11 Mart 2010 Perşembe

Ermeni oylaması

Bu satırları yazdığım sırada Amerika’da Ermeni oylaması yapılmamıştı. Sonucun ne olacağını bilmiyorum elbette ama her yıl aynı senaryonun sahneye konulmasından ve bizim “Tasarıyı geçirirseniz milyarlarca dolarlık uçak ve silah alımını durdururuz!” diyerek bir çeşit rüşvet teklif etmemizden fena halde utanıyorum.

Nereye kadar sürüp gidecek bu iş?

Meclis üyesi iken bir emekli büyükelçi milletvekili Britanya’da yayınlanmış bulunan Mavi Kitap’ın yasaklanması için Türk parlamentosunun Britanya parlamentosuna mektup yazmasını ve bu mektubu bütün milletvekillerinin imzalamasını önermişti.

Çok saçma bir girişimdi bu.

Britanya’da parlamentonun kitap yasaklamak gibi bir âdeti yoktu. Bu mektup TBMM’nin kendisini küçük düşürmesiyle sonuçlanacaktı.

Kürsüye çıkıp bunu anlatmak istedim ama izin verilmedi. Zaten bir milletvekili için en zor şey kürsüde konuşabilme izni alabilmektir.

Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı odasında ziyaret ettim. Konuyu anlattım, mutlaka konuşmak ve Meclis’i uyarmak istediğimi söyledim.

Bu zorlamalar sonunda kürsüye çıkabildim ve yapılan işin yanlışlığını, bir Batı parlamentosuna ‘kitap yasakla’ diye mektup yazmanın anlamsızlığını belirten bir konuşma yaptım.

Daha sonra bazı çok bilgili ve saygın milletvekilleri dehşet içinde ‘yahu başına bir şey gelmesin!’ dediler.

‘Niçin?’ diye sordum.

‘Tehcir sözünü kullandın’ dediler.

O zaman anladım ki ‘tehcir’in zorunlu göç ettirme anlamına geldiğini ve 1915’te çıkan kanunun adının bu olduğunu bilmiyorlar.

Bilinmeyen sadece bu da değil.

Biz Türkler, tarihimiz konusunda bu kadar bilgisiz olmasaydık, her şeyi daha iyi göğüsleyebilirdik.

Osmanlı’nın yaşadığı en büyük travma olan Balkan Göçü bile ilk kez bir filmde gösterildi. Veda filminde.

Oysa bu konuda sayısız roman, film ve şiir yazılmış olmalıydı.

Ancak o zaman New York’a giden bir Türk genci ‘siz Ermenileri kestiniz!’ suçlaması karşısında afallamaz ve Osmanlı’yı yıkmak isteyen Batılı devletlerin, bu amaç uğruna imparatorluğu oluşturan halkları birbirine düşürerek aralarına kan davası soktuğunu, Balkanlar’daki Türk katliamını, yok oluyoruz korkusuna kapılan aptal İttihat Terakki yönetiminin ve kan içici Teşkilat-ı Mahsusa’nın işlediği suçların sorumluluğunu üstlenmediğimizi anlatabilirdi.

Ama çocuklar iyi yetiştirilmedi. Osmanlı’nın diğer halkları gibi Müslüman Türk ahalinin de korkunç acılar çektiği anlatılmadı.

Sadece ‘biz Türküz, kırarız dökeriz’ hamaseti yapıldı.

Zaten el âlemin istediği de bu ‘terminatör Türk’ imgesini yerleştirmekti. Onların ekmeğine yağ sürüldü.

Oysa o gençler dedelerinin anlattığı hikâyelere kulak verseler onların Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da çektiği korkunç acıları öğrenebilirlerdi.

Bu işin yolu ‘hiçbir şey olmadı, bütün dünya bize düşman’ demek yerine olup biteni kavramaya çalışmak ve Cumhuriyet’i kuran Atatürk ve arkadaşlarının bu konularda ‘ellerinin temiz’ olduğuna dikkat etmektir. Eğer Mustafa Kemal Ermeni işine bulaşmış olsaydı bu Cumhuriyet kurulamazdı.
***


Meclis’te imzalanıp gönderilen mektubun akıbetini mi sordunuz?

Anlatayım.

Altı ay sonra Londra’dan TBMM’ye bir mektup geldi. Mektupta şöyle yazıyordu. ‘Talebiniz ilgili klasöre konmuştur.’

İngiliz diplomasisini bilenler bunun ne kadar nazik bir aşağılama olduğunu çok iyi anlayabilirler.

Zülfü Livaneli - 2010.03.05 - Vatan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder