1 Şubat 2010 Pazartesi

Taraflaşmanın tuzakları

‘Kardeşiz. barıştan, iyiden, güzelden yanayız...” diye söze başladıktan sonra, konuşmalarını tersini söyleyerek sürdürenlerle olmak. Onları sessizce dinlemek. Onları sessizce dinlemek. Onları sessizce dinlemekle, onlardan sayılmak. Suskunluğumuzla, onlarla birlikte ‘ötekine’ karşı cepheleşmek. Ötekine karşı cepheleşirken, kendimizi, kaza kaza içinden çıkamadığımız siperlerimizin dibinde bulmak.

Yıl 1968. Amerikadayım. Beyazım. Irkçılığa karşıyım. Haklarını arayan siyahların toplantısındayım. “Her şeyde en iyiyiz diyor” davasının sözcüsü, “Beyazların fırsat tanıdığı sporlarda dünyanın en iyisi olduk. Irkçılık olmasa nobeller bizimdi.”

Cenevrede Dünya Sağlık Teşkilatı toplantısına bir sivil toplum örgütünü temsilen katılıyorum. Amacımız Nestle gibi şirketlerin ibret verici pazarlama yöntemleriyle anaları, emzirmeleri yerine mama kullanmaya kandırdıklarına dikkat çekmek. Her yıl dünyada milyondan fazla bebeğin bu nedenle ölümünü engellemek. Oturumu yönetmem öneriliyor. “Sizden kurtuluş yok!” diyor öneriye karşı bir kadın, “Erkek olmasın!”
Londra’da Lordlar Kamarasında Hrant Dink’in de anıldığı bir toplantıdayım. Konuşmasında kültürlerin korunmasını vurgulayan bir Ermeni genç o denli husumet dolu ki, Osmanlı’nın, Türkiye’nin adını ağzına almak istemediğini söylüyor, İstanbul yerine, üstüne basa basa Konstantinople diyor.

Düzenin mağdurlara ‘öteki’ muamelesi yapan yaklaşımının örnekleri çok.

Egemenler, ırkçı fıkralardan zeka testlerine, zafer anıtlarından sokak isimlerine kadar binbir söylem ve araçla mağdurları tarih boyu aşağılamışlar, dışlamışlar, ötekileştirmişler.
Tersinin üzerinde durmuyoruz.
Mağdurdan yana olmamız bizi, taraflaşmanın tuzağına düşürebiliyor.
İnsan haklarından yana olmamız, mağdurun ön yargılarını dile getirmemizi engelliyor. Bizi yanlış anlarlar ya da karşı tarafın işine yarar diye kendimizi sansürlüyoruz. Konuşmaktan çekiniyor, utanıyor, başka güne erteliyoruz.
Mağdurun başkalarını aşağılayan söylemine duyarsızız. Haklı olmasının şiddeti meşrulaştırdığını varsaymasına, karşısındakini topluca düşmanlaştırmasına göz yumuyoruz. Sonuçta ezilen, ezenle aynı söylemde birleşiverebiliyor. Savaşa karşıyım diyenler barış adına savaşa koyuluyor.
(Siyasette, dünya politikasında mağdur rolünü oynayarak iktidarlarını perçinliyenler, saldırganlıklarını meşrulaştıranlar bu tavrın başka bir örneği. İşte günümüzde kişi olarak Öcalan, siyasi parti olarak AKP ya da devlet politikası olarak İsrail)
Oysa biliyoruz ki demokrasinin de, özgürlüğün de son kertede ölçüsü, herhangi bir tarafa aitlikten çok ilkelere bağlılık. İlkelerde tutarlılık. Türkiye’de bugün demokrasi mücadelesinin bölünmesinin başlıca nedeni ilkelerden çok taraflar üzerinden yürütülmesi.
Sağduyumuzu terk etmek çevremize birlikte olduklarımızın etkisi altında bakmak, sandığımızdan kolay ve ürkütücü.
Psikologların bir deneyi var. Araştırmaya katılan üniversite öğrencisi deneklerin önüne biri diğerinden kısa iki ip konur. Onlardan teker teker, uzun olanı göstermeleri istenir. Ancak psikolog önceden ilk on deneğe uzun diye kısa olanı seçmeleri talimatını vermiştir. Sıra sonuncu, yani hakiki deneğe gelince, o da, bile bile lades dercesine, kısa diye uzun olanı seçer.

Gündüz Vassaf - 2010.01.31 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder