1 Şubat 2010 Pazartesi

Toplum biyologları

Fantastik bir film geliyor aklıma: Doktor Moreau’nun Adası. H.G. Wells’in bir romanından uyarlanmıştı bu. Romanı okumadıydım ama filmini görmüştüm, yıllar önce. Kötü bir film olduğunu hatırlıyorum. İnandırıcı ya da sürükleyici değildi. Ama kendi durumumuzu o filme benzetmekte bir sakınca yok, çünkü bizim içinde yer aldığımız filmin güzel olduğunu, bir şaheser olduğunu da kimse iddia edemez.

Bir deli doktor vardır o adada. Frankenstein’dan beri hep olduğu gibi. İnsanlarla hayvanları birbirlerine aşılayarak, ne insan-ne hayvan canavarlar yaratır. Biz de öyleyiz, o tür yaratıklarız.

Çünkü, en başta, bir “yaratma” çabasının ürünleriyiz: “bir millet yaratma” çabasının. Tarihimiz gibi bizim de olduğumuz şey olmamızı istemeyen bir irade var tepemizde. “Hayır, öyle olamazsın” diyor, durmadan, “Benim istediğim gibi olacaksın!” Onun istediği gibi olmak için sabahları “Türk’üm, doğruyum...” diye bağırıyoruz; “Selâm ver!” komutuyla selâmlar veriyoruz. “İnan” diyor inanıyoruz, “Ona inanma!” diyor ona inanmıyoruz, “Ona böyle inan!” diye emrediyor, öyle inanıyoruz. Hiçbir yaptığımıza inanmıyoruz, sonunda, ve inandığımız hiçbir şeyi yapamıyoruz.

Biyologsa bu iradenin sahibi, iyi bir biyolog değil; heykeltıraşsa, iyi bir heykeltıraş değil. İddiasına göre, bizi Atatürk gibi yapmaya çalışıyor –en azından Atatürk’ün bakınca beğeneceği bir şeylere benzetmek istiyor. Ama biz Atatürk’e de benzemiyoruz, başka bir şeye de benzemiyoruz. Bunun için de ayrıca kızıyor bize. “Niye bir şeye benzemiyorsunuz? Siz adam olmazsınız!” diye bağırıyor. Oysa, işte, onun yaptığı şekilsiz yaratıklarız biz. 1926’da yaptığı yargıç Kel Ali, 2006’da yaptığı Kanadoğlu. İşte, gazeteciler ortada. İşte, profesörler. Yüksek öğretim sistemimizi “intihal” sanığı olan kişiye kurdurmuşuz; en yüksek yargı organlarımızdan biri de o kitapta “intihal” olmadığı, çünkü zaten kitabın bilimsel iddiası olmadığı hakkında hüküm vermiş. “Asmayalım da besleyelim mi?” diye konuşan birini Cumhurbaşkanı yapmışız ki Doktor Moreaularımızdan birisi zaten bizzat kendisi. Yani o, kafasında ideal yurttaşın kim olduğuna karar veriyor, sonra da bizi o kalıba benzetmeye çalışıyor.

Çünkü onun ve takımının, dünyada her şeyi herkesten iyi bildiklerinden hiçbir şüpheleri yok.

Ama toplum artık böyle düşünmüyor. Zaten hiçbir zaman böyle düşünmemişti ama düşünmediğini söylemeye cesaret de edememişti. Şimdi cesaret ediyor, söylüyor.

Dün ne kadar tuhaf bir tarihimiz olduğunu yazıyordum. James Joyce, Ulysses’te, Stephen’a tarihin uyanmaya çalıştığı bir kâbus olduğunu söyletir. Stephen o benzetmeyi bizimki gibi bir tarih için değil, sahici, normal, genel tarih için söyler. Bir de bizimki gibi bir şeyin içine doğsa, kimbilir ne söylemek ihtiyacını duyardı.

Bizim tarihimiz, sahici, ama “normal” değil. Çünkü sürekli ellenen, itilip kakılan, ikide birde müdahaleye uğrayan bir tarih. İlkin, olurken müdahaleye uğruyor. Zaman ve mekân içinde değişse de, insanların normal, yasal vb. saydığı davranışlar vardır. Örneğin savaş hoş bir şey değildir, ama normaldir. Bir de genelgeçer normlara göre “suç” sayılan davranışlar. Örneğin, müze gezen çocukları patlayıcıyla havaya uçurmak bu ikinci sınıfa girer, “suç” olduğu kadar “anormal”dir de.

İşte bizim tarihimiz bu kategoriden olaylarla, davranışlarla dolu, olurken böyle olduruluyor. Onun için “anormal”.

Ama bir de “olduktan sonra”sı var. Böyle “oldurulmuş” bir şey sevimli bir şey olamayacağı için, olup bittikten sonra öyle olup bitmediğine dair bir hikâye yazma işi devreye giriyor. Ermeni Kıyımı yok, olmadı; Dersim Kıyımı da olmadı; 6-7 Eylül de olmadı... Böyle uzayıp gidiyor. “Olmadı” diyerek örtemeyecek hale gelince, “mücbir sebep” icat etmeye başlıyorsun. İlle sen haklı olacaksın, yaptığın her şeyi doğru yapmış olacaksın falan. Dolayısıyla bir de böyle bir süreçte çarpıtılıyor tarih, yamrı yumru bir şey oluyor.

Murat Belge - 2010.01.31 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder