25 Mart 2010 Perşembe

Türk soyunu korumak

Bu hafta yazmak istediğim konu için internette bir gezinti yaparken “Göktürkler” adlı bir sitede Savaşçı nam bir düşünürün, ‘Yönetim neden Türk soyluların olmalıdır’ başlıklı bir yazısına rastladım. İnancı kavi, özgüveni sağlam bir düşünür, Savaşçı. Onun yazdıklarını kimsenin yadırgayacağını sanmıyorum. Kimseye yabancı gelmediği gibi, meşruiyeti bile doğru dürüst sorgulanmamış bir söylem. Buyurun okuyun:
”Bilindiği gibi ulus devlet, kurucu ulus toplumuna dayanır. Türkiye cumhuriyetinin kurucusu Türk ulusudur. Türkçü düşüncede ulusun(budun) en temel yapı taşı hiç kuşkusuz soy bağı yani ırktır. Türk toplumu içindeki Türk soylu olmayan unsurlar, yurttaşlık bağı ile Türk devletinde yaşam hakkı elde ederler. Resmi dil olan Türkçe konuşurlar Türk ikliminin etkisi altında bir çeşit Türkleşme sürecine katılırlar. Kendilerine sağlık, eğitim, hukuk ve ekonomi alanında temel-insani haklar sağlanır ki olağan yaşamlarını sürdürebilsinler. Bu unsurların yönetime katılmaları ise Türkçü düşüncede kabul edilemez. Bunun gerekçesi ise, girişte anlatıldığı üzere, ulus devletin, kurucu ulusa dayanması ve ulusu ulus yapan harcın ham maddesinin soy bağı olması değişmez gerçeğidir. Zaten bölücüler bu gerçeği inkar etmemekte ‘iki kurucu ulus var, üniter değil federe devlet olmalıdır’ türünde söylemler geliştirmişlerdir. Ayrıca ulus-devlet kişiliği ve yapısı ile bağdaşmayan, yerel özerklik ve eyalet isteklerini dillendirmektedirler. Atsız beğ’in içinde bulunduğu dönemin, azınlık ihanetlerinin tazeliğini koruduğu ve dünyada nasyonalist akımların şiddetle yaşandığı bir dönem olmasının, başta Atsız beğ olmak üzere diğer Türkçülerin ırkçı tepkiler geliştirmesi sonucunu doğurmuştur düşüncesini öne çıkararak, aslında milliyetçilik ve Türkçülük ırkçı karakterde değil diyenlere günümüzde yaşananların farkı ne peki? Diye sorulduğunda ne diyeceklerdir? İşin gerçeği ırkçılığın bir tepki olmadığı, başlı başına bilimsel temellere dayanan aksiyoner bir doktirin olduğudur; insanoğlu var olduğu sürece uluslar var olacaklar, uluslar var oldukça da yapısı gereği soy esasına dayanan ulusçuluk(bizim için daha özel anlamda Türkçülük) var olacaktır. Soyun korunması ve egemen kılınması, ulus-devletin olmazsa olmazıdır; buda yönetimin Türk soyuna özgü kılınmasını kaçınılmaz kılmaktadır.”
Gururlu ırkçı düşünür, ırkçılığın, bilimsel temellere dayalı olduğunu belirtiyor. Soyun korunmasının zaruretinden dem vuruyor.
Bu söylemi toplumca aşmış olduğumuz; bu söylemin marjinalize olmuşluğu iddialarında bulunanlar toplum olarak hızlanan ‘dolaptan çıkma’ serüvenimizdeki son manevralar karşısında ne düşünüyor, kim bilir?
Başbakan, ezberini unutur unutmaz Kasımpaşa ufkundan seslenmeye başlayıveriyor. Milliyetçilik ve militarizm illetiyle hırlaşmayı göze almış bir siyasetin lideri olarak zapturapt altına almaya çalıştıklarından hiç de farklı bir kafa yapısına sahip olmadığını görüyoruz.
Çünkü bütün yolu boyunca yukarıda alıntıladığım lakaplı yazarın dile getirdikleri ile beslenmiş. Belediye Başkanıyken İstanbul şehrine vize koyarak Anadolu’yu uzakta tutma planları yapıyordu, şimdi de elinde rehine olarak hoş tuttuğunu söylediği, ekmek peşindeki insanları sınır dışı edivermekten söz ediyor.
Üstelik itiraz edenleri de bir türlü anlayamıyor. Eline bir düzgün metin verseler, oradan okuyacak ya, ezberinde yok.
İnkârcılar tarafından tembih edile edile yolunu bulur zannedenler de diz dövüyor. Çünkü milli inkârcılık literatürüne zengin katkılarda bulunuyor. Onun ataları asla katliam yapmazmış. Bütün ata geçmişine kefil.
Atalarının cibilliyetinden ve sek soy olduklarından hiç kuşkusu yok.
Bu da bizi geçen hafta tartışılan bir başka konuya yolcu etsin. Yine Göktürk yazarının yansıttığı ‘bilimsellik’ten bire bir izler taşıyordu, soy koruyucularının tezleri.

Türk dölüyüz ezelden
Yurtdışındaki sperm bankalarından alışveriş yapmayı yasaklayanlar, gerekçe olarak soyun korunması gerekliliğini gösteriyor.
Kadınların kaç çocuk doğurmaları gerektiğine Başbakan çoktan karar vermişti. Şimdi kadınların hangi koşullarda ve hangi soydan insanlar tarafından döllenmesi gerektiğine de karar veriliyor.
Kutsal aile kurumunun en safkan Türk tohumuyla inşa edilmiş çatısının altında varolmak istemeyen kadının vay haline.
Her gün birkaç kadının aşktan, namusa gelen halelden, töreden katledildiği toplumumuzda devlet, kadını, katillerin gözüyle, kendi tasarrufunda kendi malı olarak görüyor. Kadının varlığına meşruiyet kazandırabilmek için sınırları ihlâl etmemesi gerekiyor.
Önemli olan da ırkın devamıyla görevlendirilmiş kadınların bir sapma gösterip, özgürlük yalanlarına kanıp yoldan çıkmaması.
Meğer ırkın ıslahı diye çırpınan, ırklar arası birliktelikleri yasaklayan Naziler haklıymış. Irklar arası evlilikleri yasaklayan kanunlar, ırklar arası ilişkileri lanetleyen ideoloji de onlarca yıl önce ABD de mahkum edilmemeliymiş.
Ama Göktürk diyor ya, ‘özel anlamda Türkçülük’ çeşitli kisveler altında iktidarını koruyormuş.
Kimden isterlerse ondan çocuk sahibi olmak, kadınların hakkıdır.
Bunu tartışmaya açmak bile, giderek melez bir tek ırk tek soya doğru evrilen çağdaş dünyada, insanı gülünç kılar.
Kaldı ki atası, geçmiş sultanı, devşirilmiş anaların, babaların çocuğu olan bu millet; onlarca katliamdan sonra kimin kılıç artığı kimin Türkmenistanlı olduğu hiç belli olmayan bu halkların hangi soy özelliklerini koruyacaksınız?
Türk dölünde olup da başka ırklarda ara ara bulamadığınız özellikler nedir?
En ahlaklı, en faziletli olan Türk ırkı mıdır? Bunun kanıtlarını gösterebilir misiniz?
Milli gurur vesilesi olan Türk insanının misafirperverliği mitosu, sizce sahiden çoktan çökmedi mi, sözgelimi?
Yabancı sanatçıların yollardan kaldırılıp tecavüz üstüne katledildiği memleket değil mi burası?
Komşuluk değerleriyle berkitilmiş misafirperverlik algısının inandırıcılığı ‘Yemekteyiz’ programıyla sarsıntıya uğramadı mı? Milyonların seyrettiği bir fenomene dönüşen bu programda misafir etmekle-misafir olmanın düsturları ne güzel elden geçiriliyor.
Çalışkanlık mı, beni güldürmeyin. Türkiyeliler, hazza ve tembelliğe daha yatkın Akdeniz halklarıdır. Bu topraklara yönelik bir umudumuz var ise, bundandır üstelik.
Adalet ve vicdan duygusu bağrımıza çökmüş militarizmin katkılarıyla yerle bir edilmiş, ‘her yol mubahçılık’ milli hasletimiz haline gelmiş.
Neyi koruyacaksınız sahiden? Soyumuzu ıslah ettiğinizde, mutsuzluğumuz dışında korumayı düşündüğünüz ne var?
Kutsal aile yapısını; o çeşitli boy kölelerden oluşan mükemmel çekirdeği tehdit eden hiçbir şeye izin yok elbette.
Bu muhafazakâr milletin, muhafazakâr siyasileri her gün yüz kızartıcı uygulamalar, kısıtlamalar, özgürlük ve hak ihlâlleriyle çıkacaklar karşımıza.
Ben yine de seviniyorum. Yok, ensemi karartmamaya karar verdiğimden değil.
Artık bütün günahlar ortada işleniyor diye. Hepimizin gözleri önünde açıkça cereyan ediyor, geçmişten bu yana sırtımızda sürüklediğimiz melanetin oyunları.
Görüp bağırabiliyoruz. Alemin önünde kayda düşürüyoruz.
Milliyetçilik sinsi bir dokunulmaz olarak ensemizde tütmüyor artık. Adı konuyor. Artık ırkçılığa açıkça ırkçılık diyerek savunan yiğitlere katılacak ya da kendi dillerine, kafalarına, ruhlarına bir çeki düzen verecek, muktedir makamından ötenler.
Yanlış anlaşıldım diye ağlamanın deşifre edilmeye faydası yok.

Yıldırım Türker - 2010.03.22 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder