ermeni hayatlarını kurtaran “eli temiz” Mustafa Kemal ve kurucu kadro üzerine yoğunlaşsaydı bugün çok daha iyi bir konumda olabilirdi.

Bu gerçeği hatırlatan Obama’ya, en azından rahmetli dedem Hacı Zülfikar Bey adına teşekkürler.

Zülfü Livaneli - 2010.04.27 - Vatan

Otoriter kişiliklerle demokrasi

Türkiye’de ailede, okulda, üniversitede, kışlada, işyerinde en yaygın karşılaştığımız kişilik biçimi, otoriter kişiliktir. Cengiz Güleç, 10 Mart 2002 tarihli Radikal 2’de yayımlanan, ‘Otorite benim neyime?’ başlıklı yazısında, otoriter kişiliği önemseyen ve değerli bulan bir toplulukta, o topluluğu oluşturan kişilerin benlik değerleri ve benlik saygılarının, kendi içsel dünyalarından çok dış dünyadan, otorite figürlerinden geldiğini belirtmişti. Otoriter kişilik yapısının kullandığı psikolojik savunma mekanizmalarını hatırlattıktan sonra, en önemli mekanizmanın, otoriter
kişiliğin kendinde bulunan ama arzu etmediği özellikleri başkalarına yansıttığının altını çizmişti.
Otoriter kişilik konusunda II. Dünya Savaşı sonrasında yapılan çalışmaların ortaya koyduğu nitelikler, Cengiz Güleç’in de belirttiği gibi, Türk toplumsal yapısının başat özeliği olan ataerkil aile düzeni ile uyumluluk gösterir. Baba ‘güçlülük örneği’dir, anne ise güçlü bir otoriteye sığınarak korunacak bir ‘zayıflık’ ya da ‘zavallılık’ figürü.
Psikolojide yaygın bir araştırma konusu olan bu kişilik biçimi, sadece bireysel otoriter davranışların değil, otoriter siyasal eğilimlerin de kaynağıdır. Hatta bu otoriter kişiliği, Nuri Bilgin’in bir konferansının başlığından aktararak, ‘totaliter bir yapının psikososyal arka planı’ olarak da değerlendirebiliriz.
Türkiye’de güçlü olan otoriter kişilik eğilimleri, kuşaktan kuşağa devredilen bir otoriter kültürü
besler. Güleç, sekiz yıl önce, ‘otorite kültürünün bu denli başat olduğu bir toplumda demokratikleşme çabalarının sancısız olmasının mümkün olmadığını’ söylüyordu. Bu otoriter kişilik egemenliğine rağmen, demokratikleşme yönünde epey yol alabildik. Sorun, bu baskın kişilik yapısıyla bu sürecin nereye kadar götürülebilir olduğunda düğümleniyor.
***
Günümüz Türkiye toplumunda bu otoriter eğilimlerin somut yansıması, otorite makamına oturan kişilerin ezici çoğunluğunda az veya çok kendini gösteren ‘burnundan kıl aldırmama’ halidir. İşgal ettiği otorite makamının eleştirilmesine karşı çok büyük bir tepki sergileyen, elindeki yetkiyi altlarına karşı aşırı genişleterek kullanan otoriter yönetici, eğer bir üstü varsa, üstünün kendi üzerindeki aşırı yetki kullanımını da bir o kadar içselleştirir.
Böyle bir toplumda, ebeveynin, işverenin, okul müdürünün veya üniversite rektörünün davranışları bütünlük içindedir. Vali, komutan ya da başbakandan da farklı bir davranış beklemek hayalcilik olur. Eleştirilmeye, kendisine karşı çıkılmasına tahammülsüz, kendi otoritesini her an tehdit altında gören, bastırılmış büyük
bir özgüven eksikliğiyle dağlanmış bir haldir bu.
Hükümete muhalif eylemlere katıldıkları için öğrencilerine soruşturma açan üniversite sayısının (Muğla, Tunceli, Hacettepe en yakın örneklerden birkaçı) ürkütücü yüksekliği bunun küçük bir işaretidir. Yönetimin bir uygulamasını gazetede eleştirdiği için maaş kesme cezası verilmesi (YTÜ’de Ergun Aydınoğlu’na yapılan) otoriter zihniyetin sürekliliğini çok açık biçimde ele verir. Yapısal olarak ordu ve polisin bünyesinde bulunan otoriter kişilik bu durumda dizginlerinden boşalır.
İşveren dünyasında sendikalaşmaya karşı çıkma gerekçesini biraz deştiğinizde, ücretlerin artması kaygısı kadar, hatta ondan daha fazla, yönetimin otoritesine baş eğmeyecek bir ücretli kesimi karşısında bulma endişesiyle karşılaşırsınız. ‘Benim işçim, benim memurum’ olmalıdır işçi ve memur. Öğrenci de öyle, profesör de. Ceza yasasının 301. maddesi, diğer birçok maddesi gibi, tam bir otoriter zihniyet ürünüdür. Çocuklara bu rahatlık ve fütursuzlukla uygulanan TMY veya YÖK’ün öğrenci disiplin yönetmeliği de.
Otoriter kişiliğin bu denli güçlü üretildiği bir toplumda, kendini hicveden karikatürcülere, ‘kriz teğet geçti’ lafıyla dalga geçen amatör türkücülere, ‘demokrasiyi bir araç olarak ve çıkarlarına uyduğu sürece’ kullanacağını iddia eden yazara veya muhalafet partisi liderine karşı, Başbakan’ın bıkıp yorulmadan hakaret davaları açtırması bir bütünlük arz eder. Bunlar hukuk davalarıdır. Ceza davalarına döndüklerinde, otoriterizmle
totaliterizm arasındaki sınır aşılmış olur.
Türkiye’de başkanlık sistemi gibi konular tartışılırken, toplumda son derece güçlü olan bu otoriter kişilik bozukluğunun varlığını unutmamak hayırlı olacaktır. Sonuçta, Başbakan’ın simgesel olarak makamına oturttuğu çocuğa, şaka yollu da olsa ve büyük ihtimalle hiç düşünmeden, refleks olarak, ‘artık yetki senin, asarsın, kesersin, her şeyi yaparsın’ öğüdünü verdiği bir toplum burası.
Güce tapınan ve güçlü olmayı yücelten, otoriter eğilimlerin baskın olduğu toplumlarda güç yoğunlaşması, iktidarda kim olursa olsun tehlikelidir.

Ahmet İnsel - 2010.04.27 - Radikal

Gerçeklik söylenmez, ağızdan kaçırılır

Türkiye’de modernleşme çok badireli, netameli bir süreçtir, sorunsuz olduğu alan yok gibidir. Ama bana bunların içinde en sorunlusu, belki hayatta kendi kariyerimin de kuralları gereği, gerçeklikle ilişki kurma biçimi gibi görünür. Her aşamada, olmasını istediğimiz şeyle gerçekte olan şey arasındaki ikilem karşımıza dikilir ve biz hâlâ şaşmaz bir biçimde, olmasını istediğimiz şeyi seçmekteyiz. Gerçek gerçeklikle resmî gerçekliğin arası, dünyanın pek az yerinde, Türkiye’de olduğu kadar açılıyordur.
Bu resmî gerçekliğin kale gibi durduğu ve cansiperane korunduğu bu ortamda, bizler, ancak ağzımızdan laf kaçırdığımız zaman “doğru” konuşmuş oluyoruz.
Bu durum aslında Freud’un “lapsus” teorisine uyuyor. Çünkü Freud’a göre de biz yanlış yaptığımızda aslında yanlış yapmayız. “Yanlış” dediğimiz şeyi bize bilinçdışımız yaptırır. Bilinçdışımız, aklımızda olan ama birtakım nedenlerle yüksek sesle söylemekten kaçındığımız şeyleri bir “dil sürçmesi” biçiminde dışavurdurur. Freud’a göre bu bir “sürçme”den çok, aklından geçirdiğini ağzından kaçırma durumudur. Hoş, Freud “bilinç”, “bilinçdışı” falan, bunları zaten bana göre bir hayli abarttığı için, “sürçme”nin benzer bir mekanizmanın işlemesiyle olduğunu düşünür.
Son zamanlarda çok moda oldu: biri bir şey söylüyor, birileri alınıyor, kızıyor vb. İki gün sonra o ilk konuşan “Yanlış anlaşıldım” açıklaması yapıyor. Yukarıdaki akıl yürütme çerçevesinde baktığınızda, gerçekte bir “yanlış anlatma/anlaşılma” durumu yok. Adam o “anlaşılan şey”i söylemeden söylemiş oluyor.
Gerçeklikle ilişkimizin sorunsal karakterini en iyi yansıtan konulardan biri, Ermeni Kıyımı’dır. Şimdi, özellikle de bu sorun içinde ABD’nin oynadığı rol bağlamında, “soykırım” dedi/demedi, “söylettik/söyletmedik” kıvranmalarında, aslında her şeyi “ağzımızdan kaçırıyoruz”. Bunun bir “oldu mu/olmadı mı” sorunu değil, telaffuz edilmesini önlemeyi “başardık mı/başaramadık mı” sorunu olduğu besbelli.
Çeşitli, biçimlerini, örneklerini düşünebiliriz, bu “Allah söyletti” türünden sürçmelerin. Onur Öymen’in Dersim’i bunların arasında bir “klasik” olmaya aday, örneğin.
Geçmişten hoş bir örnek, gazetelerin “Halk plajlara hücum edince vatandaş denize giremedi” başlığıdır. Bu başlık o günün bakış tarzını, o tarzın ardındaki ideolojik yapılanmayı, sayfalar, ciltler dolusu analiz yazısının erişemeyeceği bir netlikle ve inanılmaz bir “veciz”likle ortaya koyuyordu. Gazeteci “ağzından kaçırmasa” kim anlatabilirdi bu ideolojiyi bu kadar güzel?
Tabii “o günün” nitelemesini “bugün artık kalmadı” diye anlamamak gerek. Bugün yeri göğü kaplayan kavga gene aynı kavga. Bu sefer, üstelik, yalnız plajlara değil, her yere hücum etmiş durumdalar. “Vatandaş”ın da artık sabrı tükendi.
Bir de “Musevi Menuhin”in Türkiye’ye gelmesi başlığını atan gece sekreteri hikâyesi vardır. Adam iyi niyetli, ırkçı değil, Yehudi Menuhin’in “Yehudi”sini görünce pek hoşlanmamış, böyle söylenirse hakaret gibi duracağından korkmuş. “Musevi” o kadar kötü değil, ne olsa Kitab’ı var falan.
Bu adam da, “Yahudi sözünün kendi kafasında, tanıdığı arkadaşlarının, yurttaşlarının kafasında ne gibi çağrışımlar uyandırdığını “ağzından kaçırmış” olmuyor mu?
Geçenlerde sabah haberleri yapan programda, Başbakan’ın bu “bedelli” işini Başbuğ’la konuşacağını bildirmesini eleştiren gazeteci de, bunun konuşulup anlaşmaya varılmadan söylenmesini boşboğazlık gibi değerlendirirken, mealen, “yüzbinlerce kişi bunu duyunca, ‘belki kaçarım, kurtulurum’ diye aklından geçirmez mi?” diyordu.
Bu da bir “lapsus” sayılır herhalde.

Murat Belge - 2010.04.24 - Taraf

Her şey maliyet hesabı mıdır?

Geçen gün Gerze’deki kurulması planlanan termik santral aleyhinde bir yazı yazdım. Bir takım mühendisler, enerji analistleri bana “süper cahil”, veya daha yumuşağından “hayalperest saftirik” muamelesi yapmışlar. Efendim bu ülkenin enerjiye ihtiyacı varmış, ne kadar enerji üretirsek o kadar gelişmiş olurmuşuz, öyle istimezükçülükle bir yere varamazmışız, her eve güneş paneli, her ev bir elektrik santrali safsataymış, çocuk gibi kandırmışlar beni.

Bir kere ne kadar çok enerji üretirsek o kadar gelişmiş olmuyoruz. Asıl hüner az tüketerek aynı işi yapmak. Ayrıca kırmızı ışıkta durarak veya küçük kızlara şehirce tecavüz etmeyerek gelişmiş oluruz.

Türkiye’nin kurulu gücü 40 GW. Doğalgazdan, kömürden, sudan, rüzgardan ve güneşten elektrik üretecek tüm santrallerin kapasitesi bu kadar. Almanya’da ise sadece güneş enerjisinin elektriğe çevrilmesini sağlayan sistemlerin toplam gücü bu yıl 10 GW sınırına dayandı. Bu da yaklasik 4-5 milyon evin elektrik ihtiyacının karşılanması demek.

“E ama rüzgar santrali kurmak çok pahalı...”

Evet ilk bakışta pahalı görünüyor. Aynı paraya yaptığın doğalgaz santrali daha çok elektrik üretir. Amma ve lakin rüzgar santralinin hammadesi bedavadır. Rüzgar ve doğal santralini 20 yıllığına karşılaştıralım. 20 yıllık yakıtı enflasyonu da katarak hesapladığında doğal gaz santrali acayip pahalı bir yatırım olarak karşımıza çıkıyor. Yani birinin ilk yatırımı ucuzdur, giderek pahalı hale gelir, öbürünün ilk yatırımı pahalıdır ama giderek daha ucuz hale gelir.

Bir de niye sadece paraya maliyete bakıyoruz anlamıyorum. Bu mühendislerin aklı ve vicdanı cüzdanlarına mı kaçmış durumda? Koskoca ODTÜ’lerde, İTÜ’lerde sadece maliyet hesabı mı öğretiliyor? “Dünyanın canına okuma” konusu daha müfredata girmedi mi? Bakın Osmaniye’de ne olmuş, öbür kutuda devam edelim.
*****


Termik santral balıkların canına okuyor

“YumurtalIk Sugözü Termik santral bacasından çıkan gazlar, denizden esen meltemle Osmaniye, İskenderun’a kadar ulaşmakta ve Çukurova’nın tamamında tarım arazilerine zarar vermektedir. Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği’ne göre termik santralin soğutmasında kullanılan deniz suyu asgari 1300 metrede veya -20 metre derinlikte denize deşarj edilmesi gerekirken, mevcut durumda 400-1000 metre arasında ve -12 metrede suyu deşarj etmektedir. Yumurtalık Körfezi’nde deniz suyu sıcaklığı 6 C yükselmekte ve deniz ekosistemi tahrip olmakta, deniz suyu sıcaklığının yükselmesi nedeniyle Yumurtalık Körfezi’nde yaşayan balık türleri yok olmaktadır.

1999 yılında deniz canlılarının çeşitliliğini belirlemeye yönelik bir çalışmada 64 tür olduğu tespit edilirken 2002’den sonra 38 türün bulunduğu ortaya çıkmıştır.

Termik santrallerin deşarj borularında olması gereken balık engelleme sistemi (Fish blocking system) ve balık geri kazanım sistemine (Fish recovery system) Sugözü Termik Santralinde yer verilmemiştir. Böylece kısa olan 4 deşarj borusunun balık ve balık yavrularını koruyucu hiçbir sistemi olmadan her gün 5.313.600 metreküp denizden su çeken ve geri veren bir sistemin her gün ne kadar balığı, yavru balığı ve balık yumurtasını boruların içine çektiği ve telef ettiği de tartışmasızdır. Bu tespit de termik santralin deniz eko sistemine verdiği zararın artarak devam ettiğinin göstergesidir. Termik santralin, balıkçılık faaliyetlerine verdiği zarar 25-26 Mart 2006 tarihinde Yumurtalık’ta Doğu Akdeniz Çevrecilerinin 72. Bölge Toplantısında da gündeme alınmış ve Çevreciler de sonuç bildirgesinde termik santralin çevreye ve balıkçılığa verdiği zararı teyit etmişlerdir. Saygılarımla Özer ÖZTÜRK”
***


İşte bunun aynısı Gerze ve Yalova’da da yapılmak isteniyor. Ne güzel değil mi? (25 Nisan 2010’da saat 11’de Gerze’de “Termik Santral istemiyoruz” mitingi var. Greenpeace gemisi de destek için Gerze Limanı’na demirleyecek. Özilhan bir kişi istemiyorum desin santrali yapmayacağım demişti. Umarım orada olur ve kaç kişi istemiyor kendi gözleriyle görür. Gerze halkı uyuma!)

Mutlu Tönbekici - 2010.04.24 - Vatan

Çok ‘büyük’ bayram bu bayram...

Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi. Bu 23 Nisan da Dışişleri Bakanı koltuğuna oturan minik öğrenci kırmızı hattan Beyaz Sarayı arayıp İngilizce küfretmedi, Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturan minik velet yanlışlıkla kırmızı düğmeye basmadı.
Bugünü bize armağan eden atalarımıza şükürler olsun
Artık üzerinden iki koca gün geçtiğine göre bir 23 Nisan hasar tesbiti yapılabilir.
– Başbakanlık koltuğuna oturan 4. sınıf öğrencisi Elgin’in “Bu konuda Sayın Başbakan’a katılmıyorum. Başkanlık sisteminin gelmesini istemiyorum. Ulu önder Atatürk ülkemiz için cumhuriyeti uygun gördü. Ülkemiz için en iyisinin cumhuriyet olduğunu düşünüyorum” çıkışı AKP’nin cumhuriyet karşıtlığının artık çocuklar tarafından bile fark edildiğinin en somut ifadesiydi.
Gaflet içindeki büyükleri de uyandırmak isteyen Elgin’ın “Ben konuşmama başlayayım mı” tuzağına “Yetki artık senin. İster asarsın ister kesersin. Her şey sende” diye cevap vererek düşen Başbakan’ın gaflet ânı parti kapatma davası dosyasında karşısına gelirse sakın “ama ben çocukla çocuk olmuştum” demesin. “Çocuk mu kandırıyorsun sen” diyen kurnaz ve olgun laik muhalifleri bu numaraları yemez.
– İstanbul Valiliği koltuğuna oturur oturmaz Taksim’i 1 Mayıs’ta işçilere kapatan 12 yaşındaki Gözde, koltuğundan ancak “bu kış komünizmin gelmeyeceği” konusunda ikna edilerek kaldırılabildi.
– Bursa Barosu Başkanlığı koltuğuna oturtulan küçük Abdülhamit, Baro yetkililerinin duygularına tercüman olup “Anayasa değiştirilmesin, eskisi daha güzel” diyerek kendisinden 130 yıl önce anayasayı askıya alan adaşını akıllara getirdi.
– Küçük Batman Valisi de utangaç büyüklerinin duygularına tercüman olanlardandı. Taş atan çocukları büyüklerin kullandığını söyleyen çocuğu, “TC devletinin resmî tezlerini savunduğu” gerekçesiyle bir grup aydın bildiri yayınlayıp kınadı.
– Kiev’de büyükelçinin koltuğuna oturan 12 yaşındaki Gülbahar, “Binlerce yıllık ortak bir tarih ve kültürel birikimin yarattığı Türk ulusu, bütün sorunlarına çözüm bulacak ve uygulayacak güç ve yetenektedir” sözleri üzerine kemik yaşının saptanması için Kiev Devlet Hastanesi’ne sevk edildi.
Bu protokolde doğmuş, resmî çocuklar dışında gelecek vaat eden afacan veletler de vardı.
– Zonguldak Alaplı’da belediye başkanının koltuğuna oturan küçük Gamze, ilçesinde çocuklara daha çok park ve bisiklet yolu istemekten önce yapılması gereken şeyler olduğunun hemen farkına varacak kadar makul bir çocuktu. Gamze’nin fark ettiği belediyenin elektriklerinin kesik olduğuydu. Gamze elektrik idaresini aradı ama onlar da tatildeydi. “20 bin nüfuslu ilçenin belediyesinin elektriği kesik mi olur” dediği an ise başkan çoktan koltuğu ona bırakıp “23 Nisan başkanı” olmaya karar vermişti.
– Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun koltuğuna oturan Zeynep ise açık sözlülüğü ile takdirleri topladı. “Bu anımı okulda çok güzel bir şekilde, abarta abarta anlatacağım. Doğruya doğru” diyen Zeynep’in “Bu kadar şıklığın yanında ben de şık olmak istedim” diyerek bağladığı bakanı her kötü geçen sınav sonrası devreye sokması, özellikle de sevmediği öğretmenlerine bakanla olan bu hatırasını abarta abarta anlatması bekleniyor.
– Günün süper hınzır esprisi ise geçen hafta Ağrı’da bir törende boş bulduğu valinin koltuğuna oturan 70 yaşındaki Telli Kızılarslan’ın torunu 12 yaşındaki Çimen’den geldi. 23 Nisan’da kaymakamın koltuğuna oturan Çimen “Ailece devlet makamlarını ele geçirdik” dedi.

Önümüzdeki 23 Nisan’da ülkemizi bekleyen muhtemel tehlikeler
– 23 Nisan’da Başbakan Erdoğan’ın koltuğuna oturan dördüncü sınıf öğrencisi Kübrasu’nun emriyle Hürriyet Çocuk Kulübüne 1 trilyon baloncukluk vergi cezası kesildi.
– Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un koltuğuna oturan 5-c sınıfından Berkcan’ın içinde yer aldığı kinder sürpriz yumurta cuntası “oha” dedirtti
– Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın koltuğunu devrettiği çocuk kibritle oynayan çocuklardan çıktı. İtfaiye devir teslim töreni boyunca bakanlık önünde nöbet tuttu.
– 23 Nisan’ın Turizm Bakanı, Türk Hava Yolları’nın ‘“Attaya”’ seferlerinin arttırılacağını açıkladı.
– Milli Savunma Bakanı, Rusya’ya “su tabancası” siparişi verdi.
– Sağlık Bakanı, bakanlıkta doktorculuk oynandığı iddialarını yalanladı. Terli sırta havlu sıkıştıran anneleri eleştiren bakan, aksine annelere terli terli çocuklarına dondurma yedirmelerini tavsiye etti.

Yıldıray Oğur - 2010.04.25 - Taraf

Danıştay cinayeti

Danıştay cinayetiyle ilgili son haberin epey “şaşırtıcı” olduğunu söyleyebiliriz. Ama, ne bakımdan? Bu “silinme” olayının olması değil, bana şaşırtıcı gelen; silindiğinin bir kurum tarafından açıklanması.
Üstüne konuştuğumuz, “Acaba şöyle mi, böyle mi?” tartışması yaptığımız bir dolu olay var. Bunların hepsiyle ilgili, bu nitelikte bilgiler olduğundan hiç şüphem yok. Ama şu somut durumda TÜBİTAK’tan gelen açıklamanın bir benzerini yapacak kişi ya da kurum ortaya çıkmıyor. “Normal” davranış, konuyu örtbas eden yargıcınki.
Evet, bütün bu olaylarda, Hrant’ın öldürülmesinde, Santoro’nun veya misyonerlerin öldürülmesinde, işin içyüzüne dair bir bilgi belirir belirmez, açmaya başlayan bir çiçeği çiğner gibi bir resmî ayak gelip eziyor onu. Ama, gene bütün bu olaylarda, sanırım Danıştay cinayetinin özel bir yeri var. “Ucundan dönmüşüz” diye bir deyim vardır. Sanırım bunu kullanmak için, bunca çarpıcı olay arasında Danıştay cinayeti en uygun olanı. Burada ciddi bir plan ve uygulanması için ciddi bir hazırlık olduğu görülüyor.
“Roller paylaşılmış” denebilir mi? Fiilen bu yolda bir işbölümü yapılmış olmasa da, aslında roller daha hiçbir olay yokken, çok önceden paylaşılmış olduğu için, cinayet planını hazırlayanlar bu olay karşısında kimin ne diyeceğini, nasıl tepki vereceğini çok doğru tahmin edebiliyor, onların da planın istedikleri gibi yürümesine katkı sağlayacağını hesaplıyorlardı. Cumhurbaşkanı’nın konuşması, Danıştay yargıcının “Allahüekber” diye bağırma iddiası, geniş planın ne kadar iyi işlediğini kanıtlıyor.
Olayın kendisini planlayacak ve gerçekleştireceksin. Adam gelecek, bir yargıcı vuracak ve gidecek. Burada ikinci aşama başlıyor. Olayın içine serpiştirilmiş ipuçlarını, “işaret levhaları”nı alıp yorumlamak ve kamuoyuna inandırıcı bir senaryo sunmak... “İşte, yeterince ciddiye almadığınız ‘irtica’ bunu yaptı” demek.
Bununla birlikte, olayın hemen arkasından, gene kamuoyuna “kitle tepkisi” olarak sunulacak protestolar, gösteriler vb. gerekiyor. Nitekim, o günlerin olaylarını hatırladığımızda, birkaç gazeteyi bulup açıp seyri izlediğimizde herhalde çok ilginç ve anlamlı şeylerle karşılaşacağız. Kim ne yazmış? Hangi olay hangi kelimelerle anlatılmış? Hükümetin, bakanların protesto edildiği cenaze törenlerin vb. bu gözle yeniden bakıldığında herhalde yeni ipuçları da verecektir.
Hesapta hiç olmayan olgu, “katilin yakalanması” gerçekleştiği halde, sanırım o koşullarda yeterli bir haberleşme de sağlanamadığı için, paylaşılan roller yerine getirildi, herkes yapması gerekeni yaptı. Yani, cinayet “irtica”ya havale edildi ve “irtica” kitlesel gösterilerle lânetlendi.
“Katilin yakalanması” keyfiyeti olmasaydı, işin üçüncü aşamasına da gelecektik, hep birlikte. Bu, iktidarın el değiştirmesi olacaktı. Bunun nasıl olacağına dair bizler ancak tahmin yürütebiliriz: 28 Şubat’taki gibi “gitmezseniz geliyoruz” mealinde bir muhtıra mı yayımlanacaktı? Biz ancak tahmin yürütebiliriz ama cinayeti planlayanlar mutlaka bu aşamada ne olacağını da planlamışlardı. Burada, bu noktada bir takım şalterleri açacaklar, kapayacaklar, her neyse, herhalde onlar da belliydi, seçilmişti vb.
Gel gör ki, adam yakalandı, birkaç gün içinde örgütsel geçmişi, eşi dostu, kiminle telefonda konuştuğu, sökülüverdi.
Birkaç gündür Ahmet Altan da bunu yazıyor. Buradaki örgütlenme hepsi arasında en ciddi olanı gibi görünüyor. OYAK’tı, Orduevi’ydi, tanığı susturmaktı, mahkemenin kayıtsızlığıydı, bunlar hepsi biraraya geliyor ve ortaya çok ilginç bir resim çıkıyor.
Ve insanın “kader”e inanası geliyor.

Murat Belge - 2010.04.25 - Taraf

İstanbullu Ermeni aydınları ne oldular?

İstanbul’dan bir gün sabaha karşı yüzlerce Ermeni aydınını evlerinden alıp apar topar Anadolu’nun içlerine sürerseniz ve daha sonra da onları yok ederseniz, bunun adına insanlık suçu denir. Üstelik bu aydınlar hakkında ne bir hukuki suçlama vardır, ne de bir olay iddiası...
O aydınların bizlerden tek farkı soyadlarının Dikran, Ağababyan, Goncagülyan, Nargileciyan olmasıydı. Yani Ermeni olmalarıydı. Kimisi doktordu, kimisi dişçi, kimisi yazar, kimisi tüccardı. İşte onlar o sabah evlerinden alındılar ve akıbetleri belli olmayan bir yolculuğa çıkarıldılar.
24 Nisan 1915 günü oldu bütün bunlar. Biz bu tarihi bilmiyorduk. Okumadık, öğrenmedik. Bizim tarihte başka şeyler yazıldı. Bir TV programında konuştuğumuz bir emekli büyükelçi(üstelik Dışişleri Bakanlığı’nda yıllarca Kafkasya bölgesinden sorumlu olarak görev yapmıştı) Candan Azer, ASALA cinayetleri ortaya çıkıncaya kadar kendilerinin de bu bu tarihten haberleri olmadığını ifade etti.
Biz bu tarihi bilmiyorduk, ama Ermeniler biliyordu. Anneleri, babaları, kardeşleri Tehcir’de yok olmuş insanlardı onlar. Komşumularımızdı, mesai arkadaşlarımızdı. Türkiye’dekiler acılarını içlerine attılar. Göze görünmeden yaşamayı tercih ettiler. Yeni bir milliyetçi dalganın hedefi olmak istemiyorlardı. Sayıları 1.5-2 milyondan 50-60 bine düşmüştü. Zaten büyük ölçüde görünmez hale gelmişlerdi.
***
Hrant Dink diye bir adam ortaya çıkıncaya kadar Türkiye’deki Ermenilerin ne düşündüklerini, ne dediklerini de doğru dürüst bilmiyorduk. Arayış içindeki Türkiye’de o bir ışık yaktı. Önümüzü aydınlattı. Vicdanlarımıza seslendi. Gerçekle yüzleşmemiz için büyük bir cesaret gösterdi.
Tehlikeyi göze aldı. Bu acıların bu ülkenin ortak acısı olduğu gerçeğini anlatmaya çalıştı. Ülkemizin önünde yeni bir ufuk açtı.
Hrant’ın öldürülmesi, 24 Nisan 1915 Ermeni Tehciri’nden bu yana yaşadığımız ikinci en büyük utanç oldu. Bu büyük kayıp, Hrant’ın aramızdan alınıp götürülmesi, aynı zamanda toplumumuzun vicdanında derin bir yara açtı.
Bugün binlerce Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, bu yaşanmış büyük acıya ortak oluyor, ‘bu acı hepimizin’ diyebiliyor. Bu da ülkemizde yaşanan büyük değişimin etkisini, insani duyarlığın gücünü gözler önüne seriyor. Bu nedenle demokratik dünyanın Türkiye’ye verdiği değer artıyor.
Burada tartışmamız gereken nokta şudur: Bu ülkede vicdanlı insanlar yitip giden Ermeniler için acı duyuyorsa, gözyaşı döküyorsa, bundan Türkiye zarar mı görür? Türkler bu nedenle değer mi kaybederler? İşte bütün mesele bu noktada düğümleniyor. Örneğin Willy Brandt Polonya’da Yahudi soykırımı kurbanlarının anısı önünde diz çöküp özür dilediği için Almanlar dünya tarafından aşağılandılar mı? Willy Brandt bu davranışıyla dünyanın gözünde küçüldü mü?
Bu noktada da, ‘Onlar da bize yaptı; onlar bizden daha çok öldürdü’ savunma söylemi gündeme
geliyor. ‘Hukukun temel ilkelerinin başında suçun ve cezanın şahsiliği gelir. Onlar da Türkleri öldürdüler’ diyerek acıları ortadan kaldırabilir miyiz?
Kaldı ki, ortada bir matematik var. Bu ülkede 1915 Tehciri’nden önce Anadolu’da en az 1.5 milyon Ermeni yaşıyordu. 1.5 milyon da Rum. Müslümanların Anadolu’daki sayısı da olsa olsa 6 milyon civarındaydı.
Şimdi durum nedir. Yaşadığımız toprakarda 70 milyondan fazla Müslüman var. Hıristiyanların tamamı ise 100 bin kişiyi bulmuyor. Kim inanacak, ‘onlar daha fazla öldürdü’ iddiasına.
Ayrıca kimin daha fazla öldürdüğü değil konuşulması gereken. Çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden bir halk, bir gün sabaha karşı binlerce yıldır yaşadıkları yerlerinden yurtlarından alındılar. Çoğunluğu yollarda, ya da toplandıkları kamplarda aç susuz, saldırılar altında yaşamlarını yitirdiler. Bu bir insanlık suçu değil de nedir?
Artık neredeyse 100 yıl oldu. Bununla yüzleşmemizin zamanı çoktan geldi. Taksim’de dün akşam yanan mumlar Türkiye’yi ve dünyayı aydınlatacak...

Oral Çalışlar - 2010.04.25 - Radikal

Sözlü tarihte 1915 gerçeği

“Bazen Muş aklıma geliyor... Vatanımızdaki evimizi, yakınlarımızı, yüksek kavak ağaçlarıyla çevrili büyük avlumuzu, avlunun kavaklarının üstüne her ilkbaharda gelip yuva kuran leylekleri hatırladığımda delireceğimi düşünüyorum... Avludaki su kuyusunu, samanlığı, tandır evini, avlunun devamını oluşturan serin ormanı ve yaylaları... Ormandaki fındık ağacını, cevizleri, pekmezli yabani petek balını, süzme yoğurdu. Yeniyıl sofralarının süsü olan iğdeyi, kuruyemiş ve kuru üzümü, anamın adil eliyle yoğrulmuş ve pişirilmiş sütlü hamursuz ekmeği hatırlıyorum. Paskalya’da ya da benim doğum günümde annemin hamursuz ekmeğin içine sakladığı şans düğmesini... Teker teker, isimleriyle gömülmemiş ölülerimizi, mezarsız kalmış yakınlarımızı, kaybolan ağabeylerimi, onların eşlerini ve çocuklarını acıdan ağlayarak hatırlıyorum. Hayvanlaşan askerlerden kaçan ve kendilerini Murat Irmağı’nın soğuk sularına atan masum kız kardeşlerimden, genç gelinlerden hangi birini hatırlayayım, hangisi için yas tutayım...”

Geçmiş, belleklerde saklı
Bu hüzünlü ifadeler, 1893’te Muş’un Bulanık İlçesi’ne bağlı Hamzaşeyh Köyü’nde doğmuş, ancak 1915’teki Ermeni Tehciri sırasında, evinden, yurdundan sürülmüş Tonayan Abraham Tonakan’a ait. Bilindiği gibi geçmiş, sadece resmî yazışmalarda, raporlarda, bilimsel metinlerde saklı değil. Asıl, olayları yaşayanların belleklerinde kayıtlı. Yeter ki onlara kulak verin. Ailesi 1915’te Sivas’tan tehcir edilmiş etnolog Vergine Svazlian, Abraham Tonakan gibi 120 kadar kişiyle sözlü tarih çalışması yapmış. Muhtemelen çoğu artık yaşamıyor. Ölmeden önce tarihe not düşmüşler. Kimi uzun, kimi kısa konuşmuş. Kimi sakin, kimi öfkeli konuşmuş. Kimi hatırladığını söylemiş, kimi besbelli başka kaynaklarla belleğini tazelemiş. Ama hepsi birbiriyle tutarlı ve tarihsel gerçeklikle çelişmeyen anlatılar. Nesnellikten uzak parçaları bile, Ermeni toplumunun kolektif belleğini oluşturan unsurları anlamamız açısından çok önemli. İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelen 250 kadar üyesinin evlerinden toplanıp, Ayaş ve Çankırı’ya sürüldüğü gün olan 24 Nisan 1915’in 95. yıldönümünde, bu tanıklıklardan bazı ifadeleri (en yansız, en az kanlı olanları) sizlerle paylaşmak istedim. Gerisini merak edenler http://www.ermeni.org/turkce adresine bakabilirler.

Her yerde sevinç çığlıkları
1886 doğumlu Yeğyazar Karapetyan’la başlayalım: “ Jön Türklerin ve Taşnak Partisi’nin imzaladığı kardeşlik paktına göre Ermeni Kurtuluş Mücadelesi’ne son verilecekti ve Türkiye’de yaşayan bütün milletler güçlerini birleştirip vatanseverlik ruhuyla Osmanlı İmparatorluğu’nu, onun kabul ettiği Anayasa’yı ve onun ilerici kanunlar koyan yeni hükümetini sadık bir şekilde koruyacaklardı. Özel bir genelgeyle fedailer Muş’a davet edildiler. Ruben öncülüğündeki gerilla grubu silahsız olarak ortaya çıktı. Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla Ermenilere karşı onur kırıcı davranışlarda bulunmaya, dayağa, küfürlere, yağmaya, hırsızlığa ve küçümsemeye son veriliyordu. Benzer davranışlarda bulunanlar en sert cezalara, hatta ölüm cezasına çarptırılıyorlardı. Her iki halka da tam güvence veriliyordu: Ermenilere serbestçe oy verme, kendi temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu Batı Ermenilerinin yaşamında bir yeniden doğuş idi.”
Peki, bu mutluluk rüyası ne zamana kadar sürmüştü? Cevabı, 31 Mart Vak’ası (1909) ile eş zamanlı olarak Adana’da patlak veren kanlı olayların tanığı 1904 doğumlu Mikayel Keşişyan’dan alalım: “Adana katliamı sırasında ben beş yaşındaydım. O dehşetli geceye Türkçe ‘Camuz dellendi’ adı verildi; zira gerçekten de Sultan çıldırmıştı. Onun emriyle insanları boğazladılar. 30.000’e yakın Ermeniyi katlettiler. Evleri yakıp yıktılar, küle çevirdiler. Herkesi toplayıp Adana Irmağı’na götürdüler. Sultan Hamit’e haber gönderdiler, ‘bütün Ermenileri toplayıp ırmak kenarına getirdik, emir bekliyoruz’ diye. Bir tarafta su, öbür tarafta ateş. Babam beni kucaklamıştı. Olanları omzunun üzerinden seyrettiğimi hatırlıyorum. Annem de bizimleydi, bizi ırmağın kenarına doldurmuşlardı. Sultan’dan emir geldi: Af emri. Bizi de ‘Padişahım çok yaşa!’ diye bağırttılar.”

İlişkilerin kopması
Hükümet, tarihe Adana İğtişaşı (Karışıklıkları) olarak geçen olayların sorumlularını bulup en ağır cezalara çarptırmıştı ama Ermeni toplumu İttihatçılara güvenini kaybetmeye başlamıştı. 1912 seçimlerinde İTC Ermenilere verdiği 19 mebusluk sözünü tutmadı. İTC’nin 1913’teki kongresinde ise Türkçülük ideolojisinin belirginleşmesi ile gerilim iyice arttı. Balkan Savaşları sırasında, asker kaçakları arasındaki Ermenilerin sayısı artmaya başladı, hatta bazı Rus Ermenileri Bulgar cephesinde Osmanlı ordusuna karşı savaştılar. Şubat 1914’te Büyük devletlerin baskısıyla Padişah ‘Ermeni Reformu’ tasarısını imzalamak zorunda kaldı. Aynı yılın yazında, İTC adına Bahaddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey’den oluşan bir heyet Gürcü ve Azeri temsilcilerle birlikte, Taşnak Partisi’nin Erzurum’da yapılan VIII. Kongresi’ne geldiler ve Ruslara karşı destek istediler. Uluslararası ortamı lehlerine gören Taşnak liderleri ayak sürüyünce fatura devletin tüm Ermeni tebaasına kesildi. Ekim 1914’ten itibaren oluşturulan Amele Taburları tehcirin ne kadar kanlı geçeceğine dair ilk ipuçlarıydı.

Değirmendeki insan kafaları
1907 doğumlu Yozgatlı Veronika Berberyan o günleri şöyle anlatıyor: “Cumartesi günü, akşama doğru bütün erkekleri Türk ordusuna göndermek üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri Türklerden ayırmışlar. Dedem, Papaz Hakob Berberyan Ermenilerin silahaltına alınan Türklerden ayrıldığını görünce demiş ki: ‘Niçin Ermenileri ayırıyorsunuz?’ Türk binbaşı şöyle cevap vermiş: ‘Papaz Efendi, Ermeniler yol yapmaya gidecek, Türkler ise Rus cephesine.’ Ertesi gün pazardı. Dedem Kutsal Ayin’i bitirmiş ve daha yeni eve gelmişti. Nefes dahi alamadan kötü haber bize ulaştı. Artin Ağa’nın oğlu değirmenciydi; sabah kalkıp çalışmaya gitmiş, değirmenin yanında bir sürü insan kafatası, ayaklar, eller görmüş. Dili korkudan tutulmuş bir halde, nefes nefese koşarak eve dönmüş ve gördüğünü anlatmış. Artin Ağa oğluyla birlikte gelip dedeme dedi ki: ‘Dün akşam askere götürülenleri gece vakti boğazlamışlar.’ Dedem şöyle cevap verdi: ‘Gidin, Kaymakam’a şikâyet edin.’ Artin Ağa Kaymakam’a şikâyet etmeye gitmiş; ama o gece artık eve gelmemiş.”
İlk sürgünler, 26 Şubat 1915 tarihli bir telgrafla başlamıştı ancak bunlar askerî amaçlı olup İngilizlerin çıkartma yapmasından korkulan Çukurova bölgesindeki (Erzin ve Dörtyol’daki) Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesini kapsıyordu. Bunu seferberlik emrine uymayı reddeden bir grup Ermeni gencin direnişe geçtiği (hikâyesini iki hafta önce anlattığım) Zeytun’dan yapılan sürgünler izledi.

Antranik’in gönüllüleri
Resmî tarihin tehcirin gerekçesi olarak gösterdiği meşhur Van ayaklanmasının arifesinde Ermeni komitacılar, Van-Çatak ve Başkale arasındaki telgraf tellerini kesmişler, ardından Türklere ve Kürtlere (Hamidiyelere) büyük kayıplar verdirmişlerdi. 10 gün sonra, Van’ın genç ve sert Valisi Cevdet Paşa isyancılara barış çağrısı yaptı. Çağrıya uyarak yola çıkan on kişilik heyet, Cevdet Paşa’nın kuvvetleri tarafından yakalanıp öldürüldü.
Gerisini 1905’te Van’ın Kem Köyü’nde doğmuş olan Sirak Mesrop Manaysan’dan dinleyelim: “4 mart günü İşkhan’ı (Ermeni toplum lideri) Hirç Köyü’nde öldürdükleri haberi ulaştı. Bununla da yetinmeyerek onun iki çocuğunu da diri diri kuyuya atmışlar. Biz, bunu duyunca, vatandaşlarla birlikte çok korktuk; Türklerin saldırısına hazırlanmaya başladık. 5 Mart 1915 günü güçlü bir topçu ateşi duyduk. Halk meydanda toplandı ve gitti kiliseye doldu. Türkler zaten önceden seferberlik ilan edip, bütün gençleri götürmüşlerdi. Her gün, Türkler Ermenileri tutup gözlerimizin önünde asıyor ya da boğazlıyorlardı. (...) Bir iki ay orada kaldıktan sonra kaçarak Van’a yaklaşmaya başladık. Van’a yaklaşıp Kağakameç’e gireceğimiz sırada, Türkler bizi durdurup erkek aramaya başladılar. Dürbünle seyreden Van kahramanları başladı ateş etmeye. Türklerden bazıları yere yığıldı, bazıları da kaçtı ve biz kurtulduk. Van’a girdik. (...) Türkler Rus Ordusu’nun Salmast’tan Van’a doğru geldiğini duyarak panik içinde uzaklaşmaya başladılar. Bizimkiler saldırarak, sadece Türkleri imha etmekle kalmayıp, top, mermi, vs. gibi büyük bir ganimet de ele geçirdiler. 6 mayıs <1915> günü Van Kalesi üzerinde Ermenistan bayrağı dalgalandı. Vaspurakanlılar <‘soylu toprakların halkı’> Rus birliklerini ve Antranik Paşa komutasındaki Ermeni gönüllülerini büyük sevgi gösterileriyle karşıladılar.”

Tahsin Bey’in itirafı
Rusların desteği ile Van’ı ele geçiren Ermeni çetecilerin Van ve Bitlis bölgesindeki Müslüman köylere saldırdığı ve katliamlar yaptığı doğruydu ancak, İttihatçılar kararlarını çok önceden almışlardı. 24 nisanda İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden 250 kişilik bir grup Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarılırken, 9 mayısta Van ve Bitlis vilayetlerine çekilen bir şifreli telgraf ile Van civarındaki Ermenilerin tehcir edilmeleri emredildi. 24 mayısta Van’dan tehcir yapılmasına karşı çıkan Erzurum Valisi Tahsin Bey “Van’da ihtilal olmazdı ve olamazdı. Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana getirdik ve Şark’ta orduyu müşkül mevkie soktuk” diyecekti ama İttihatçı paşalar kararlıydılar. 27 Mayıs 1915’te ülkedeki tüm Ermenilerin Suriye’nin Deyr Zor çöllerine doğru tehcirini öngören geçici kararname çıkarıldı.
1893 Muş, Bulanık doğumlu, Tonakan Abraham Tonayan, tehcir haberini nasıl aldıklarını şöyle anlatıyor: “Evimizin yanında iyi bir Türk komşumuz vardı. O, nöbetçi tayin edilmiş Türk askerini bir parça ekmek yemek üzere evine çağırmış, asker bunu reddetmiş. Türk komşumuz ona yiyecek ve şarap götürmüş. Karnı çabucak doyup sarhoş olan asker uykuya dalmış. Türk komşumuz fırsattan yararlanarak, samanlığın ormana bakan arka kapısına yaklaşmış ve bütün Ermenilerin katledilmesi için gizli bir emir olduğunu belirterek annemden köyden uzaklaşmasını rica etmiş.”

“Haydi! Gâvur kesmeye gidelim!”
Ancak, tüm ülkenin can pazarı haline geldiği bir ülkede nereye kaçabilirlerdi ki? 1903 Yozgat doğumlu Arşakuhi Petrosyan kaçınılmaz korkunç yolculuğu şöyle anlatıyor: “Yozgat dağlarında altı gün yürüdük. Su yoktu, ekmek yoktu. Susuzluktan halkın ağzı kuruyordu. Bizi sürekli, koyunlar gibi götürüyorlardı. Bir de baktık ki bir tellal geldi; başladı bağırmaya: ‘Haydi! Gâvur kesmeye gidelim! Balta kürek alalım! Gâvur kesmeye gidelim!’. Orada bir Türk köyü vardı. Türk kadınlar gelip bizim için gözyaşı döktüler; öyle bir ağladılar ki sanki önlerine cenaze konmuştu. O yaralı Ermenileri boğazlamadan evvel onların elbiselerini üzerlerinden çıkardılar ki içlerine dikili altınlar kendilerine kalsın. Tenekeler altınla dolmuştu. Ağlamalar, sızlamalar duyuluyordu. ‘Allah yardım etsin!’, ‘Ey Türk! Allahtan bul’, ‘Alçak Türk!’ Bir de baktık ki yüksek rütbeli zabitler gelip, bizimle tatlılıkla konuşmaya başladılar: ‘Bacılar, anneler, sizden rica ediyoruz; Türk olup olmayacağınıza iyi karar verin. Siz boğazlananları gördünüz. Onlar gibi olmak ister misiniz? Türk olmanız daha iyi değil mi? Yoksa sizi de onlar gibi boğazlayacağız.”
Ölümden kurtulmak için öyle çok kişi Müslüman olacaktı ki, Talat Paşa duruma el koyacak, Ermenilerin inanç nedeniyle değil, sadece memlekette kalmak için din değiştirdikleri söylenerek, din değiştirseler bile sürülmelerini isteyecekti.

Mardavar günü
Bugün resmî tarihçilerin tehcirin devlet planı olduğunu gözardı etmek için suçu Kürtlerin üstüne atmalarına bakın 1886 Sasun doğumlu Yeğyazar Karapetyan ne diyor: “10 haziran gününden itibaren Kürt aşiret reisleri birçok atlıyla beraber sağdan ve soldan Muş’a giriş yapıyor, emirler alıp evlerine geri dönüyorlardı. Kürtleri silahlandırmak için her gece yük arabalarıyla şehir dışına silah ve mermi taşınıyordu. Ermeni katliamını başarıyla tamamlamak için hükümet tarafından özel bir plan yapılmış, köyler taksim edilmiş, saldırı günü ve saati öyle bir incelikle belirlenmişti ki, Muş Ovası’ndaki 105 köyün tamamının imhası, tek bir çocuğun bile canı bağışlanmadan, o gün içinde tamamıyla sonuçlandırılacaktı. (...) 28 nisan günü Vardavar dinî yortusunun pazar günüydü; Ermeni milletinin mutlu bayramı. Fakat ne yazık ki o gün, Muş Ovası’ndaki Ermeniler için mardavar (insan yakma) gününe dönüştü.”
Bir başka Muşlu, 1908 doğumlu Hrant Hovhannes Gasparyan ise madalyonun öteki yüzünü gösteriyor: “Kürt dostumuz geceleri bizi evine götürüyor, bizi yedirip içiriyor, yatacak yer veriyordu. Ermeni olduğumuz anlaşılmasın diye bize Kürt isimleri koydu. Bana Adraman adını verdiler; ablama Gule, anneme Asya, ağabeyime de Haydo adlarını...”

“Çölde yüzüme dövme yaptılar”
1900 doğumlu İzmitli Baruhi Silyan’ın sözleri ise Deyr Zor’a sağ varmayı başaranların acısını hissetmemizi sağlıyor: “12 ay çölde kaldık. Ne ekmek, ne su, ne barınak, ne de başka bir şey vardı. Dokuz kişilik ailemizden sadece ben hayatta kaldım; annemi gözümün önünde öldürdüler; ablamı kaçırdılar; diğer kız kardeşim küçüktü, hastalanıp öldü; ortanca ise kayboldu ve bir daha birbirimizi bulamadık. Gelinimin karnını yırttılar. ‘Gâvurun karnındaki kız mı yoksa oğlan mı?’ dedi askerin biri; bir diğeri ise ‘gâvur erkek doğurmaz, bak da gör’ dedi ve gözümüzün önünde kılıçla gelinimin karnını yırttı. Ben dört başka kızla beraber zar zor ormanlara kaçabildim; orada bir nehir vardı; yüzerek o nehri geçtik. Bir Arap beni evine götürdü ve dedi ki: ‘Kızım, doğrudur, sizin kurallarınızda böyle bir şey yok, ama gel yüzüne dövme yapayım ki seni Ermeni zannetmesinler.’ Ben de ağladım. Ne yatağım var ne de elbisem. Yüzüme dövme yaptılar; kalın örgülerimi kestiler. Orada ev işlerini yapıyordum...”

Cemal Paşa demiş ki...
1904 doğumlu Fındıcaklı Harutyun Alboyacıyan sağ kurtulan Ermeni çocuklarının kaderine ışık tutuyor: “Ana-babamı öldürdükten sonra, beni ve benim gibi ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk öksüzler yurduna götürdüler. Benim soyadım 535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu duysalardı onları falakaya yatırır, tabanlarına 20-30-50 darbe vurur veya saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı: beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde, binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine, bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu...”
İlerde ünlü bir edebiyatçı olan 1909 Erzincan doğumlu Garnik Stepanyan bugün bazılarımızın kafasına takılan “Ermeniler neden bir türlü geçmişi unutmuyor” sorusuna cevap veriyor sanki: “1915’te ulusumuza ve sülalemize yapılanlar korkunçtu. Sülalemizdeki 100’den fazla kişiden topu topu 15 kişi kurtuldu. Annemin sülalesinden gelen herkes ya katledildi, ya da diri diri toprağa gömüldü. Diyorlar ki, onların üzerindeki toprak hareket ediyordu. Hep düşünüyorum acaba olanları unutabilir miyiz diye, ama bizim unutmaya hakkımız yok, çünkü biz sayıca azız. İntikam çağrısı yapmıyorum, ama unutmamızı da tavsiye edemem. Ermeni ulusu kendi gözleriyle gördüklerini unutamaz.” Onu 1901 Van doğumlu Tovik Tovmas Bağdasaryan tamamlıyor: “Türklere karşı takındığımız tutum şudur ki, biz olanları asla unutmayacağız. Ama Türk halkı ne yapabilirdi ki; zira bizi herkesten evvel üst düzey Türk yöneticiler katletti!”
Bağdasaryan’ın dediği gibi ortada affedilmesi güç bir suç var. Bu suçun adı bana göre soykırım, size göre başka bir şey olabilir. Ama aslolan, birilerini suçlu ilan etmek ya da yargılamak değil, bir insani acının ya da mağduriyetin giderilmesi, dindirilmesidir. Bir acıyı dindirmenin en önemli yolu da geçmişe mağdurların ve kurbanların gözüyle bakmaya, onların bakış açısını kavramaya çalışmak, onlarla birlikte yas tutabilmektir. 24 Nisan bu nedenle bu açıdan çok anlamlı bir gün…

Ek okuma: Vahe Berberian, Baba ve Oğul Adına, (Çeviren: Talin Sucuyan), Aras Yayıncılık, 2008; Agop J. Hacikyan&Jean-Yves Soucy, Güneş O Yaz Hiç Doğmadı, (Çeviren: Zekiye Hasançebi), Pencere Yayınları, 2006

Not: Geçen haftaki “Kürt Meselesi’nde PKK’nin işlevi neydi?” başlıklı yazımda 1978 kuşağından olmama rağmen, Mahir Çayanların öldürüldüğü yerden bahsederken, Niksar-Kızıldere yerine Mardin-Kızıltepe demişim. Çok mahcup oldum. Türk tarafının can kayıplarını ‘şehit’, Kürt tarafının can kayıplarını ‘ölü’ olarak nitelemekten muradım başkaydı ama tırnak işaretleri düştüğünden tam tersi bir durum ortaya çıkmış. Elinde silah tutan PKK’li genç kıza karşılık, bayraklı tabuta sarılmış Türk baba resmi, resmî söylemi tekrarlayan bir seçim olmuş.


Ayşe Hür - 2010.04.25 - Taraf

Suriye çölünün ortasında bir 24 Nisan...

ilk kez Türklerin '24 Nisan anması'nın...
24 Nisan saat 17:00. Bu satırları Suriye çölünün ortalarında bir yerde yazıyorum. İstanbul’da ilk kez Türklerin ‘24 Nisan anması’nın nasıl sonuçlanacağına ya da sonuçlanmış olacağına- ilişkin hiçbir bilgim yok. Taksim Meydanı’ndaki toplantı saat 19:00’da başlayacaktı. Haydarpaşa Garı’nda öğle saatlerindeki toplantının nisbeten ‘vukuatsız’ geçtiğini öğrenmiştim.
Obama’nın ne dediğinden de haberim yok. Onunla meşgul de değilim.
Suriye Çölü’nde yol alırken, İstanbul’daki bir Ermeni kardeşime yazılı mesaj gönderdim ve ‘Şu anda çölde Der Zor civarında yol alıyoruz’ diye haber vermiştim. ‘Haydarpaşa’da yola koyuldukları yerden son durağa selam’ diye cevap geldi.
Der Zor, daha doğru gerçek adıyla Deir ez-Zor, Suriye’nin orta doğu yönünde genellikle çöllük bir arazideki vilayetin adı. Fırat nehri ve Irak yönünde uzanıyor. 1915’teki ‘Tehcir’, Osmanlı Ermenilerini bulundukları yerlerden, evlerinden barklarından ‘savaş durumu’ ve ‘askeri gerekçeler’le iddiasıyla kaldırarak, Deir ez-Zor’a nakledilme kararıydı.
24 Nisan 1915’te aralarında Meclis üyesi, milletvekili olanların da dahil olduğu, İstanbul’un ileri gelen Ermeni aydınları ve şahsiyetleri Haydarpaşa Garı’ndan yola çıkarıldılar. 220 kişiydiler. 139’unun akıbetini daha sonra kimse öğrenemedi.
27 Mayıs 1915 tarihinde ise ‘Tehcir’ kararı çıktı. Anadolu’nun her yanından, evet her yanından, sadece ‘cephe’ kabul edilen ve yoğun yaşadıkları Doğu Anadolu’dan değil, Trakya’dan, Batı Anadolu’dan ve Orta Anadolu’dan 1 milyona yakın -’Tehcir’ kararının bir numaralı sorumlusu Talat Paşa’nın defterlerine göre 924 bin küsur kişi- Deir ez-Zor’a (Der Zor) kaydırılmak üzere, sürüldüler.
‘Yola koyuldukları yerden (Haydarpaşa) son duraka selam’dan kasıt işte bu. ‘Son durak’a yakın bir yerde oturmuş ben bu yazıyı yazıyorum.
***
Halep’ten Tedmur’a (Palmyra) gitmek üzere, Şam yönünde hareket ederken mesafelere baktım. Halep-Tedmur arası, 335 kilometre. İstanbul-Ankara arasına yakın sayılabilecek bir mesafe. Halep-Şam yarı yolu Homs şehri. Homs’ta yol güneye, Şam’a doğru devam ediyor veya doğu yönüne kıvrılıyorsunuz. Dümdüz 800 kilometre sonra Bağdat. Tedmur ve Deir ez-Zor bu yol üzerinde.
Homs kavşağından doğu yönüne döndükten onbeş-yirmi dakika sonra ekili alanların son kalıntıları, topoğrafyadan siliniyor. Çöl başlıyor. Kimi yerde ince kum, genellikle katı, sert toprağın üzerinde seyrek dikenlerden başka bir şey gözükmeyen, göz ufkunda uzanıp giden bir çöl. Güneş tepede. Nisan ayında bile yakıyor. Bu topraklarda yürümek, akrepler, çıyanlarla, yılanlarla haşır neşir olmak olmalı düşüncesi zihnimi yalıyor şu 2010’un 24 Nisan’ında.
Aynı anda ister istemez 1915’in Nisan-Mayıs-Haziran-Temmuz şartlarını düşünüyorum. Yol aldıkça, yol levhaları da seyreliyor. Giderek iki yere ilişkin yön levhaları var. Üstte Deir ez-Zor, altta Palmyra yazıyor. Daha Deir ez-Zor şehrine 200 küsur kilometre daha var. Üzerinde ot bitmeyen, sıcakla çatlayan çöl toprağına bakıyorum, şoföre ‘Deir ez-Zor çevresi buraya benziyor mu?’ diye soruyorum; ‘Çok benzer’ diyor, ‘aşağı yukarı buranın aynısı.’
Zaten Palmyra vahasının dışında onlarca kilometre bu toprağın bir sürpriz yapmasına imkan yok. Çöl işte. Çöl.
Tekrar 24 Nisan ve 1915’i aklımdan geçiyorum, çölü seyrederken. Bana bin cilt belge okutsalar, buraları bugün gördükten sonra fikrimi değiştiremezler artık.
O tarihte, 1915 yazında insanları yüzlerce kilometre öteden kaldırıp, çoluk çocuk, yaşlı ve kadınlarla
buraya göndermenin hiçbir ‘askeri önlem’le açıklanması söz konusu mümkün değildir. Bunun tek
açıklaması olabilir:
Gönderilen insanları imha etmek!
Bugün bile kafileler halinde, üstelik Haziran-Temmuz ayında bile değil, Nisan ayında onbinlerce insanı buralarda yürütmeye kalkışmak, imha edilmelerini istemek demektir.
Bunu Deir ez-Zor’u görmeden anlayamazsınız. Ya da Der Zor mıntıkasını görünce gayet iyi anlarsınız...
***
İnsanların o yılların acımasız şartlarında yollarda susuzluktan, açlıktan ölmeleri ya da kimi çetelerin saldırılarına maruz kalarak öldürülmeleri şayet ‘bir şeyin olmadığının’ ispatı için
ileri sürülüyorsa, bu kadar dil dökmeye gerek yok. Buraları görünce, buralara vardıkları takdirde de zaten ‘ölmeye gönderildiklerini’ anlayabilmek için fazla gayret gerekmiyor.
Peki, kurtulanlar olmadı mı?
Herşeye rağmen olmuş.
Deir ez-Zor’a gelenler, sağa sola dağılmışlar. Bugün ‘Diaspora’ denilenlerden zaten bu ‘kılıç artıkları’nın devamı.
Bir gün önce Halep’in eski şehrinde açık olan dükkanlarda Halep Ermenileriyle yoğun ve sevecen Türkçe sohbetlere koyulmuştum. Halep Ermenilerin çoğunluğu Maraşlı, Kilisli, Antepli, Çukurovalı. Der Zor’a vardıktan sonra Halep’e yerleşenler. Halep’de Türkiye’de bugünkü toplam Ermeni nüfusunun üç mislinden fazla Ermeni yaşıyor ve Türkiye dışındaki Ermenilerin Türkiye’ye tartışmasız sevecen duygular ifade eden en büyük ve galiba tek kesimi.
Gece, şehrin en iyi mutfaklarından birinde Kantara’da yemek yerken, Halep Ermenilerinden biri Türkçe şarkılar seslendiriyor.
İflah olmaz bir Zeki Müren hayranı. 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece, ertesi güne,
24 Nisan’a ilişkin hiçbir imada bulunulmayan, kardeşçe bir ortam paylaşıyoruz. Ertesi gün yani
24 Nisan’da Halep Ermenileri sadece dükkanlarını kapamakla, kulüplerinde, derneklerinde toplanarak 24 Nisan anılarını ayakta tutmakla vakur biçimde acılarını kendi aralarında paylaşı-
yorlar. Her yıl böyle yapılırmış.
Ve ben bir 24 Nisan günü, bunaltıcı bir sıcakta Suriye çölünün ortalarında, Der Zor yakınlarında yazı yazıyorum.
***
Görerek öğrendim.
Ve bildiğim bir şeyi bir kez daha güçlü bir inançla tekrarlamak ihtiyacı duyuyorum: Türkler ile Ermeniler, Müslümanlar ile Hristiyanlar mutlaka 24 Nisan üzerinden barışmanın, ‘ebedi barış’a ulaşmanın bir yolunu bulmak zorundalar.
Dediğim gibi, bunu zaten biliyordum ve bunun için bir 24 Nisan’da Der Zor civarında bulunmak gerekmezdi.
Ama bu inanç da, Deir ez-Zor yakınlarında bir 24 Nisan gününden gayrı hiçbir vakit bu kadar güçlü hissedilmeyebilir...

Cengiz Çandar - 2010.04.25 - Radikal

Vazgeçilmez liderler*

Mao’nun Çin’i. Kültür Devrimi adına binlerce yıllık kültür mozaiğinin yok edildiği bir ülke. Dünya nüfusunun dörtte biri için tek lider. Tek kitap. Tek tip elbise. Herkes aynı kıyafeti giyiyor, hepsinin elinde kızıl kitap ve yakalarında Başöğretmen Mao rozetleri. Sade baş öğretmen de değil. Askeri deha, büyük hatip, şair ve emperyalizme karşı kurtuluş savaşının kahramanı. Başkan Mao. 84 yaşında ölene kadar iktidarda.
Mao hayattayken onun resmini taşıyan binbir çeşit eşya üretilmiş Çin’de. Bunların bir kısmı Londra’da Victoria ve Albert müzesinde sergileniyor anahtarlıklar, çalar saatler, bardak altları, çakmaklar. Ulu önderlerine itaat ve imanlarının başlıca simgesi yakalarındaki Mao rozeti. Takmayandan hemen kuşkulanılıyor. Kimi sokakta yoldaşlarından meydan dayağı yiyor, kimi işinden oluyor, kimi hapishaneyi boyluyor. Komünist Parti beş milyardan fazla Mao rozeti imal ettirmiş fabrikalarında. Aynı dönemde açlıktan ölen, siyasi nedenlerle öldürülenler ise akıl almaz, 30 milyondan çok.
Sadece ülkesinin değil, o yıllarda dünyanın istikrarı için bile vazgeçilmez adam olarak bakanlar vardı Mao’ya.
Böyle bir düzende yaşamayanlar, kendilerine, ülkelerine pay çıkarabilirler. “Eğer biz de liderimizin rozetini takıyorsak,” derler, “biliyoruz ki o baskıdan değil sevgidendir.” Ve bugün insan haklarının sözü bile edilmediği Çin’de resmi ideoloji Mao’ya hâlâ dört elle sarılıyor.
Ama peki takmayanlar?
Kim onlar?
Neden takmıyorlar?
O rozetler bir takılmaya başlandımı ortak bilinen değerleri kendilerine mal eder birileri.
Hele hele hepimizin olması gereken devleti ellerinde bayraklar, yakalarında rozetlerle sahiplenenler yok mu? Kendilerini devletle bir tutanlar. Devletin simgelerine sığınanlar.
Hatta bazıları devletin ta kendisiymiş gibi öyle alıştırırlar ki kendilerini, bakarsınız devlet onlarsız düşünülemez hale gelmiş. Artık değişiklikten korkmaya başlamıştır oradaki insanlar. Yoksa herkes bilir, bir ülkenin eğitim, sağlık ya da enerji sorunlarını üstlenmek, köhneleşmiş bir düzeni silip silkelemek, devleti siper edinip bayrak sallamaktan çok daha zordur.
Bir ülkede istikrar aynı kişi ya da kişilerin yıllar boyu devleti temsil etmesiyle ölçülüyorsa, bu işe doğuştan hazırlanan krallardan, sultanlardan boş yere mi vazgeçildi? Monarşilerde kralların değiştirilmesi istikrarsızlık nedeniydi. Cumhuriyetlerde istikrarsızlık politikacıların, paşaların padişahlığa soyunması. İktidarlarını şu ya da bu gerekçeyle sürdürmek istemeleri. Başta kalabilmek için, kendilerinden kalıcı olması gereken parti tüzüklerini, yasaları ve bu anayasaları alışkanlıkla bile işlerine göre değiştirmeleri. Geçtiğimiz yüzyıl bunun nice ibret verici örnekleriyle dolu.
Günümüzde baskıcı ve keyfi idarelerle yönetilen ülkelerin liderlerinin yaşlı, demokrasilerle yönetilen ülkelerin liderlerinin genç olması tesadüfi değil.
Hele yaşlı liderlerin yönettiği nüfusu genç ülkelerdeki sürekli belirsizlik, gelecekte ne olur korkusu özellikle dikkat çekici.
Vazgeçilmez liderler demokrasilerde istikrarın değil, kurumların benimsenmeyip yasaların gelişigüzel çiğnendiğinin belirtisi. Ve öyle bir dünya ki insanların en çok heba olduğu ülkeler o vazgeçilmez oldukları sanılanların sultasında.
27 Şubat, 2000*

Gündüz Vassaf - 2010.04.25 - Radikal

Bir 24 Nisan günü kaybettiklerimiz

24 Nisan’ı geride bıraktık. Bu yıl bu korkunç gün, Türkiye’de de anıldı. İHD Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu da 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a sürülen 220 Ermeni aydını için Tütün Deposu’nda bir etkinlik düzenledi.
‘24 Nisan 1915 ve Ermeni Aydınlar: Tutuklandılar, Sürüldüler, Bir Mezar Taşları Bile Olmadı’ isimli etkinlikte okunan hayat hikâyelerinden dördünü burada size kısaltarak aktarmak istiyorum. Bu topraklarda birlikte yaşayageldiğimiz insanların acısını paylaşmadan, zulüm görenleri unutuluşa gömmeye çalışarak tıkanıp kalacağımıza, kavruk inkârcılar olarak istediğimiz dünyada yer bulamayacağımıza inandığımız için. Bu acı, hepimizin acısı, diyebilmek için.

Krikor Zohrab
Döneminin, gerek Ermeni toplumunda, gerekse Osmanlı düşünce yaşamında en parlak kişilerinden... Gazeteci, yazar, hukukçu, milletvekili...
26 Haziran 1861’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini, Mahrukyan, Tarkmançats ve Katolik Lusaroviçyan Ermeni okullarında tamamladı. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin Mühendislik Bölümü’nden yol ve köprü mühendisi olarak mezun oldu. Ermenice Lırakir’de ilk yazıları yayımlandı. Klara Yazıcıyan’la evlendi, Dört çocukları oldu.
1908’de Paris’e zoraki göçün ardından bir yıl sonra İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla memlekete döndü.
Nor Or (Yeni Gün) gazetesini yayımlamayı başladı. Ermeni Cemaat Meclisi’ne en yüksek oyu alarak seçildi; ilk genel seçimlerde Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İstanbul mebusu oldu.
1912’de ikinci genel seçimlerde, üç ay sonra feshedilecek olan meclise yeniden İstanbul mebusu olarak seçildi.
O, bir edebiyatçıydı. Roman, şiir, eleştiri, makale ve kısa öyküler yazdı. Yapıtları Türkçe’ye de çevrildi. Çağının çok ilerisinde bir kısa öykü anlayışı sergiledi. Yapıtlarında dilde sadelik, halk sevgisi ve gerçekçilik ayırt edici özelliklerindendi.
Yerleşik değer yargılarını, varlıklı kesimin ikiyüzlü ahlak anlayışını eleştirdi. Yoksul ve yoksunlardan yana oldu. Öykülerinin kahramanları, küçük insanlar, hizmetçiler, suçlular, kaçakçılar, küçük esnaf, küçük memurlardı. Kadınlar çoğu kez öykülerinin merkezinde yer aldı.
Hukukçu olarak Zohrab, Abdülhamit istibdadı altında zor ve tehlikeli siyasi davaları aldı, rejim düşmanı sayıldı. İstibdadın son yıllarında avukatlıktan men edildi. 1908’de Paris’ten döner dönmez Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku dersi hocalığına davet edildi. 1909’da ders notları yayımlandı.
Siyasetçi Zohrab, farklı kimliklerin Osmanlılık temelinde bir aradalığını savundu. Özellikle Ermenilerle Türklerin kardeşliği için mücadele etti. Kendini bu yüzden hem Ermeni, hem de Osmanlı olarak tanımladı. Yalnızca Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirmedi, bir bütün olarak Osmanlı toplumunun ve devlet yapısının
modernleşmesi için çalıştı.
31 Temmuz 1908’de, Taksim Belediye Bahçesi’nde, Meşrutiyet-i Osmaniye Kulübü adına 10 bin kişilik bir topluluğa Türkçe hitap etti:
“Ey hür Osmanlılar! Hür vatandaşlar!” seslenişiyle başlayan konuşmasını şu sözlerle bitirdi:
“Dinimiz muhtelif, mezhebimiz birdir. Hepimiz hürriyet mezhepdaşlarıyız.”
Siyasetçi Zohrab, üç dönem milletvekili seçildi. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının ‘sosyalist’ olarak anılan, en aktif
milletvekillerinden biriydi ve etkileyici konuşmasıyla ünlüydü.
Meclis’teki zina tartışmasında ‘veled-i zina’, yani gayrımeşru çocuk konusunda yaptığı ünlü konuşmasında, “...(öyle) bir Mecliste hâkimiyet icra ediyoruz ki, biz orada hem müddei (savcı), hem de hâkimiz. Erkekler, kadınlar üzerinde olan hukukunu tahkim etmek için uğraşıyorlar... Bu cürümde (zina) en büyük kabahat erkeklerdedir,” dedi. Kanunda geçen ‘Veled-i Zina’ için ise, şöyle diyordu: “20. asırda... ben bu nesebi tahrip meselesini anlayamıyorum... Kurun-u vustada (ortaçağda) asilzadelik davaları vardı. O asırda ben falanın oğluyum, falan benim ecdadımdandır, bu veled-i zinadır, piçtir tabirleri vardı.
20. asrın şerefi için ve bütün insaniyetin şerefi için bu tabirleri şiddetle reddederim; bundan sonra yeryüzünde yalnız insanlar vardır, veled-i zinalar, piçler yoktur.”
24 Nisan 1915.. Bir gecede 250 Ermeni aydın tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a tehcir edildi.
26 Nisan 1915.. Zohrab Patrik Zaven’e koştu, kaleme aldığı yazıyı, Patrik ve diğer delegelerle birlikte, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya sundu.
28 Nisan 1915.. Tutuklamaları durdurmak için Talat Paşa’ya tekrar yazılı başvurdu. Kaçıp canını kurtarabilecekken son ana kadar bir şeyler yapabileceği umudunu yitirmedi ve temaslara devam etti.
20 Mayıs 1915 Oysa sıra ona gelmişti. Erzurum milletvekili Vartkes Serengülyan ile birlikte tutuklanarak Diyarbakır’a doğru yola çıkarıldı.
Urfa yakınlarında İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından başı taşla ezilerek öldürüldü.
Yolda, eşi Klara’ya yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli mektubu şu sözlerle son buluyordu:
“Sevgilim, bir tanem, artık bizim için son perde başlıyor. Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam, çocuklarıma son öğüdüm şu ki daima birbirini sevsinler, sana tapsınlar ve kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar.”

Rupen Sevag
Ermeni şiirin en büyük isimlerinden Rupen Sevag’ın asıl adı Rupen Çilingiryan...
Silivri’de doğdu. İlköğrenimini orada tamamladıktan sonra Bahçecik’e geçti, sonra Berberyan Okulu’na devam ederek 1905’te mezun oldu.
Başöğretmeninin telkin ve tavsiyeleriyle İsviçre’nin Lozan şehrine gitti. Buradaki Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra birçok hastane ve kliniklerde çalıştı ve bilimin bu dalının sırlarını inceledi.
Sanat sazını, Hipokrat yemini ettiği ve eğitimini aldığı bilim dalı için terk edemedi ama insanlığa olan aşkını, vatan ve insan sevgisini, hem mesleği olan tıp dalında hem de edebiyat alanında çalışarak terennüm etti.
Ermeni kökenli hekimler I. Dünya Savaşı öncesi, tüm Osmanlı coğrafyasında emsal teşkil edecek bir kampanya başlatmışlardı. Amaç, hekimlerin, çağın yeni bilgileri ışığında, konferanslar ve açıkoturumlarla yetilerini geliştirmekti.
Dr. Rupen Çilingiryan, nam-ı diğer Sevag, bu kampanyaya aktif şekilde katıldı. Onun dikkat çekici ve ufuk açan konuşmaları, yankı uyandırdı. Bakırköy’de vatanî gö-revini, her Osmanlı vatandaşı ve yurttaşı gibi, tabiatıyla yerine getirirken, bu konferanslardan biri vesilesiyle ayakta alkışlandı. Ertesi gün de Çankırı’ya ‘tehcir’ edildi, bir daha hiç geri gelmemecesine!
Onu Çankırı’daki kafileye kattılar. Şehirde hep korku içinde, gözetim altındaydılar. “Ayaş’a gideceksiniz!” diye toplananların öldürüldüğü haberleri geliyordu kulaklarına.
Çankırı’da, sıcak bir ağustos günü, Rupen Sevag, şair arkadaşı Taniel Varujan’ın da dahil olduğu beş kişilik bir grupla yola çıkarıldı. Aynı günün akşamı Tüney köyü yakınlarında öldürüldükleri haberi geldi. “O gece, saat 12.00’den hemen önce öldürüldükleri haberini aldık. Haber Tüney’den Çankırı’ya telefonla ulaşmıştı. Polis şefi Nurettin ve İttihat Partisi genel müfettişi Oğuz, bu ölümcül haberi neşeyle karşıladılar.”

Siamanto
Asıl adı Adom Yarcanyan. Edebiyat tarihine Siamanto olarak geçti. Ermeni edebiyatında ‘Lirik Şiir’in en iyi temsilcisi olarak tanındı. Sorbonne’da felsefe okumuş, döneminin parlak entelektüellerindendi. 24 Nisan tutuklamaları sırasında diğer Ermeni aydınlarıyla aynı kaderi paylaştı. Onu Rober Koptaş’tan dinleyelim. 20 Ocak 2009 tarihli Agos gazetesinde yayımlanan yazısının ‘Siamanto: Acıya Tanık’ bölümünde şöyle anlatılıyor: “...Manchester’daki ‘Vağvan Tzaynı’ (Yarının Sesi) gazetesinde yayımlanan ilk eseri ‘Aksorvadz Khağağutyun’dan (Sürgün Edilmiş Barış) itibaren, 1894-96 yıllarında Anadolu’da yaşanan katliamların yarattığı dehşeti anlattı. Düşsel bir dünyada, acının, ölümlerin, yok olan ve yeşeren ümitlerin şiirini yazdı.
Haksızlıklara karşı koyma, adalet arayışı, intikam ve bağışlama duygusu, ışık ve güzellik ideallerini anlattığı büyülü,
simgesel üslup, onu, Minas Tölölyan’ın ona verdiği ve benimseyip mahlas yaptığı o güzel ismiyle, Siamanto deyişiyle ‘kitlelerin tapındığı’ bir şaire dönüştürdü.”

Taniel Varujan
1884’te, Sivas’ın Pırtnik köyünde doğdu. 12 yaşında İstanbul’a geldi; Beyoğlu ve Kadıköy’de okudu. Yüksek öğrenimine Brüksel’deki Gandhi Üniversitesi’nde başladı.
Üniversite yıllarında şiirleri, ‘Pazmaveb’, ‘Keğuni’, ‘Anahid’, ‘Şirag’, ‘Razmig’, ‘Hayrenik’ gazetelerinde yayınlanınca büyük bir dikkat çekti. Üniversiteyi bitirdiğinde Meşrutiyet’in ilanıyla, diğerleri gibi heyecanla İstanbul’a döndü. Diplomat olmak için eğitim aldığı halde 1909’da yaşam çizgisinde radikal bir değişiklik yaparak öğretmenliğe başladı.
1912’ye kadar, Sivas ve Tokat’taki birçok Ermeni lisesinin müdürlüğünü yaptı. 1912’de İstanbul’a döndü ve başına geçtiği Beyoğlu Ermeni Katolik Lusavoriç Okulu’nda çok sayıda değerli öğrenci yetiştirdi. Eserleri arasında ‘Sarsurner’ (Ürpertiler), ‘Çartı’ (Kıyım), ‘Dırdunçk Demircibaşyani’ (Demircibaşı) yer alıyor.
En ünlü kitabı, şiirlerini topladığı ‘Hatsin Yerkı’ (Ekmeğin Şarkısı) idi. Bu eserini Teotig’in deyişiyle, ‘sevgili eşinin’, ‘baskıcı rejim zabitlerinin elinden zor kurtardığı’ bilinir. Yoksulluğun, alın terinin, emeğin, aşkın ve yurtseverliğin, kendine özgü şarkıcısı ve olağanüstü şairi, hayat dolu bir hayal gücüne ve görülmemiş bir üretkenliğe sahipti.

Yıldırım Türker - 2010.04.26 - Radikal

İttihat ve Terakki bizim neyimiz?

Fuat Dündar’ın kitabını okuyorum. “Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918)” İletişim Yayınları.

Galiba “24 Nisan”ın ne demek olduğunu anlamak için bu kitabı okumak gerekiyor.

Sadece “24 Nisan”ı değil 1924 mübadelesini de anlamak için okumak gerekiyor.

6-7 Eylül olaylarını da anlamak için okumak gerekiyor.

PKK ve Kürt isyanlarını da anlamak için okumak gerekiyor.

Hrnat Dink cinayetini de anlamak için okumak gerekiyor.

“Nefes” filmini de anlamak için okumak gerekiyor.

Özetle: 26 Nisan 2010 Türkiye’sini anlamak için çok dikkatle okumak gerekiyor.
***


Kitap bir doktora tezi. Fuat Dündar önce “Müslümanlara yönelik sevk ve iskan politikasını” master tezi olarak incelemiş, sonra da ikinci aşama olarak İttihat ve Terakki’nin gayri Müslim ve gayri Türk unsurlara uyguladığı akıllara durgunluk veren sevk ve iskan politikasını.

Çalışmada yayımlanan belgelerin büyük çoğunluğu ilk defa gün yüzüne çıkmış belgeler. Ve hiç öyle dış kaynaklı belgeler falan değil. Hepsi İttihat ve Terakki’nin KENDİ belgeleri. On binlerce telgraf, binlerce istatistik, yüzlerce harita ve parti ileri gelenlerinin akıl almaz yüzlerce doktrini.. (Bu kitaptan sonra “Belge yok efendim, belge yok..” demek utanmazlıktan başka bir şey değildir)

Okudukça, bu toprakların başına gelmiş en büyük felaketin İttihat ve Terakki yönetimi olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bu ülkenin gördüğü muhtemelen en akıl almaz, en vahşi, en paranoyak yönetim. Bir ülke ancak bu kadar tarumar edilebilirdi, ancak bu kadar ateşe atılabilirdi. Şimdi koca koca ağaçlar olarak karşımızda olan nefret tohumları da işte ancak bu kadar cömert saçılabilirdi.
***


Yıl 1913. İttihat ve Terakki darbeyle iktidara geliyor. Ülke çökmüş. Her tarafta yeniliyor. Balkanlardan ve Kafkasya’dan yoğun bir Türk Müslüman göçü başlıyor. Gelenlerin iskan sorunu, savaşlar, yenilgiler, memleketin toptan çöküşü derken İttihat ve Terakki ileri gelenleri, İmparatorluğu kurtarmanın tek yolunun ülkeyi Türkleştirmek ve İslamlaştırmak olduğuna karar veriyor. Gayri Müslim ve gayri Türk unsunlar, hiçbir yerde nüfusun yüzde 10’unu geçmeyecek şekilde dağılsın deniliyor. İstatistikler tutuluyor, haritalar yapılıyor, masa başında “o oraya gitsin, bu buraya gitsin, şunlar şuralara dağılsın” diye acımasız bir göç başlatılıyor.

Esasından toplu bir tehcir. Herkes dahil. Türkü de Türk olmayanı da.

Neler yapıldığını, insanların nasıl binlerce yıldır oturduğu topraklardan, bir günde, bir saatte, soğuk sıcak demeden hasta, çocuk, yaşlı demeden koparılıp, denizlere, çöllere gönderildiğini anlatmak istemiyorum. Okumanız lazım. Tümüyle İttihat ve Terakki’nin kendi belgelerinden, kendi ifadelerinden okumanız lazım, nasıl bir vahşi toplum mühendisliği yapıldığını. Partinin öne sürdüğü gerekçeler ve gerçeklerle beraber.

Benim için burada esas olan şu: Neden biz İttihat ve Terakki’nin politika ve uygulamalarını ört bas etmeye çalışıyoruz? Neden sahipleniyoruz? Neden inkar ediyor veya çok mantıklı nedenlere dayandığı iddiasını öne sürüyoruz? Neden İttihat ve Terakki politikalarını haklı çıkartmaya çalışıyoruz? Neden “ama onlar da bunu yapmıştı, hükümet mecbur kalmıştı, konjontür bunu gerektiriyordu” diye arka çıkıyoruz ülkenin başına darbe ile gelmiş bir hükümete?

İttihat ve Terakki bizim neyimizi temsil ediyor? İttihat ve Terakki’yi savunarak aslında neyi savunmuş oluyoruz? Biz niye eşittir İttihat ve Terakki?

Bundan 95 yıl sonra AKP hükümetinin yaptığı şeyleri savunmak gibi bir şey değil midir bu?

Ölümüne Demirel’i savunmak değil midir? Özal’ı her şekilde mazur görmekle eş değer değil midir?

İttihat ve Terakki bizim neyimizdir?

Bu toprakların başına gelmiş en büyük felaketin İttihat ve Terakki yönetimi olduğunu düşünmeden edemiyorum dedim ya. Şunu da düşünmeden edemiyorum: Galiba halen de iktidarda.

Mutlu Tönbekici - 2010.04.26 - Vatan

Değişince neler değişebilir

Gene bir tuhaf durumdayız: “değişim” üstüne birçok şey söyleniyor, örnekler de verilerek, nelerin değişebileceği anlatılıyor. Bir yandan, daha küçük çapta bir değişimin, bazı anayasa değişikliklerinin Meclis’ten geçmesi sözkonusu ve bu kadar da olsa bir değişimi kesinlikle durdurmak üzere kurulmuş kararlı bir koalisyon var. Kararlı ve aynı zamanda “geniş”. “Kalabalık” olduğu için “geniş” demiyorum; oldukça uzak uçları biraraya getirmesi bakımından öyle. Ama buna da alıştık zaten, bütün bu süre içinde.
Anayasa’nın üç beş maddesini değiştirmek konusunda kıran kırana savaş sürerken Başbakan bir de “başkanlık sistemi”ne geçiş konusunu açtı. Ardından da askerlikle ilgili (“bedelli” veya başka yöntemler) bazı değişiklikler olabileceğine işaret eden sözler söyledi.
Genel olarak “değişim”den söz edilirken, bunun ufuklarını genişletecek konuların gündeme getirilmesine benim bir itirazım olmaz, ilke düzeyinde. İlke düzeyinde iyi, olguları en geniş bağlam içinde tartışalım; ama pratik düzeyinde bunun “olacağı” ne, orası pek belli değil. Anayasa Mahkemesi, HSYK sorunları konuşulmasın diye “şehitler” konusunu gündeme getirmek gibi, “Türk hamaset kültürü”nün en klasik örneklerinin taktik olarak uygulandığı ve gündemi derdest edebildiği bir ortamda, “değişim ufku”, “değişen Türkiye” vb. kime neyi ifade ediyor?
Aslında, mutlaka, bu toplumu meydana getiren büyük çoğunluğa çok şey ifade ediyor. İçlerinden bir kısmı bunun hiç bilincinde olmasa da.
Türkiye’de “değişim” denince, bunun en zor olduğu alanlardan biri, Başbakan’ın bazı önemli değişikliklerin olabileceğini ima ettiği askerlik alanıdır. Cumhuriyet’in, yeni rejimin başlıca kurucu gücü olan ordu, bu işi bir yurttaşlık eğitimi, kendini de bu eğitimin doğru verilmesinden sorumlu kurum olarak görür. “Eğitim”den kasıt ne? Hattâ Cumhuriyet öncesinden de başlayarak, modernleştirilen subay kadro, eğitimi bir “ümmet”in bir “millet”e dönüştürülmesi süreci gibi tanımlamıştır. Bununla kastedilen şey, sözgelişi tarih, coğrafya öğrenmek değil, tarih, coğrafya da dahil olmak üzere her şeyi, Türk milletinin uygun bir parçası olarak öğrenmektir. Süreç bir “millet oluşturma” (nation-building) sürecidir. Bunun içinde özellikle askerlik, bu kurulmakta olan devlet yapısında herkesin yerinin neresi olduğunu, yapının gerçek hiyerarşisinin nasıl oluştuğunu, bir başka söyleyişle, kimin verdiği komutun “geçiş önceliği” olduğunu topluma ve toplumu meydana getiren (gerçek ya da potansiyel “aile reisi” olan) erkek bireylere öğretmenin, belletmenin pratiğidir. Uygulandığı bu şekliyle “askerlik”, yani “sivil”lere yaptırılan askerlik, savaş çıkarsa ne yapacaklarından önce, normal barış halinde hangi itaat ve hangi sadakat mekanizmaları içinde yaşayacaklarını öğretir ve bunun için vardır.
Bu işlev bugün de pek fazla değişmemiş, ayrıca, bu işlevin ne kadar önemli ve zorunlu olduğuna dair her yüksek komuta kademesindeki kanaat hiçbir şekilde değişmemiş olduğu için, Başbakan’ın o merciler önünde “şöyle askerlik”, “böyle askerlik” projelerini ikna edici bir biçimde ortaya atması bana pek muhtemel görünmüyor.
Onun için, tahmin ederim, uzun vadeli bir perspektif içinde, bugün kavgası edilen dozda değişimin ötesinde ne gibi değişimler tahayyül edilebileceğini işaret etmek istiyor.
Bu toplumda “değişim” sözü telaffuz edildiği anda kimlerin onun yanında, kimlerin ona karşı saf tutacağı belli oldu.

Murat Belge - 2010.04.23 - Taraf

23 Nisan 2010 Cuma

Anlamak (soykırım) aşmaktır

Burada sorun geçmişte olanları okumamak, tarihi bilmemek değil, burada sorun resmi ideolojinin resmi tarihi manupule etmesi, tarihi kendi belirlediği gibi yazıp bir noktada durdurması.
Anlamadığınız bir konuda anlıyormuş gibi yaparak ahkam keserseniz bunun adına politik arenada çam devirmek derler. Kişilerin, ülkelerin özgür iradelerini zor kullanarak, şantaj yaparak denetim altına almaya çalışırsanız veya kendi düşündüğünüz gibi düşünmeye zorlarsanız kendiniz zor durumda kalırsınız. Yani zihinsel olan bir konuyu fiziksel kuvvet uygulayarak anlatamaz, dinleyenlerin anlamalarını sağlayamazsınız.

Ermeni tasarısı uyarı ve itirazlarımıza rağmen ABD ve İsveç meclislerinden geçince Başbakan yeni bir müdahale için İngiltere’ye gitti ve restini çekti. 100 bin kaçak Ermeni'yi sınırdışı ederiz. Merak ettim, İngiltere Başbakanı’da hazır bir cevapla biz de bütün Türk işçilerini sınır dışı ediyoruz dese ve ardından bütün Avrupa bu koroya katılsa bizim Başbakan’ın tavrı ne olurdu? Zaten daha önce ABD Temsilciler Meclisi cehalletten nasibini almıştı. ‘’O mecliste evet oyu verenlerin acaba kaç tanesi Ermenistan'ın haritada yerini gösterebilir ’’. Burada konu tasarıyı kabul etmek veya Ermenista’nın haritada yerini bilmek değil, burada konu oylamaya neden olan sorunu anlamaktır. Genelde bilmek ve anlamak kavramları karıştırılır, aynı anlama geldikleri sanılır. Oysa ki, bilmek daha çok zihin ile yapılır dışardan alınabilir ama anlayış dışardan alınmaz daha kapsamlı zihinsel olduğu gibi içsel bir süreçtir bedenle yaşanır. Bir olguyu anlamak demek onun enerjisini içselleştirmek o olgunun içine dalmak onunla birleşmek gerekir. Anlamanın oluşması için kişinin kendini değiştirmesi süper egolardan, toplumsal ön yargılardan sıyrılması, anlamaya çalıştığı konularda yeterli kültürel, felsefi bilgi ve donanımlara sahip olup değişik bakış açılarına açık olması gerekir.

Günümüzde insanlar birbirlerini bilmekle yetinirken anlamak için gerekli gayretleri sarfetmiyorlar. Zaten dışardan sürekli bir etki bombardımanı altında kalanlar kendileri için düşünen karar veren cemaatlere yanaşıyor. Örneğin Avrupa’da ve İsviçre’de yaşayan vatandaşlarımızdan bilirim, acaba yüzde kaçı bu geldikleri yeni toplumu anlayabildi? Elbette çoğunluk değil. Çünkü bir toplumu anlamak, o toplumun içine girmeyi, beraber yaşamayı gerektirir. Aksine burada yapılan kendi gettolarını kurarak ötekine karşı bir set çekmek olmuştur. Ev ile iş yeri arasında geçen yaşam hafta sonlarında Türk kahveleri ve Türk cemaatleri ile üçgen olurken ev ahalisine de video kasetleri izlemek kalmıştır. Düşünmeye alışmamış insanlarda benzetme, yakıştırma eğilimi daha ağır basar. Çalıştığı ülkede hayat şartları, sosyal hakları, düzenin acımasız sömürüsü onları ilgilendirmez ama kaderimizde neler var diye fala baktırır. Yani bir sorunu aşmak için duymak, bilmek, öğrenmek yetmiyor anlamak gerekiyor. Yıllarca cahil bırakılmış ve cahilliğini bir değer olarak algılayıp ona sımsıkı sarılan insanlar zaten anlamıyor, acaba yönetenler anlıyor mu?

Yıllardır tartışa gelinen soykırım konusunu aralarında Lübnan’ın da bulunduğu 20 civarında ülke tanımıştır. En azından bu ülkeler konuyu meclislerine getirerek araştırma yapmış, dünya arşivlerini açmış, bu arşivlerden örnekler vererek konuyu incelemişler. Biz ise direk ilgi alanımıza giren yüzbinlerin öldüğü bir konuyu bırakın meclise getirmeyi tarih kitaplarına bile almamış, halk arasında konuşanlara, yazanlara hain demişiz. Bir yerde üstü örtülü bir suçluluk. Tarihimizde 6-7 Eylül olayları, Ermeni soykırımına ışık tutması bakımından açıklayıcı bir örnektir. Bize yıllarca anlatılan ve inandırılan İngiltere- Yunanistan-Türkiye arasında Kıbrıs’ın geleceği üzerine toplantılar yapıldığı sırada Atatürk’ün Selanik’teki evi Yunalılar tarafından bombalanır. Bunun üzerine milliyetçi ve mukaddesatçı duygularla galeyana gelen halk İstanbul’da Rum ve Ermenilere ait binlerce işyeri, konut yağmalanır binlerce Rum mallarını geride bırakarak Yunanistan’a gider. Resmi tarih, resmi ideoloji 6-7 Eylül olaylarını yıllarca halkına böyle hikaye etmiştir. Bombalanan ev bombacıların kendi içlerinden biri olduğu anlaşılınca, yıllar sonra bu hikayenin yeniden yazılımına gidilmiş.

Burada sorun geçmişte olanları okumamak, tarihi bilmemek değil, burada sorun resmi ideolojinin resmi tarihi manupule etmesi, tarihi kendi belirlediği gibi yazıp bir noktada durdurması. Kendi bildiklerini bir mutlak zannederek şüpheye düşmemeleri araştırmaya açık olmamalarıdır. Burada sorun İttihat ve Terakkinin resmi tarih/ideolojisi TC. tarafından tabu olarak alınması ve dokunulmaz oluşu. Bütün bunlardan sonra biz ABD meclisine değil, TC. Meclisine soralım. Hanginiz TCK’ da yer alan soykırımla ilgili maddeleri okudunuz ve anladınız? Ben sadece bir tanesini kısaltarak yazıyorum. Soykırım Madde 76: 1) Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırkı veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırımı suçunu oluşturur: a) Kasten öldürme b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme c) Grubun tamamen veya kısmın yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi 2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

Şimdi biz Ermeni ve Türk taraflarının karşılıklı bütün iddia ve söylemlerini bir tarafa bırakalım. Sadece bütün dünya ve tarafların da ortak kabul ettiği somut olana bakalım. Tehcir kararı alınıyor bu tehcir en az (1915-1917) iki yıl sürüyor, bu göç sırasında yüzbinler olumsuz hava koşulları, açlık susuzluk, hastalık ve saldırılar neticesi hayatlarını kaybediyorlar. Bu gerçeği ne inkar ne gözardı edebiliriz. Bu olanlarla yukardaki TCK’nın soykırım maddesini ilişkilendirelim. Her türlü hava, savaş koşullarına fikir yürüten ittihatçılar bırakın bu kadar uzun bir yolculuğu, tatile bile çıkan insanın bir kazaya uğrayacağını kurda kuşa yem olacağı, açlık, hastalık, soygun ve saldırıya uğrayacaklarını sizce gerçekten düşünememiş olabilirler mi? Başbakan yine de doğru söylüyor, ABD meclisinde evet oyu kullananlar Ermenistan'ın haritada yerini bilmezler, bizim meclistekilerin TCK’ nın soykırım maddelerini bilmemeleri gibi. 95 yıl sonra insan onuru dış poitika malzemesi yapılarak ikinci bir tehcirden bahsediliyorsa orada sorun anlaşılmamıştır. Sorunu anlayamayanlar aşamaz ama gelecek nesillere baş belası olarak taşır.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=991891&Date=19.04.2010&CategoryID=83

MUSTAFA TOKDEDE - 2010.04.16 - Radikal

15 Nisan 2010 Perşembe

Dünya edebiyatı disiplinine doğru

Türkiye’de zaman zaman unutur gibi olsam da, sonuçta, edebiyatçıyım. “Yaratıcı” dediklerinden olmayı hiç düşünmedim. Edebiyat üstüne düşünmeyi seçtim –edebiyat tarihçiliğini, edebiyat eleştirmenliğini vb. Uzaktan tanıyan çok kişi, üniversitede edebiyat okuduğumu öğrenince şaşırır- toplumsal bilime ya da siyasete daha yakın bir daldan geldiğimi düşünürler.
İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Ama o yıllarımda da, asıl çalışmamın bu dalda olmayacağını hissediyordum. O edebiyatı kendi toprağında didik didik incelemişler. Birinci sınıf yazarları bitirip ikinci sınıflara geçmiş, onları da tüketmişler. Dergi koleksiyonlarını devirmişler. Bizim burada yapmadığımız, yapamadığımız her şeyi yapmışlar.
Mehmet Kaplan milliyetçi, sağcı bir hocaydı, ama edebiyatla ciddi bir ilişkisi vardı. Türkolojilerde edebiyatı incelemenin yöntemlerinin zayıf kaldığını söyler ve “filoloji” bölümlerinin bu inceleme yöntemlerini tanıtmak bakımından faydalı olacağına inanırdı. Örneğin, bizim bölümden Berna Moran tam da bunu yapmıştı: önce eleştiri yöntemleri üstüne Türkiye’de bugün de eşi olmayan bir kitap yazmış, sonra da benimsediği yöntemlerle Türkiye’de yazılan romanı incelemişti.
Sonuç olarak ben de böyle bir yol izlediğimi düşünürüm. Üniversiteye ikinci kere başlayınca (Bilgi Üniversitesi’nde) “Karşılaştırmalı Edebiyat” bölümünü kurdum.
Bu kavram ta 19. yüzyılın son yıllarına kadar uzanır. 19. yüzyıl “ulus-devletler” çağı. Bu toplumsal örgütlenme tarzı bir kere eğitimin önceleri görülmemiş derecede yaygınlaştırılmasını ve bu yaygınlık içinde standartlaştırılmasını gerektiriyor. Çünkü sorun, yeni “ulus-devlet”in yeni “ulusal yurttaş”ını yetiştirmek, eğitmek. Böyle bir misyon içinde “ulusal edebiyat”a çok önemli bir rol düşüyor.
Gelgelelim, “ulus-devlet”, Batı dünyasının evrim çizgisinde belirli koşulların biraraya gelmesinin ürettiği toplumsal örgütlenme biçimi –bunun ne “tek”, ne de “nihaî” modeli. Dolayısıyla, hele bugünlerde, tarihî-maddî dayanaklarını kaybediyor, çünkü dünya gitgide daha “dünyalı”, daha uluslararası bir yapılanmaya, bir “dünya federasyonu”na doğru yer alıyor.
Doktorlar, gazeteciler,mesleklerinin “sınır tanımadığını” anlamaya başlayınca bu adı taşıyan uluslararası örgütler kurdular. Edebiyatçılığı bir “ulusal misyon” olarak üzerlerine kuşanmayan sahici edebiyatçılar da, ta 19. yüzyılın sonlarından, sanat ve edebiyatın “sınır tanımadığını” anlamaya başlamışlardı. “Karşılaştırmalı Edebiyat” diye bir disiplinin ortaya çıkması da bu anlayışın sonucuydu.
Ama gene de, “Avrupa” ya da “Batı” merkezli bir bakışın ürünüydü. “Ulusal sınır”ı aşmaya karar vermişler, bu sefer de “dilsel sınır”la karşılaşmışlardı. Geleneksel üniversitelerin hâlâ öğrencilerine Latince bilmeyi şart koştuğu yıllarda dilini bilmediğin bir edebiyatı nasıl incelersin? Ayrıca, bir insan kaç dil bilebilir?
Böylece, “İngiliz ve İspanyol”, “Fransız ve Alman” gibi, ulusal edebiyatı bir başka Avrupa edebiyatıyla karşılaştıran bölümler kuruldu. İyi de, Don Kişot yalnız “–ve İspanyol”u inceleyen ülkeleri değil, her yeri etkilemişti. Shakespeare yalnız İngiltere’nin ürünü sayılabilir mi?
Şimdilerde, “Dünya Edebiyatı” kavramı gelişiyor. Karşılaştırmalı Edebiyat’ın yerini almaya aday yeni bir disiplinin temelleri atılıyor. Kazuo İşiguro Japonya’da, Salman Rushdie Hindistan’da doğmuş. İkisi de İngilizce yazıyor. Bir Japon Kazuo’yu, Bir Hintli Salman’ı, “İngiliz edebiyatı” içinden mi okumalı? Yani dünya kendisi çok değişti, eski kalıplara sığmıyor. Kalıplar hızla eskiyor.
Ben de şu ara New Orleans’te, bu değişimlere ayak uydurmaya çalışan Karşılaştırmalı Edebiyatçılar’ın iki bin kişilik konferansında bulunuyorum.
***
Amerika’dayken gönderdiğimi sanıp gönderemediğim yazı.

Murat Belge - 2010.04.13 - Taraf

12 Nisan 2010 Pazartesi

Fazlalık*

Yeni bir yıldız bulunmuş.
Bu demek değil ki daha aydınlık olacak,
eksikliğini de hissetmiyorduk

Yıldız kocaman, uzaklarda.
O kadar uzaktaki, küçücük.
Diğerlerinden de ufak.
Şaşılacak bir şey yok,
şaşmamıza vakit ayırmamamızda..

Yıldızın yaşı, yeri, kütlesi-
bunlar yeterli olmalı
bir doktora tezine,
şarap ve peynirle
gökyüzüne ilgiyle uzananlarla toplanmaya,
astoronom, karısı, dostları, akrabaları,
günlük elbiselerinde, günün rahatlığında,
ordan burdan konuşuyorlar
dünyevi ilişkilerini..

Yıldız muhteşem,
ama sıra şimdi
kadeh kaldırmada,
bize çok daha yakın
hanımların şerefine.

Yıldız önemsiz,
havaya, modaya, maçın kaç kaç bittiğine,
hükumetten istifalara, ahlak bunalımına, maaşımıza
etkisi yok.
Etkisi yok,
ağır sanayiye, propagandaya,
toplantı masasının cilasına,
ömrümüzün sayılı günlerine.

Ne anlamı varki
kaç yıldıızın altında doğduğumuzun,
ve bir dakika sonra
kaç yıldızın altında öleceğimizin?

Yepyeni bir yıldız!
“Ne olur göstersene”
“İşte o bulutun sivri ucuyla, soldaki
akasya ağacının dallarının arasında.”
“Ah, evet, gördüm,” diyorum.

*Wislawa Szymborska,
Nobel Edebiyat Ödülü 1996,
Lehçeden İngilizceye çeviren S. Baranczak, C. Cavanaugh,
İngilizceden Türkçeye çeviri G. Vassaf, 2010

Gündüz Vassaf - 2010.04.11 - Radikal