1 Şubat 2010 Pazartesi

Yaşlı kadının tedirginliği

Viyana Konzerthaus'un sahnesinde, 'Fazılca' işler dönüyordu. Tasarım harikası, birbirinin kopyası, sıfır hatayla çalınan o alışıldık yorumlardan biri yerine Fazıl Say'ı dinleyenlerden bazıları şaşkınlığını bir türlü üzerinden atamadı
Her zamanki gibi konserden sonra dinleyiciler kulisi doldurdu.

Geçtiğimiz salı akşamı, Viyana’nın tavanı yaldızlı işlemelerle süslü salonu Konzerthaus’daydık. Önündeki piyanoyla, devasa sahnenin ortasında küçücük kalan Fazıl Say, birazdan derinlerine dalacağı engin bir okyanusa, Liszt’in Si minör Sonatı’na hazırlık yapıyordu. Bir iki kez piyanoya uzanan ellerini aceleyle geri çekti Fazıl. Derken kararlı bir hareketle parmaklarını dokundurduğu klavyeden ilk notalar usulca sahneden süzülüp, ağzına kadar dolu oditoryumu kapladı. Konzerthaus’un muhteşem akustiği, Viyana Filarmoni’nin evi olan rakibi Musikverein’ı aratmıyordu. Ama o da ne! Yarım saatlik yekpare eser akıp gittiği sırada karşı çaprazımda oturan yaşlı hanım huzursuzlandı. Fazıl, Liszt’in şeytani akorlarıyla canla başla mücadele ededursun, ben bir yandan sahnedeki piyaniste odaklanmaya çalışırken diğer yandan gözüm kadının tepkilerine takılıyordu. Özellikle ‘allegro’ pasajlarda Fazıl’ın temposu inanılmaz bir devinim kazanıyordu. Müthiş bir ajilite; notalar havada uçuşuyor! Arada kaynayıp gidenler de oluyordu elbette, o yüksek tamperamanda pis notalar da çıkmadı değil. Dinamiklerin tavan yaptığı pasajlarda Fazıl elinin altındaki muhteşem Steinway’den neredeyse orkestral sonorite üretiyordu. Belli ki bu huzursuz hanımın tepkisi bu beklenmedik çalışa yönelikti. Brendel’den dinlemeye alıştığı, sıfır hatayla çıkan tasarım harikası bir çalış değildi bu. Konvansiyonel yorumdan uzak, Fazıl’ca işler dönüyordu sahnede. Sahnedeki piyanist, Liszt’in ürkütücü kontrastlarını 0.9 uçlu kalemle kalın kalın çizdikçe o hanım elini alnına götürüp kafasını asabice sallıyor, program kitapçığını elinde habire kıvırıyordu. Bir dağların zirvesine tırmanıp bir okyanusların dibine düşen eser ‘epilog’la sona erdiğinde salon alkış ve ‘bravo’lara gömüldü. Fazıl dört kez sahneye çağırıldı. Önümde oturan gençten bir hanım da Fazıl’ı çılgınca alkışlayanlar arasındaydı. Bir gözüm de ondaydı konser başladığından beri. Yaşlı hanım ne kadar huzursuzsa önümdeki bir o kadar kabına sığamıyordu. Konser boyunca Fazıl’ı koltuğunun ucunda pür dikkat izleyecekti.

Geçen asrın müzisyenleri gibi
Fazıl’ın kendine özgü duruşunun günümüz klasik müzik dünyasında uyandırdığı çelişik tepkileri bence çok iyi simgeliyordu bu iki farklı tavır. Fazıl’ı geçen yüzyılın kişilikli müzisyenlerinin yeniden doğmuş haline benzetiyorum bazen. O büyük yorumcular da her konserlerinde eserlere kendi imzalarını atmayı başarırlardı. Her konser bir ayine benzerdi o altın çağda. Yinelenmesi mümkün olmayan emsalsiz anlardı onlar. Her konserde eserler sanki yeni baştan yazılırdı. Günümüzün, teknik açıdan kusursuz ama hepsi birbirinin karbon kopyası icralarını düşünün bir de! İşte Fazıl artık ‘makine halısı’ sıradanlığı veren bu gelenekte gedikler açan yaratıcı icralarıyla, Avrupa’nın bezmiş müzikseverlerine o kadar sıradışı ve heyecan verici geliyor ki! Tutucu Avusturyalılar tarafından bile her yıl davet edilmesinin nedeni bu. Üstelik Fazıl’ın sıradışılığı, İvo Pogoreliç’in, eserlerin tempoları ve dinamikleriyle oyuncak gibi oynayan ‘aykırı’ kimliğiyle karşılaştırıldığında daha fazla kabul gören saygıdeğer bir duruş.
Konser sonrası sohbet ederken yaşlı kadının tepkisinden bahsettim Fazıl’a. O da alışılmadık icralarıyla hayranlık kadar tepki de çektiğinin farkında. Kendini acımasızca eleştirmekten de geri durmuyor ama: ‘Bunu değil öbür piyanoyu seçmeliydim’, ‘Prokofyev Yedinci Sonat’ın ikinci bölümünde daha iyi çıkabilirdi bazı pasajlar ama üçüncü bölüm iyiydi galiba’. ‘Fazıl bu yoğun trafiğin arasında resitalinin eleştirilerini okumaya fırsat bulabilecek misin?’ Zaman fakiri piyanistimizden net bir yanıt gelmiyor ama artık o kadar iyi tanıyor ki Viyana’yı ve eleştirmenlerini, ‘Kurier’de şöyle, Die Presse’de şöyle bir yazı çıkabilir’ diye kehanette bulunabiliyor! Sahi bu kaçıncı Konzerthaus konseriydi Fazıl’ın? Biz düşünürken, Salonun Genel Müdürü Bernhard Kerres elindeki küçük makineye bakıp söylüyor: ‘İlk kez 2003’te çıktı. Bu akşamla birlikte 10 etti’.

Yılda 140 konser
Sohbetimiz sırasında Fazıl’ın zaten yoğun olan uluslararası sahne trafiğinin daha da çılgın bir hal aldığını öğrendim. Yılda 80 konserden fazlasını kabul etmeyen Fazıl bu yıl neredeyse 140 konsere çıkacak! İnanılır gibi değil. Yurtdışı ajansından kaynaklanan sebeplerden dolayı bu enflasyonun bu yıla özgü bir durum olduğunu söylüyor, o da şikâyetçi yani! Umarım öyledir zira bu tempo bırakın özel hayatı, müzisyenin kendisini geliştirmesine fırsat vermeyecek kadar tehlikeli. Hayranlarının, yaşanan yönetim değişikliğinin ardından onu artık CRR’de izleyemeyecekleri endişesini taşıdıklarını hatırlatıyorum. Son yıllarda ikinci evi haline dönüşen CRR’nin yeni yönetiminden ümitli Fazıl. Ama kötü bir sürprizle karşılaşmak istemediğini, Süreyya Operası’yla da şu sıralar yerleşik sanatçılık görüşmeleri yaptığı haberini vermesinden anlıyorum.
Yol yorgunu olduğunu öğrenmiştik konserden önce. Bir gün önce turnesi kapsamında Bologna’da çalmış. Konser günü sabah dörtte kalkmış Viyana uçağına binmek için. Ama müthiş bir enerjiyle çalmayı bildi yine de. Dinlenmiş bir kafa talep eden o kadar güç bir program oluşturmuştu ki kendine! Liszt Sonatın dışında J.S.Bach’ın BWV 543 sayılı La minör Prelüd ve Füg’ünün Liszt uyarlaması (Açılışı J.S.Bach’ın bu labirentvari şaheseriyle yaptı), Janacek’in ‘1 Ekim 1905’ Sonatı (Daha fazla tanınmayı hak eden, kontrastlarla dolu vurucu bir yapıt bu da) ve Prokofyev’in Yedinci Sonatı. Fazıl’ın bu savaş dönemi sonatını bu kadar benimsemiş olmasında, eserin son bölümünün 7/8’lik ölçüde caz ritmine sahip bir tokkata olması yatıyor sanki. O bakımdan bis olarak çaldığı ‘Summertime’a da yumuşak bir geçiş oldu bu son eser. Kulis her konserinde olduğu gibi imza isteyen genç yaşlı hayranlarıyla doluydu. Büyükelçimiz de oradaydı. Fuayede açılan masanın ardındaki kızın sevinci ise görülmeye değerdi, zira konser bitiminde onlarca Fazıl Say CD’sinin yerinde yeller esiyordu!

Serhan Bali - 2010.01.30 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder