25 Mart 2010 Perşembe

Türk soyunu korumak

Bu hafta yazmak istediğim konu için internette bir gezinti yaparken “Göktürkler” adlı bir sitede Savaşçı nam bir düşünürün, ‘Yönetim neden Türk soyluların olmalıdır’ başlıklı bir yazısına rastladım. İnancı kavi, özgüveni sağlam bir düşünür, Savaşçı. Onun yazdıklarını kimsenin yadırgayacağını sanmıyorum. Kimseye yabancı gelmediği gibi, meşruiyeti bile doğru dürüst sorgulanmamış bir söylem. Buyurun okuyun:
”Bilindiği gibi ulus devlet, kurucu ulus toplumuna dayanır. Türkiye cumhuriyetinin kurucusu Türk ulusudur. Türkçü düşüncede ulusun(budun) en temel yapı taşı hiç kuşkusuz soy bağı yani ırktır. Türk toplumu içindeki Türk soylu olmayan unsurlar, yurttaşlık bağı ile Türk devletinde yaşam hakkı elde ederler. Resmi dil olan Türkçe konuşurlar Türk ikliminin etkisi altında bir çeşit Türkleşme sürecine katılırlar. Kendilerine sağlık, eğitim, hukuk ve ekonomi alanında temel-insani haklar sağlanır ki olağan yaşamlarını sürdürebilsinler. Bu unsurların yönetime katılmaları ise Türkçü düşüncede kabul edilemez. Bunun gerekçesi ise, girişte anlatıldığı üzere, ulus devletin, kurucu ulusa dayanması ve ulusu ulus yapan harcın ham maddesinin soy bağı olması değişmez gerçeğidir. Zaten bölücüler bu gerçeği inkar etmemekte ‘iki kurucu ulus var, üniter değil federe devlet olmalıdır’ türünde söylemler geliştirmişlerdir. Ayrıca ulus-devlet kişiliği ve yapısı ile bağdaşmayan, yerel özerklik ve eyalet isteklerini dillendirmektedirler. Atsız beğ’in içinde bulunduğu dönemin, azınlık ihanetlerinin tazeliğini koruduğu ve dünyada nasyonalist akımların şiddetle yaşandığı bir dönem olmasının, başta Atsız beğ olmak üzere diğer Türkçülerin ırkçı tepkiler geliştirmesi sonucunu doğurmuştur düşüncesini öne çıkararak, aslında milliyetçilik ve Türkçülük ırkçı karakterde değil diyenlere günümüzde yaşananların farkı ne peki? Diye sorulduğunda ne diyeceklerdir? İşin gerçeği ırkçılığın bir tepki olmadığı, başlı başına bilimsel temellere dayanan aksiyoner bir doktirin olduğudur; insanoğlu var olduğu sürece uluslar var olacaklar, uluslar var oldukça da yapısı gereği soy esasına dayanan ulusçuluk(bizim için daha özel anlamda Türkçülük) var olacaktır. Soyun korunması ve egemen kılınması, ulus-devletin olmazsa olmazıdır; buda yönetimin Türk soyuna özgü kılınmasını kaçınılmaz kılmaktadır.”
Gururlu ırkçı düşünür, ırkçılığın, bilimsel temellere dayalı olduğunu belirtiyor. Soyun korunmasının zaruretinden dem vuruyor.
Bu söylemi toplumca aşmış olduğumuz; bu söylemin marjinalize olmuşluğu iddialarında bulunanlar toplum olarak hızlanan ‘dolaptan çıkma’ serüvenimizdeki son manevralar karşısında ne düşünüyor, kim bilir?
Başbakan, ezberini unutur unutmaz Kasımpaşa ufkundan seslenmeye başlayıveriyor. Milliyetçilik ve militarizm illetiyle hırlaşmayı göze almış bir siyasetin lideri olarak zapturapt altına almaya çalıştıklarından hiç de farklı bir kafa yapısına sahip olmadığını görüyoruz.
Çünkü bütün yolu boyunca yukarıda alıntıladığım lakaplı yazarın dile getirdikleri ile beslenmiş. Belediye Başkanıyken İstanbul şehrine vize koyarak Anadolu’yu uzakta tutma planları yapıyordu, şimdi de elinde rehine olarak hoş tuttuğunu söylediği, ekmek peşindeki insanları sınır dışı edivermekten söz ediyor.
Üstelik itiraz edenleri de bir türlü anlayamıyor. Eline bir düzgün metin verseler, oradan okuyacak ya, ezberinde yok.
İnkârcılar tarafından tembih edile edile yolunu bulur zannedenler de diz dövüyor. Çünkü milli inkârcılık literatürüne zengin katkılarda bulunuyor. Onun ataları asla katliam yapmazmış. Bütün ata geçmişine kefil.
Atalarının cibilliyetinden ve sek soy olduklarından hiç kuşkusu yok.
Bu da bizi geçen hafta tartışılan bir başka konuya yolcu etsin. Yine Göktürk yazarının yansıttığı ‘bilimsellik’ten bire bir izler taşıyordu, soy koruyucularının tezleri.

Türk dölüyüz ezelden
Yurtdışındaki sperm bankalarından alışveriş yapmayı yasaklayanlar, gerekçe olarak soyun korunması gerekliliğini gösteriyor.
Kadınların kaç çocuk doğurmaları gerektiğine Başbakan çoktan karar vermişti. Şimdi kadınların hangi koşullarda ve hangi soydan insanlar tarafından döllenmesi gerektiğine de karar veriliyor.
Kutsal aile kurumunun en safkan Türk tohumuyla inşa edilmiş çatısının altında varolmak istemeyen kadının vay haline.
Her gün birkaç kadının aşktan, namusa gelen halelden, töreden katledildiği toplumumuzda devlet, kadını, katillerin gözüyle, kendi tasarrufunda kendi malı olarak görüyor. Kadının varlığına meşruiyet kazandırabilmek için sınırları ihlâl etmemesi gerekiyor.
Önemli olan da ırkın devamıyla görevlendirilmiş kadınların bir sapma gösterip, özgürlük yalanlarına kanıp yoldan çıkmaması.
Meğer ırkın ıslahı diye çırpınan, ırklar arası birliktelikleri yasaklayan Naziler haklıymış. Irklar arası evlilikleri yasaklayan kanunlar, ırklar arası ilişkileri lanetleyen ideoloji de onlarca yıl önce ABD de mahkum edilmemeliymiş.
Ama Göktürk diyor ya, ‘özel anlamda Türkçülük’ çeşitli kisveler altında iktidarını koruyormuş.
Kimden isterlerse ondan çocuk sahibi olmak, kadınların hakkıdır.
Bunu tartışmaya açmak bile, giderek melez bir tek ırk tek soya doğru evrilen çağdaş dünyada, insanı gülünç kılar.
Kaldı ki atası, geçmiş sultanı, devşirilmiş anaların, babaların çocuğu olan bu millet; onlarca katliamdan sonra kimin kılıç artığı kimin Türkmenistanlı olduğu hiç belli olmayan bu halkların hangi soy özelliklerini koruyacaksınız?
Türk dölünde olup da başka ırklarda ara ara bulamadığınız özellikler nedir?
En ahlaklı, en faziletli olan Türk ırkı mıdır? Bunun kanıtlarını gösterebilir misiniz?
Milli gurur vesilesi olan Türk insanının misafirperverliği mitosu, sizce sahiden çoktan çökmedi mi, sözgelimi?
Yabancı sanatçıların yollardan kaldırılıp tecavüz üstüne katledildiği memleket değil mi burası?
Komşuluk değerleriyle berkitilmiş misafirperverlik algısının inandırıcılığı ‘Yemekteyiz’ programıyla sarsıntıya uğramadı mı? Milyonların seyrettiği bir fenomene dönüşen bu programda misafir etmekle-misafir olmanın düsturları ne güzel elden geçiriliyor.
Çalışkanlık mı, beni güldürmeyin. Türkiyeliler, hazza ve tembelliğe daha yatkın Akdeniz halklarıdır. Bu topraklara yönelik bir umudumuz var ise, bundandır üstelik.
Adalet ve vicdan duygusu bağrımıza çökmüş militarizmin katkılarıyla yerle bir edilmiş, ‘her yol mubahçılık’ milli hasletimiz haline gelmiş.
Neyi koruyacaksınız sahiden? Soyumuzu ıslah ettiğinizde, mutsuzluğumuz dışında korumayı düşündüğünüz ne var?
Kutsal aile yapısını; o çeşitli boy kölelerden oluşan mükemmel çekirdeği tehdit eden hiçbir şeye izin yok elbette.
Bu muhafazakâr milletin, muhafazakâr siyasileri her gün yüz kızartıcı uygulamalar, kısıtlamalar, özgürlük ve hak ihlâlleriyle çıkacaklar karşımıza.
Ben yine de seviniyorum. Yok, ensemi karartmamaya karar verdiğimden değil.
Artık bütün günahlar ortada işleniyor diye. Hepimizin gözleri önünde açıkça cereyan ediyor, geçmişten bu yana sırtımızda sürüklediğimiz melanetin oyunları.
Görüp bağırabiliyoruz. Alemin önünde kayda düşürüyoruz.
Milliyetçilik sinsi bir dokunulmaz olarak ensemizde tütmüyor artık. Adı konuyor. Artık ırkçılığa açıkça ırkçılık diyerek savunan yiğitlere katılacak ya da kendi dillerine, kafalarına, ruhlarına bir çeki düzen verecek, muktedir makamından ötenler.
Yanlış anlaşıldım diye ağlamanın deşifre edilmeye faydası yok.

Yıldırım Türker - 2010.03.22 - Radikal

Atatürk’le ilgili bilinmeyen bir anı...

1919 yılında Samsun’da telgraf memur yardımcısı olan Ahmet Remzi (Coşkuner) Bey anlatıyor: “Askerlik görevimi yaparken eğitimim olması nedeniyle telgrafhanede görev verilmişti. 1918 yılı sonlarında Mondros Mütarekesi ile 1919 başlarında birliğimiz salıverildi.

Fransız işgali altında olması sebebiyle memleketim Antakya’ya gidemedim. Arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine Samsun’a gittim. Telgrafhaneye başvurarak maniple denilen aleti ve Mors alfabesi bildiğimi ve askerlik sırasında telgrafhanede çalıştığımı söyleyince, kadro olmadığı halde ihtiyaç nedeniyle beni görevlendirdiler.

Akşamları kahvehanede toplandığımız ve umutsuzluk içinde vatanımızın elden gittiğini düşündüğümüz 1919 Mayıs’ında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiğini duyduk. Halkın çoğunluğu ‘Mustafa Kemal Paşa da diğer gelip gidenler gibi fes kapmaya gelmiş biridir’ görüşünde idi.

O zamanlar fes kapma deyimi, memleketi düşünmeden bir mevki elde etmeye çalışmak anlamında kullanılıyordu.

Samsun telgrafhanesinde nöbetçi olduğum bir gece hava yağmurlu ve elektrik yüklü idi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim.

Kapı nöbetçisi koşarak geldi ve Paşa geliyor dedi. Mustafa Kemal Paşa ciddi ve güven veren bakışları ile çalışma odamıza girdi.

Ayağa kalktım. ‘Buyurun Paşam!’ dedim.

‘Derhal Havza ve Amasya işle görüşmem gerekiyor!’ dedi.

‘Hava elektrikli. Telleri toprağa verdik. Sizi görüştüremem’ cevabını verdim.

Sonra şu konuşma geçti aramızda.

‘Bu konu vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim. Bir elini makineye koy, diğerini ben tutacağım, yıldırım çarparsa seni de çarpar beni de!’

‘Ama Paşam!’

‘Ya ölürüz ya vatan kurtulur!’

Ceketinin cebindeki ipek mendili çıkartıp maniplenin üstüne koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka çare kalmamıştı.

Elimi bırakması için yaptığım ısrarlara aldırmadı ve elimi bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi.

Paşa şifreli bir not verdi. Yazdım.

Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı, alelacele bir şeyler yazdı. Onu da Havza’ya ilettim.

Sonra Amasya ile de şifreli bir görüşme yaptı.

Sonra elini sırtıma koydu ve ‘Oh, çok şükür vatan kurtuldu!’ dedi ve maiyeti ile birlikte gitti.

Birden aptallaşmıştım, ter içinde kalmıştım. Oturduğum yerden uzun süre kalkamadım.

Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyuyordu. Fes kapmaya gelmiş birisi olamazdı. O bir vatanperverdi.

Atatürk’e olan hayranlığım böyle yağmurlu bir gecede başlamıştır.”
***


Bu anıyı bana Ahmet Remzi Bey’in oğlu Dr. Şakir Coşkuner iletti.

Kendisine çok teşekkür ederim.

Çanakkale Zaferi’nin anıldığı bu günlere bir katkı olması ve kayda geçmesi amacıyla mektubu sizlerle paylaşmak istedim.

Hepsi nur içinde yatsın!

Zülfü Livaneli - 2010.03.19 - Vatan

Cinsel öteki, dinsel öteki...

Dinsiz demek doğru olmaz belki ama, dine önem vermeyen bir ailenin çocuğu olduğum için, kendimi bildim bileli dinsiz olmuşumdur. Önce ateist sonra da sosyalist olurken aşmam gereken, aileden ve erken eğitimden gelen derin bir inancım zaten yoktu, hiç olmadı.
Şimdi olduğumdan bile daha ateşli, daha kendini bilmez olduğum yıllarda, Tanrı’ya inananların, basitçe söylersem, yeterince akıllı olmadığını düşünürdüm. Dünyayı algılayıp yorumlayacak zekâya sahip olmadıklarına inanırdım. İnsanlık tarafından hayal edilip uydurulduğu bu kadar açık olan bir Şey’e tapmak, ricalarda bulunmak, garip yetenekler atfetmek, herhalde akıllı bir insanın yapacağı bir şey olamazdı.
Herhangi bir Tanrı’yla yine işim yok, ama Türkiye’de 10-15 yıldır yaşanan derin siyasî yarılma bütün bunları baştan düşünmeye zorladı beni.
Bir okuyucumun aşağıdaki mektubunu okuduğumda, iyi ki de zorlamış diye düşündüm:
“Kadınlara ve eşcinsellere karşı ayrımcılığın yalnızca bir dinin mensuplarına mahsus olmadığı fikrinize katıldığımı ve yaşadıklarımla bizzat deneyimlediğimi belirtmek için yazıyorum size. Bir eşcinselin neler yaşadığını, doğduğundan beri tanıdığı herkesin kabul ettiği bir gerçekliğin (kadın-erkek ilişkisi) aksi yönünde davranmanın nasıl bir şey olduğunu kim ne kadar biliyor ki, herkes ahkâm kesiyor? Kaç kişi hayatında bir eşcinsel veya bir transseksüelle birkaç kelam paylaştı?
Cinsel kimlik yahut yönelimini utanmadan, çekinmeden, korkmadan söyleyebilmek ne zaman mümkün oldu da, birileri farklı olanla tanışma ve hayatı paylaşma imkânı buldu da fikir sahibi oldu?
Ben de bilmiyordum, tanımıyordum, görmemiştim.
Ta ki 35 yaşımda psikiyatri ihtisası yaptığım klinikte, poliklinik kapısı kapanıp doktoruyla başbaşa kaldığında, yaşadığı zorluklar için yardım isteyen, sıradışı cinsel kimlik yahut cinsel yönelimi olan insanları yakından tanıyana kadar.
Orada, herkesin içindeki insan ortaya çıkar. Ve insanca görmeyi başarabilirseniz ‘öteki’lerin hepsinin içindeki insanı görürsünüz. Sizin gibi sevdiğini, sizin gibi acı çektiğini, sizin gibi kabullenilmek istediğini, sizin gibi sıradan olmak istediğini görürsünüz.
İyi ki gördüm, iyi ki tanıdım, iyi ki bildim.
Ama modern (!), çağa uygun (!), eğitimli (!) insanların benim gördüğüm gibi görmediklerine, her türlü ‘öteki’ne öcü muamelesi yaptıklarına, bazılarının bir üniversite ortamında kendi yarattıkları dogmaların dışındaki her şeyi yok sayma çabasına defalarca şahitlik ettim.
Güya modern olmayan, çağdışı giyinen, 1400 küsur yıl önceki dogmalara inanan bendim.
Anlayışımı etkilemiş midir bilmem, ama ben de, içimdeki insanı göremeyip sadece başörtümü görenlerden, neler yaşadığımı bilmeden hakkımda ahkâm kesenlerden yıllardır mustariptim zaten.
Hayır. Anlayışımı sadece kendi yaşadıklarım etkilemiş olamaz. Kendisi bizzat toplumdaki yabancılaşmaların acısını çekmiş olsa da, hâlâ ‘öteki’ne yabancı ve düşman olarak kalanlar da gördüm.
Artık eşcinselliğe de, her türlü ‘öteki’liğe de ölesiye düşmanlığın, yaşam biçimi ve inanışlardan bağımsız olarak, cehaletin sonucu olduğuna inanıyorum.
Herkesin kendisi için ‘öteki’ ve yabancı olanla tanışıp hayatı paylaşmasını beklemiyorum, ama bir başkasını yok etme üzerine kurulu saldırganlık duygularını denetlemeyi, tanımadığının düşmanı olmaktan vazgeçmeyi öğrenmesini bekliyorum.
Bunun için de benden beklenmeyeni yapmayı, bir eşcinselin haklarını savunarak insanları şaşırtmayı, tabularını yıkmayı, zihinlerini sarsmayı seviyorum. Birisi eşcinsellere ‘sapık’, bir Kürte ‘terörist’, Roni Margulies’e ‘Ermeni uşağı bölücü’ dediğinde, bana da ‘gerici, yobaz, geri kafalı, dinci’ demekten geri durmayacağını biliyorum.
Çünkü ben bu ülkenin kamusal alanına kimliğimle giremeyip arabamda veya tuvalette ulusal bir kimliğe bürünsem de, birileri tarafında tehdit olarak algılanmaktan kurtulamayacak, gizli emelleri sorgulanacak, ne okusam ve ne kadar okusam da eğitimli modern bir kadın sayılmayacak, üstelik tam da korkulduğu gibi İmam-Hatip mezunu tesettürlü bir doktorum.”
ronmargulies@btinternet.com

Roni Marguiles - 2010.03.20 - Taraf

Keşke

Haberleri izliyorum, tartışmalara kulak kabartıyorum, gazeteleri okuyorum.

Canım sıkılıyor.

Keşke bu ülkede her şey daha derin, daha kapsamlı, daha gerçek düşünceye dönük olabilseydi.

Keşke her şey bu kadar ucuzlamasa, basmakalıp fikirler pazarcı esnafı gibi bağıra çağıra dile getirilmeseydi.

Keşke insanların birikimi daha büyük, egoları daha küçük olabilseydi.

Keşke herkes söylediğinden bu kadar emin olmasaydı.

Keşke görünen gerçekle, derin gerçek arasındaki fark algılanabilseydi.

Keşke yazan-çizen-konuşanlar, böyle bir ayrımı sezebilseydi.

Keşke tartışanlar, o sırada cevap hazırlamak yerine karşısındakini dinlemeyi bilebilseydi.

Keşke iktidar çevrelerine yaranmak amaç haline gelmeseydi.

Keşke fikir tartışmalarında küfür edilmeseydi.

Keşke insanlar basit düşünceleri, büyük bir buluş gibi şehvetle savunmasaydı.

Keşke siyasetçiler meydanlara çıkınca kafamıza çivi çakar gibi bağırmasaydı.

Keşke halkın din, milliyetçilik, bayrak, vatan, ezan, Kuran duygularını gıdıklayan politik konuşmaların sahteliği anlaşılabilseydi.

Keşke aydınlar bu kadar lümpen hayranı olmasaydı.

Keşke zengin işadamları, bu dünyada paradan daha önemli bazı değerlerin varlığını sezebilseydi.

Keşke ortalıkta bu kadar vahşet olmasaydı.

Keşke polisler bu kadar kolay insan vurmasaydı.

Keşke işkencelerde insanlar ölmeseydi.

Keşke çocuklara tecavüz edenler, bu kadar himaye görmeseydi.

Keşke bu kadar kutuplaşmasaydık, suçlulara “senden benden” muamelesi yapmasaydık.

Keşke yuvalarımızdaki çocuklara işkence yapılmasaydı.

Keşke kitleler aklını sadece futbolla bozmasaydı.

Keşke eğlence programlarımız daha düzeyli olabilseydi.

Keşke yolsuzluk, siyasi sistemimizin bir parçası olarak hoş görülmeseydi.

Keşke şehirlerimizi bu kadar çirkinleştirmeseydik.

Keşke bu kadar kabalaşmasaydık.
***


Bu “keşke”ler uzayıp gider ve bunları art arda sıralamak da bir çözüm getirmez.

Çünkü Ortega y Gasset ne demişti:

“Ben kendimin ve çevremin toplamıyım!”

Evet, ne yazık ki öyleyiz, öyleyim.

Zülfü Livaneli - 2010.03.21 - Vatan

OYAK-Renault’a başörtülüler nasıl girer...

Bu ülkede Başbakan’ı mı eleştirmek zordur yoksa Rahmi Koç’u mu?

Ya da İlker Başbuğ’u mu eleştirmek daha zordur yoksa Sabancı kardeşlerden birini mi?

Şöyle bir hafızanızı yoklayın. Ömrü hayatınızda gazetelerde televizyonlarda kaç tane Rahmi Koç’u eleştiren haber gördünüz, yazı okudunuz?

Bitmek bilmez başarı hikâyelerinden başka ne biliyorsunuz Eczacıbaşılar, Özyeğinler hakkında?

Vestel, Migros, Pınar... Hiç mi hata yapmazlar. Hiç mi bozuk, hasarlı, hatalı ürün satmazlar? Neden kimse onlardan bahsetmez?

Bahsedilmez.

Çünkü bu büyük firmalar, gazetelerin, televizyonların, büyük vicdanlı, çok cesur kalemler diye ayıla bayıla okuduğunuz köşe yazarlarının kâğıdıdır, mürekkebidir.

Onların reklamları olmasa gazeteler çıkmaz, televizyonlar açılmaz, köşe yazarlarının mürekkebi tükenir.

O yüzden de Bursa’daki OYAK-Renault fabrikasının içinde çalışanların alışveriş yaptığı tüketim kooperatifine başörtülülerin girişinin yasaklanması Başbakan’ın, hatta Başbuğ’un eleştirildiği konforda eleştirilemez.

Karşınıza hem büyük bir reklam veren hem de askerin OYAK’ı alınmaz.

Bizim gazetenin sırtında böyle yumurta küfeleri olmadığı için benim ilgimi en az Başbakan’ın kaçak Ermeni işçilerle ilgili söyledikleri kadar ilgilendiriyor bu haber.

Geçen hafta Zaman gazetesinde çıkan ve birkaç gazete tarafından daha görünen haber üzerine Oyak-Renault “Onların kendi tüzel kişiliği var” diyerek topu kooperatife atmış, kooperatif gazeteye yaptığı açıklamada “tamirat var” diye anlaşılmaz bir gerekçe ileri sürmüştü.

Gözümden kaçan başka bir açıklama olmuş mu diye şüphelenip dün kooperatifi aradım.

Daha konuya hiç girmeden “İnternette gördüğüm bir haber” der demez “Konuyla ilgili bilgim yok” dedi telefonu açan adam. “Ama daha konunun ne olduğunu bilmiyorsunuz ki” deyince de telefonu yüzüme kapattı. Tekrar aradım bu kez uzun çaldırmalarıma rağmen açan olmadı. Sonra başka bir numaradan denedim bir kadın açtı. “Yetkim yok. Bilmiyorum. Açıklama yaptılar, zaten burası tamirde” gibi şeyler söyledikten sonra yetkili birine ya da yaptıkları açıklamaya ulaşmak isteyince telefon tekrar yüzüme kapatıldı. İnternet sitelerini karıştırdım, hiçbir açıklama bulamadım.

Bu konu ilgimi çok çekiyor. Bu ayrımcılık beni çok korkutuyor.

Tamam, artık alıştırdılar bizi bu saçmalığa: OYAK’ın patronu olan askerler Başbakan’ın karısını bile GATA’ya almıyor. Şehit annesi bile olsanız orduevine girerken askerî kreatörlerin tasarımlarını göre başınızı örtmelisiniz.

Ama bu kez yeni olan şu: Tek bir müşteri kaybına karşı hassas olan kapitalistlerin bile başörtüsü yasağından zarar görmeyeceğini düşünmesi.

Müşterilerini teskin edici bir açıklama yapmaması.

Araba satarken başörtüsü takıyor musunuz diye sormayan bir şirketin böylesine bir uygulamayla müşterilerimi kızdırırım endişesi taşımaması.

Bu sessizlik ittifakına güveniyor olmasınlar?

Merkez medyayla kurdukları bağımlılık ilişkilerine, ayrımcılıklara güya çok duyarlı sivil toplumun memleketin en somut ayrımcılığı olan başörtüsü yasakları konusundaki berbat siciline, başörtülü kadınların da sesinin bu kadar çok çıkmayacağına güveniyor olmasınlar?

Belki de müşterileri arasında başörtülü kadınlar ve onların eş, baba ve kardeşleri olduğunun farkında değillerdir?
Sadece bu firmanın yöneticileri değil, bu firmaya akıl veren halkla ilişkiler firmaları, reklamcılar da başörtülü müşterilerinin tepkisini fazla hafife alıyorlardır.

Evet, bu yazı sürekli kıskanç bakışlar ve aşağılayıcı sözlere muhatap olan o meşhur başörtülü, jeepli kadınlara yönelik bir direniş çağrısıdır.

Yok, gidip Renault fabrikası önünde eski model arabaları yakıp “tekbir” diye bağırın demiyorum.

Gidip fabrika kapısında sıkıcı bir basın açıklamasıyla olayı telin edin de demiyorum.

Mesela başörtülü sürücüler arabalarına atlayıp konvoyla Bursa’daki Renault fabrikasını ziyarete gitse;

“Sıcağı sıcağına yeni modellere bakmak istiyoruz” deyip içeri girmek istese;

Artık çocuklarına bile araba alan yeni Müslüman dindarlar tüketici olarak güçlerinin farkına varıp OYAK- Renault’dan bu uygulamayla ilgili adamakıllı bir açıklama istese;

Neler olurdu acaba?

Bence yeni bir sayfa açılırdı.
***
Pardon demek ruha iyi gelir
Söylemediğim o ünlü söz üzerine atlayıp yazı döşenenler arasında Yılmaz Özdil de varmış.


Söylenmemiş bir söz, yazılmamış bir yazı olur da, o ıskalar mı? İhtisası bunun üstüne.

Birkaç hafta önce Yasemin Çongar’ın Milliyet’te çıkmış yazısı diye internette bulduğu bir yazının üzerine atlayıp Taraf’a had bildirmeye kalkmıştı. Sonra o yazı Fikret Bila’nın çıktı. “Bu ülkede her şey olunabiliyor ama rezil olunamıyor”a güvenip bir pardon bile demeden yeni maceralara atıldı bu forwardlanma rekortmeni. Hem açıklama yapsa ne olacak. Yasemin Çongar yazısı forwardlana forwardlana aya bile ulaşmıştır. “Pardon diyememek bir Hürriyet basın ilkesi” galiba derken Mehmet Y. Yılmaz’ın benimle ilgili açıklaması geldi. Komik olan aynı gün bunu yazmama rağmen onun açıklamamı Nagehan Alçı’dan alıp kullanması. Okumuyorum sizi numaralarınız hoş da, okumaya bile tenezzül etmediğiniz insanlar üzerine ne diye yazıyorsunuz?

Yıldıray Oğur - 2010.03.21 - Taraf

11 Mart 2010 Perşembe

Ermeni oylaması

Bu satırları yazdığım sırada Amerika’da Ermeni oylaması yapılmamıştı. Sonucun ne olacağını bilmiyorum elbette ama her yıl aynı senaryonun sahneye konulmasından ve bizim “Tasarıyı geçirirseniz milyarlarca dolarlık uçak ve silah alımını durdururuz!” diyerek bir çeşit rüşvet teklif etmemizden fena halde utanıyorum.

Nereye kadar sürüp gidecek bu iş?

Meclis üyesi iken bir emekli büyükelçi milletvekili Britanya’da yayınlanmış bulunan Mavi Kitap’ın yasaklanması için Türk parlamentosunun Britanya parlamentosuna mektup yazmasını ve bu mektubu bütün milletvekillerinin imzalamasını önermişti.

Çok saçma bir girişimdi bu.

Britanya’da parlamentonun kitap yasaklamak gibi bir âdeti yoktu. Bu mektup TBMM’nin kendisini küçük düşürmesiyle sonuçlanacaktı.

Kürsüye çıkıp bunu anlatmak istedim ama izin verilmedi. Zaten bir milletvekili için en zor şey kürsüde konuşabilme izni alabilmektir.

Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı odasında ziyaret ettim. Konuyu anlattım, mutlaka konuşmak ve Meclis’i uyarmak istediğimi söyledim.

Bu zorlamalar sonunda kürsüye çıkabildim ve yapılan işin yanlışlığını, bir Batı parlamentosuna ‘kitap yasakla’ diye mektup yazmanın anlamsızlığını belirten bir konuşma yaptım.

Daha sonra bazı çok bilgili ve saygın milletvekilleri dehşet içinde ‘yahu başına bir şey gelmesin!’ dediler.

‘Niçin?’ diye sordum.

‘Tehcir sözünü kullandın’ dediler.

O zaman anladım ki ‘tehcir’in zorunlu göç ettirme anlamına geldiğini ve 1915’te çıkan kanunun adının bu olduğunu bilmiyorlar.

Bilinmeyen sadece bu da değil.

Biz Türkler, tarihimiz konusunda bu kadar bilgisiz olmasaydık, her şeyi daha iyi göğüsleyebilirdik.

Osmanlı’nın yaşadığı en büyük travma olan Balkan Göçü bile ilk kez bir filmde gösterildi. Veda filminde.

Oysa bu konuda sayısız roman, film ve şiir yazılmış olmalıydı.

Ancak o zaman New York’a giden bir Türk genci ‘siz Ermenileri kestiniz!’ suçlaması karşısında afallamaz ve Osmanlı’yı yıkmak isteyen Batılı devletlerin, bu amaç uğruna imparatorluğu oluşturan halkları birbirine düşürerek aralarına kan davası soktuğunu, Balkanlar’daki Türk katliamını, yok oluyoruz korkusuna kapılan aptal İttihat Terakki yönetiminin ve kan içici Teşkilat-ı Mahsusa’nın işlediği suçların sorumluluğunu üstlenmediğimizi anlatabilirdi.

Ama çocuklar iyi yetiştirilmedi. Osmanlı’nın diğer halkları gibi Müslüman Türk ahalinin de korkunç acılar çektiği anlatılmadı.

Sadece ‘biz Türküz, kırarız dökeriz’ hamaseti yapıldı.

Zaten el âlemin istediği de bu ‘terminatör Türk’ imgesini yerleştirmekti. Onların ekmeğine yağ sürüldü.

Oysa o gençler dedelerinin anlattığı hikâyelere kulak verseler onların Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da çektiği korkunç acıları öğrenebilirlerdi.

Bu işin yolu ‘hiçbir şey olmadı, bütün dünya bize düşman’ demek yerine olup biteni kavramaya çalışmak ve Cumhuriyet’i kuran Atatürk ve arkadaşlarının bu konularda ‘ellerinin temiz’ olduğuna dikkat etmektir. Eğer Mustafa Kemal Ermeni işine bulaşmış olsaydı bu Cumhuriyet kurulamazdı.
***


Meclis’te imzalanıp gönderilen mektubun akıbetini mi sordunuz?

Anlatayım.

Altı ay sonra Londra’dan TBMM’ye bir mektup geldi. Mektupta şöyle yazıyordu. ‘Talebiniz ilgili klasöre konmuştur.’

İngiliz diplomasisini bilenler bunun ne kadar nazik bir aşağılama olduğunu çok iyi anlayabilirler.

Zülfü Livaneli - 2010.03.05 - Vatan

İhsan Doğramacı

İhsan Doğramacı, günahı ve sevabıyla, bir dönemi temsil eden bir kişilikti. “Dönem” derken, şu sıralar çoğumuzun sık sık değindiği “kuruluş” yıllarını kastediyorum: Türkiye’de toplam nüfusun henüz yirmi milyonun altında olduğu, bunu büyük kısmının kırsal bölgelerde yaşadığı, kentli seçkinlerin, dünya görüşleri ne olursa olsun, birbirini yakından tanıdığı dönem. Doğramacı’nın kuşağı, aşağı yukarı, Cumhuriyet’le yaşıttır; dolayısıyla, formasyonlarını Cumhuriyet’in ideolojik koşulları içinde edinmişlerdir.
“Günah ve savaş” da bu koşulların doğrudan ürünüdür. Dönemin bütün dezavantajları, dönemin kuşaklarına da geçer. Bunun da bir sonucu olarak, yirmilerin çocukları, kırkların gençleri, altmışların orta yaşlıları olarak, başlangıçtaki “klik” havası içinde yaşlanırlar. Aralarına fazla yeni adam katılmamıştır. Gene birbirlerini yakından tanırlar. Onun için de seksenlere dayanıp yüksek öğretimin militarizasyonuna ihtiyaç duyulunca, ihtiyacı duyan, bunun ısmarlanacağı en uygun kişinin Doğramacı olduğunu da bilir. O da hiç gecikmeden, aranan formülle ortaya çıkar.
“YÖK’ün mimarı”, evet, Doğramacı’dır; ama seksenlerin YÖK’ü denince aklımızdan geçen pek çok tatsızlığın doğrudan sorumlusu Doğramacı değildir. 1402 gibi yasalarla insanları kesen biçen, o değil, başka bir doğramacıdır. İhsan Doğramacı sadece “militarist merkeziyetçi” sistemi kurmaktan sorumludur; sistemin nasıl çalıştırılacağı işin pratisyenlerinin elindedir. Onun için Teziç’li Sezer YÖK’ünden şimdiki YÖK’e geçilebilmiştir. Yüksek öğretimin bu şekilde merkezileştirilmesinin nasıl bir felâket olduğu, Türkiye’nin henüz genel olarak düşünemediği bir şey, çünkü “merkezîleştirme” dışında bir değer bilmiyor, tanımıyor.
Doğramacı uzun ömrü boyunca öğrendiği her şeyi Türkiye Cumhuriyeti’nden öğrenmedi. Zeki, uyanık bir adam olarak, başka türlü olguları da kavradı. Bunları, örneğin Bilkent gibi, kendisi için kurduğu bir kurumda uyguladı; ama devletin veya Kenan Evren’in kendisinden böyle bir şey istemeyeceğini çok iyi bilirdi. Siparişe göre iş yapan bir “zenaatkâr” olduğu için, ülkesine YÖK’ü armağan etti.
Bu kişinin adı anılınca, beni en az YÖK kadar Benjamin Spock da ilgilendirir. Gene ilk paragrafta özetlemeye çalıştığım “genç” Cumhuriyet geliyor aklıma. Dil bilen kaç kişi var? Bunların kaçta kaçı Benjamin Spock adında bir doktordan ve onun kitabından haberdar olabilir? Alıntı nedir, çalıntı nedir? Bunun cevabını Yargıtay’da bugün veremiyorsak, Doğramacı’nın iyimserliğini aşırı bulmak mümkün müdür? Sonradan başına böyle işler açacağını sezebilmiş olsa elbette öyle davranmazdı Doğramacı. Ama bu kadar sonrasını göremedi. Tıpkı, ürünü olduğu Cumhuriyet’in de göremediği, hâlâ göremediği, zorla gözüne sokulunca da şaşkınlıktan şaşkınlığa düştüğü gibi.
Doğramacı bu kitaptan ötürü sıkışınca, benim bu söylediklerimi içeren bir açıklama yapmak ve özür dilemek gibi bir yol izlemedi. Gene, ürünü olduğu Cumhuriyet’in klasik savunma yöntemine sarıldı. “Yalandır, iftiradır” dedi. Avukat tuttu. Konu, kendi başına ele alındığında, öyle “avukatlık” bir iş değildi. Avukattan çok “çevirmen” eliyle halledilecek bir işti. Ama Türkiye’de her şey “mahkemelik” olur ve çözüm “resmî” bir “devlet kararı” biçiminde tecelli eder.
Bu da öyle oldu. Yargıtay kitabın çalıntı olmadığına karar verdi! Bunun gerekçelerinden biri de, kitabın bilimsel olmamasıymış. Yani Charles Dickens’ın bir romanını çevirip “David” yerine “Davut” falan yazıp kendi adımla yayımlayabilirim. Evet, bu Cumhuriyet seçkinleri (ki bir zamandan beri bir “gerontokrasi” karakterine büründüler) kendi dışlarına karşı kendi aralarında dayanışmacıdır. Devlet, kendisine YÖK yapmış adamına el sürdürmez. “Aramızda onca yıllık hukuk var” derler ya, “hukuk”un asıl anlamı da budur bu ülkede.

Murat Belge - 2010.03.07 - Taraf

İhsan Doğramacı'nın ardından

Devlet kimilerini hain ilan ediyor, kimilerini kahraman. Kimilerine tören yapılırken kimilerinin mezarları bile yok. İhsan Doğramacı'ya 1982'de bir açık mektup yazmıştım...
Türkiye totaliter ağırlıklı geçmişinden kurtulmaya çabalıyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak da var. Zaman gösterecek. Ne varki, otoriteye siyaseten muhalefet etmek bile, içselleştirdiklerimizden kurtulmaktan kolay. Bir örnek ölenlerimiz karşısında tutumumuz. Sanki bir zamanların Sovyetler Birliği’indeyiz.

Devlet istediğini hain ilan ediyor, istediğini kahraman. Yıllar içinde fikir de değiştiriyor, 27 Mayıs’ta Anıt Kabir’e gömdüklerinin bir süre sonra mezarlarını bile açıp başka yere nakletmişlerdi. Kimilerine tören yapılırken kimilerinin mezarlarının bile ulaşılamaz olmasını ses çıkarmadan kabulleniyoruz. Devletin dokunulmazlık zırhında kaldırılan İhsan Doğramacı’nın cenazesi de buna örnek. Nisbeten demokratik ülkelerde bir gelenek var. Meşhurlar hayattayken ‘günahıyla, sevabıyla’ yaşam öyküleri kaleme alınır. Öldükten sonra yayınlanır. Esas olan, kişinin topluma etkisinin her yönüyle değerlendirilmesidir.
12 Eylül’de Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesiydim. Evren cuntasının YÖK’ü birlikte kurup başına getirdiği İhsan Doğramacı’ya hitaben yazdığım aşağıdaki açık mektup 20 Kasım 1982 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. Hayatımın bir döneminde kendisini tanımıştım. Çocukken doktorluğumu bile yapmıştı. Takdir ettiğim yönleri çoktu...
İhsan Doğramacı’ya Açık Mektup
Sayın Prof. Doğramacı,
İstifa etmelisiniz.
Üniversitenin çeşitli kesimlerinden YÖK’e yöneltilen yapıcı eleştirilere kayıtsız kalınırken, eleştiri sahiplerinin işine son veriliyor. Hatta eleştiri yasaklanıyor. Dediklerinizi koro halinde onaylayanların üniversiteyi temsil ettiklerini mi sanıyorsunuz?
YÖK ile üniversitenin tüm özerkliklerini yok ederken, dünyanın en özgür üniversitelerinin Türkiye’de olduğunu açıklıyorsunuz. Bir yandan Türkiye’nin öğretim üyesine ihtiyacı olduğu söylenirken, bir yandan da yüzlerce öğretim üyesinin işine son veriliyor, siz ise açığı İngiltere’den getirilecek hocalarla kapatacağınızı söylüyorsunuz. Çelişkiler içindesiniz. Üniversitenin itibarını küçük düşürüyorsunuz.
Üniversitelerdeki öğrenci sayısını bir misli artırdınız. Öğrenci yurtlarına giremeyenler sokakta kalıyor. Dersliklere sığamıyan öğrenciler açıkta kalıyor. Yeni üniversiteler açtınız; binası, kitaplığı, laboratuvarı hocası yok. Doktorsunuz, sağlık hizmetlerinin önemini bilmelisiniz. Açtığınız üniversitelerin mediko-sosyal merkezleri, ilacı, doktorları yok. İlaçsız, doktorsuz hasta öğrenci yurtta mı kalacak? Yoksa hastalığı bulaşmasın diye sokakta mı?
Bu yıl üniversiteler geç açılıyor. Günler ders ve araştırma yapılmadan ziyan ediliyor. Kimi öğrenciler hâlâ hangi sınıfta olduklarını bilmezken kimi hocalar da hangi üniversitede ders vereceklerini bilmiyorlar. Geçmişin hiç bir boykotunda üniversite bu denli altüst olmamıştı. Üniversiteyi kalıcı bir kargaşaya soktunuz. Bu bir geçiş dönemidir, zamanla her şey yerine oturacak diye mi düşünüyorsunuz? Yurt dışında ihtisas yapanlar Türkiye’de üniversiteye dönmek istemiyor. Türkiye’dekiler istifa ediyor. Yurtdışındaki üniversitelere başvuruyorlar. Üniversiteden beyin göçüne neden oldunuz.
Umutla başlıyor öğrenciler okumaya. Düşünemiyorlar henüz nelerle karşılaşacaklarını. Üniversite eğitimi artık bir hak değil, ayrıcalık. Gelecek yıl üniversite paralı olacak, mezunlar ise diplomalı işsiz. Yıllardır üniversiteye hizmet eden ve bir kısmı emeklilik hakkı doğmuş olmasına rağmen görevini şevkle sürdüren işçilerin statüsünü değiştirerek, kazanılmış haklarını yokettiniz.
Üniversitelere disiplin mi getiriyorsunuz? Disiplinli toplumun bir koşulu özgürlük, diğeri ise sorumluluktur. Kişiler ancak sorumlu oldukları ölçüde özgür, özgür oldukları ölçüde de sorumlu olabilirler. Sorumluluk ve özgürlüğün yaygınlaştırılması yerine, hocaların kapıkulu haline getirildikleri bir yere üniversite denebilir mi? Bilimin gelişmesi düşünce, toplanma ve seyahat özgürlüğüne bağlıdır. Düşüncenin cezalandırıldığı, toplanmanın yasaklandığı, seyahatlerin engellendiği bir yere üniversite denilebilir mi?
Hacettepe Üniversitesinde öğrenci olduğum yılllarda rektördünüz. Üniversitenin kendi yöneticilerini seçtiği, öğrencilerin üniversite senatosunda temsil edildikleri yıllardı. Siz de dünyanın dört bir yanından konuklar çağırır, örnek bir üniversite olarak Hacettepe’yi tanıtırdınız. Hatta bu modelin başarısından ötürü Dünya Sağlık Teşkilâtınca ödüllendirildiniz de. Demokratik bir üniversite modeli ışığında oluşan Tıp Fakültesinin başarısı dünyaya örnek gösterildi. Geçmişteki başarınız ve çeşitli uluslararası çevrelerdeki saygınlığınız bir çok kişinin YÖK’e şaşkınlıkla bakmasına yol açarken gene de sabırla beklemelerini sağladı. Uzun bir geçmişe dayalı yurtiçi ve yurtdışı desteğinizi hızla yitiriyorsunuz. Artık ‘büyük işler’ değil, yanlış işler yapan bir kişinin yalnızlığı içindesiniz. Yalnızlığınızı kimsenin paylaşmasını bekleyemezsiniz. Ancak yanlışlarınız her gün üniversiteyi azıcık daha batağa saplarken bir çok kişiyi de perişan ediyor. Üniversiteleri o denli bir kargaşa içine soktunuz ki kendi çıkardığınız yasaları kendiniz çiğniyor, kendi açıklamalarınızı kendiniz bile anlıyamıyorsunuz.
Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’deki terör bir çok üniversite öğrencisinin ve hocasının da öldürülmesine yol açtı. Meslektaşlarımız ve öğrencilerimizin cenaze törenleri sürekli birbirini izledi. Ancak her şeye karşın yılmadık. Canımızı dişimize taktık ve mümkün olduğu kadar eğitimi aksatmadan üniversitedeki görevlerimizi sürdürdük. Üniversiteye yılgınlık YÖK’le birlikte gelmiş, YÖK’le birlikte istifalar ve işten ayrılmalar başlamış, YÖK’le birlikte eğitim, araştırma ve yayın faaliyetleri aksamıştır.
Acaba gücünüz nereden geliyor? Üniversite öğrencisinden değil, hocasından değil, bir an önce demokrasiye dönmek arzusu ile anayasal döneme geçişi onaylayan Türk halkından da değil. Gücünüz nereden geliyor?
Gücünüz yok.
İstifa etmelisiniz!
Artık üniversitelilerin istifalarına ve işten çıkarılmalarına seyirci kalmayın gidenler geri gelsin. Siz istifa edin.
Saygılarımla.

Gündüz Vassaf - 2010.03.07 - Radikal

1 Mart 2010 Pazartesi

Tanrı çocukları dinlerden korusun

İngiltere’de, Cambridge yakınlarında bir köyde oturuyordum. Akşam vakti kapı çaldı. Bir kadın, yanında 8-9 yaşlarında kız. Kim bunlar, ne arıyorlar diye düşünmeme gerek kalmadan, kadının dürttüğü küçük kızın konuşmasıyla mesele anlaşıldı. Yehova Şahitleri beni müritleri arasına katmaya çalışıyordu.
Çocukların çalıştırılmalarını engelleyen kanunlar var. Dine alet edilmelerini önleyen kanun olup olmadığını araştırdım. Varmış.
Varmış ama bu durumda yapılabilecek bir şey yokmuş. Kanun çocukları pagan dinlerden koruyor. Anne babaları, alışılagelmiş dinler dışında inanç aşılamak isterse, devlet çocuklara el koyuyor. Yahudiysen sorun yok, mesela. Yüzyıllarca Türklerde yaygın olan şamanizme inanıyorsan yandın. Çocuklarını devlete kaptırdın. Islah evlerinde psikologlara, sosyal hizmet uzmanlarına ya da evlat edinilmeye mahkum ettin.
İşte yüzyılımızın çifte standartlı seküler devlet anlayışına bir örnek daha. Devlet nezdinde falanca dinler mübah falancaları günah.
Mübah olanlara çocuklarımız kul köle.
İster misyonerlik faaliyetinde kullan, ister çocuk adını yeni öğrenmeye başlamışken kerrat cetveli gibi kutsal kitaplarını bellet. Tarih değişiyor.
Üç büyük Ortadoğu dini, oğlunun boğazını kesmeye yeltenen İbrahım’i peygamber olarak kabul ediyorsa da, çocuklarımızı tanrıya kurban etmiyoruz. Dövülmelerine, hakkımızdan da öte, terbiyeleri için gerekli diye bakardık. Vazgeçemeyenler olsa da, günümüzde dayak cürüm. Çocuk çalıştırmak yasak. Binlerce yıllık adetlerimizi engelleyen yasalar çıkartabileceğimiz, yakın zamana kadar aklımızın ucundan geçmezdi. Evrensel Çocuk Hakları Beyannnamesi, adalet söz konusu olduğunda, katı geleneklerimizi tepetaklak edebileceğimizin kanıtı.
Din kültürünün aktarılmasıyla inancın belletilmesi farklı şeyler. İleride sormazlar mı, hangi hakla çocuklarımıza tanrın bu, bu da dinin dediğimize?
Akılları ermez diye çocuklarımıza oy kullandırtmıyoruz. Otomobil kullanmalarına izin vermiyoruz. Sigaradan, içkiden koruyoruz.
Eskiden sınırlama yokken ve günümüzde erken olgunlaşmalarına rağmen, reşit olana
kadar evlenmelerini yasaklıyoruz. Din gibi ciddi, çok boyutlu bir kuruma gelince, sırf anne babalar o dinden diye, çocuklarını şartlamalarını doğal karşılıyor, teşvik ediyor, tersini kınıyor, ayıplıyoruz. Dinlerini çocuklarına belletmekte kullandıkları her tür disiplin ve yöntemi kabulleniyoruz.
Çocuklara, reşit olunca, isterlerse, dinlerini seçmelerine olanak sağlamaktan kaçınıyoruz. Seçim, dinlerin müritlerini bilinçli, bilgili kılmaz mı? Dinleri adına daha iyi örnek, daha iyi rol modeli olmazlar mı? Hurafelerden korunmazlar mı? Doğuştan itibaren takım tutarcasına şartlandırılan dini aitlikler düşmanlıkları, savaşları, tarih boyunca körüklemedi mi? Çocuklara dinlerini seçme özgürlüğü tanımamamız, onların dinlerimizi benimsemeyeceği korkusundan mı?
Bundan 50, 100, 500 yıl sonrasından günümüze bakılınca belki de çocuklarımızı tarihimizin son köleleri diye görecekler. Çocuk ‘sahibi’ olmak deyimi bile ibret verici değil mi? Günlük dilimiz istibdatın kanıtı.
Çocuklarımızı dinlere genç yaşta teslim etmenin eriştiği felaketlerin son örneği İrlanda Katolik kilisesinde. Bu tür skandallara A.B.D., Almanya, Avusturalya’da rastlanmıştı. İrlanda’da Katolik kilisinde papaz ve rahibeler binlerce çocuğa cinsel tacizde bulunmuş. Zan altında kaldılar mı kilise onları korumak için tayinlerini, tanınmadıkları başka bir yere çıkarıyormuş. Onlar da gittikleri yeni yerlerde başka çocukları tacizi sürdürmüşler. Dindar polis, kiliseyle işbirliği halinde. Elli yıldır bu böyle devam etmiş. Olay gerçen hafta patlak verince, Papa İrlanda’nın tüm piskoposlarını Vatikan’a çağırarak azarladı.
Ratzinger’in, Papa olmadan önce Vatikan’da kardinalken, tacizcileri yargıya ihbar edenlerin afaroz edilmesini tavsiye eden komisyonun başında olduğu unutulmamalı. Şunu da unutmamalıyız. Bu tür olayların her dinde ve özellikle tarikat ve cemaatlerde olmasına rağmen, tacize uğramışların konuşması, olaydan yıllar sonra bile başlarından geçenleri anlatabilmesi, cesaretten de öte onları anlayışla karşılayabilecek bir toplum gerektirdiğini.

Gündüz Vassaf - 2010.02.28 - Radikal

Sigara yasağına uymak veya uymamak...

Zamanında fosur fosur sigara içen biri olduğum ve itiraf edeyim ara ara da içtiğim halde sigara yasağından dolayı dehşetengiz bir mutluluk duyuyorum.

Cumartesi gecesi, Taksim İstiklal Caddesi tarafında hafiften aleme aktım (yıllar, aylar sonra) ve gördüm ki mekanlar tıklım tıkış dolu. Korkulan olmamış.

Olabiliyormuş yani. Sigarasız bir gece hayatı da pekala olabiliyormuş. Hatta benim gibiler için daha da iyi oluyormuş. Bu sayede yıllar sonra Babylon, Mojo gibi yerlere yeniden gidebilir oldum.

Sigara yasağı içkili mekanların köküne kibrit suyu dökmek için getirilmiş bir şeydir iddiası o kadar da doğru değilmiş yani. Bundan dolayı bir yer zarar ediyorsa o vakit hatayı kendinde arasın zira dolduran dolduruyor dükkanı. İnsanlar dışarıda içmeyi göze alıp gidiyor yine.

Üstelik “smirting” Türkiye’ye de gelmiş. Nedir smirting? “Smoke” (sigara içmek) ve “flirt” (flört) kelimelerinin birleşimi. Sigara içmek için dışarı çıkan insanlar kendi aralarında muhabbete başlıyor. Çoğu bir yere varmıyor ama bazen komik de olabiliyor. Dün gece mesela ikinci sigara molamda, çok acayip bir aşk hikayesini dinledim birinden. Fakat yazmayacağıma söz verdim. Zaten hatırlamıyorum da..
***


Fakat tabii Alman olmadığımız için sigara yasağına uymayanlar da çıkıyor. Geçen haftalardaki EMİTT Turizm fuarında da rastladım, dün gece gittiğim yerlerde de.. Bir takım uyanıklar köşelerde gizlenip içiyorlar. Bir kat merdiven çıkmaya, alt tarafı iki adım ötedeki balkona çıkmaya üşeniyorlar. İlla olduğu yerde içecek. Oturduğu veya sallandığı yerde. Çıkayım hem biraz da temiz hava alayım da yok. Bunu da çok “cool” görüyorlar. Asi genç nümeroları. Yaş 60 da olsa fark etmiyor. Lisede tuvalette sigara içmek gibi bir şey herhalde.

Ne yapmak lazım? Gitsen “içme” desen “tamam” diyecek sen gözden kaybolunca yine yakacak.

Dükkan sahibine gidip şikayet etsen.. Çok saçma çünkü biliyorsun ki dükkancı da bıkmış bu adamlardan, gidip konuşsa tatsızlık olacak, müşteri kaybedecek.. Ayrıca nedir o öyle ilkokul çocuğu gibi ispiyonculuk yapmak. Örtmenim sigara içiyo.. İlkokulda bile yapmadığım şey.

Fakat böyle böyle sigara yasağı kevgire dönecek biliyorum. İki göz yum, üç göz yum, anında laçkalaşır durum.

Orhan Kural gibi yapmadan/olmadan nasıl oturtacağız bu yasakları?

Nasıl o eski korkunç günlere dönmeyi engelleyeceğiz?

Zira Temmuz’dan beri 8 ay oldu, hiç fena gitmiyor ama yumuşama belirtileri var.

Hakikaten soruyorum. Var mı bir önerisi olan?

Mutlu Tönbekici - 2010.03.01 - Vatan

Bir faşiste hayatın oyunu

PARİS -
Dünyada bazen bir olayın olacağı tutuyor, öyle bir şey oluyor ki onunu açık ve net bir biçimde ortaya koyduğu durumu, o konuda yirmi tane kitap yazsanız anlatamazsınız.

Bunları Paris’ten yazıyorum. Bu seferki, gazete yazılarımı yetiştirebildiğim boş vakitlere imkân veren bir yolculuk oldu. Uçakta gelirken gene Herald Tribune okuyordum (sevdiğim bir gazetedir); orada, şu yukarıdaki satırları yazdıran haberi gördüm.

Polonya’da, Pawel adından bir adam. Şimdi 33 yaşında. Demek ki seksenlerde doğmuş. Bir zamanlar kamyon şoförlüğü yaparmış. Bayağı genç yaşta, faşizmi benimsemiş. Girdiği “dazlak” grubundan kendi yaşlarında ve kendi kafasında bir genç kızla evlenmiş. “Dazlak” olarak, tabii, “anti-Semitizm” tarafı ağır basıyor. Aslında Polonya’da “anti-Semit” olmak için galiba dazlak olmak falan gerekmiyor; normal bir “Polonyalı” olmak yeterli. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Polonya’da Yahudi nüfus üç milyonun üstündeymiş. Naziler bunun yüzde doksanından fazlasını yok etmişler. Ama sağ kalanları da Polonya halkı kovalamaya başlayınca onların çoğu başka yerlere göçmüş; göçemeyen birçoğu da kimliğini gizleyerek yaşamanın yolunu bulmuş.

Bizim hikâye de buna bağlı zaten. İlkin Pawel’in dazlak karısı, Paulina, soyunda Yahudi olduğu endişesine kapılmış. Durumu öğrenmek için bu işlerle uğraşan bir kuruma gidip başvurmuş (herhalde Halacoğlu’nun Polonyalı muadili birileri varmış). Başvuru sonucunda, yalnız kendi soyunda değil, kocası Pawel’de de Yahudilik olduğunu öğrenmiş.

Bunu öğrenince beyninden vurulmuşa dönen Pawel koyu Katolik bildiği annesiyle babasının yakasına yapışmış. Bu durumda onlar da dökülmüş, anlatmışlar. Anneannesini bir manastırda rahibeler saklayarak kurtarmış, savaş yıllarında. Büyükbabası da Yahudi (yani “baba tarafı”). Onlar savaş çıktığında sekiz kardeşmiş, çoğu da o yıllarda kaybolup gitmiş.

Pawel bunları öğrendiğinde 22 yaşındaymış. İyice sersemleşmiş bir halde olsa da, içinden bir şeyin, bir gücün, ona Yahudi olmayı öğrenmesi gerektiğini söylediğini anlatıyor. Anlaşılan “radikal” denecek bir mizacı var Pawel’in, çünkü Yahudi olmuş, ama Yahudi’nin de, zülüfüyle, sakalıyla, şapkasıyla, tam ortodoksu olmuş. Herhalde “anti-Semitizm” yaparak geçirdiği yılların kefaretini de ödemek istedi.

Annesiyle babası ondan etkilenip dönüşüm geçirmemişler. Geçen yıl babası ölünce Katolik mezarlığına gömülmüş; annesi arada bir oğluyla gelininin evine uğrayıp Şabat mumları yakıyormuş.

Pawel ile karısı böylece değişmişler ama eski arkadaşları değişmemiş. Onlar, anti-Semitizm’e devam. Böyle bir tavır alış, hepsinde, seksenlerden sonra, Jaruzelski askerî yönetimi altında devam eden Komünist rejime tepkilerinin sonucu. Aslında o rejim de tuhaf ve çelişik. Çünkü bir yandan, boş ve kof bir retorik olarak, “insanlığın uluslararası kardeşliği” edebiyatı devam ediyor; ama bir yandan da, yani gerçeklik düzeyinde, rejim kendisi de anti-Semit.

Ama, işte, Pawel’in aralarından ayrıldığı dazlak topluluğu, Polonya’daki bütün değişime rağmen –ve kendi gruplarında yaşanan bu tuhaf ve ilginç olaya rağmen- tutumunda ısrarlı. Yanlarında Yahudi düşmanlığı yapan adamın günün birinde Yahudi çıkması gibi bir olay, bu tür aidiyetlerin, bunlar üstüne kurulu ideolojilerin ne kadar absürd, ne kadar çürük çarık şeyler olduğunu göstermeye yetmiyor.

Polonya’da son zamanlarda birçok insanın sandık odasından Yahudi neneler ve dedeler çıkmaya başlamış –doğal olarak, orada da, “dede”den çok “nene”. Bundan beş yıl önce Varşova’da bütün Yahudi cemaat topu topu 250 aileye kadar inmişmiş. Ama şimdi bu sayı yeniden 600’e çıkmış. Kimse dünyanın başka bir yerinden kalkıp Polonya’ya göçmediğine göre, bu artış, yeni keşfedilen eski kökenlerle ilgili. Burada da, böyle bir durum vardır hep ve son zamanlarda varlığından yeni haberdar olunan Ermeni büyükanne sayısında ciddi artış var.

Murat Belge - 2010.02.27 - Taraf