3 Şubat 2010 Çarşamba

Öldürme hakkı, ölmeme suçu

Yaşama hakkını bireye devlet bahşetmiş olsaydı, kaldırabilirdi ama birey yaşama hakkına doğuştan ve devletten önce sahip olduğu için, kaldıramaz

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi, herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu söyler. Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 2. maddesi de herkesin yaşama hakkının hukuk tarafından korunacağını belirtir. Ne var ki, Türk mahkemelerinin verdiği bazı kararlar, yaşama hakkının Türk hukuku tarafından korunduğu konusunda ciddi kuşku uyandırıyor. Bunun temelinde hukuksal gerçeklik olarak yaşamın yerine ölümü kabul eden, yaşama hakkına şizofrenik bakış var.
Tarih 19. 03. 2009. Yargıtay Ceza Genel Kurulu verdiği bir kararda (E.2008/1-201, K. 2009/81), Siirt şehir içinde basın açıklamasında bulunan 100-150 kişilik bir grubun taşlı saldırısına uğrayan askeri araçtaki çavuşun “herhangi bir hedef gözetmeden kalabalıktaki kişilerin üzerine rastgele ateş ettiği”ni ve yasal savunma sınırını kastla aştığını kabul etmiş, ancak Türk Ceza Kanunu’nun 27/2. fıkrası gereğince sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaştan ileri geldiğini belirterek, “sanığa ceza verilmesine yer olmadığı” sonucuna ulaşmıştı. Yargıtay sanığın duyduğu heyecan, korku ve telaşı, olayın uzun yıllardır yaygın terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Siirt ilinde meydana gelmiş olmasıyla gerekçelendirmişti. Böylece sanığın öldürme eylemi cezasız kalmıştı. Tersten okunacak olursa Yargıtay bazı koşullarda kasten öldürmeyi bir hak haline getirmişti.
Anayasanın 17. maddesinde kasten öldürmeyi yasaklayan bir hüküm yok. Oysa İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 2/1. fıkrası, kasten öldürmeyi yasaklar. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de örneğin Türkiye’ye karşı Ali ve Ayşe Duran kararında, kasten öldürmenin cezasız bırakılmasını Sözleşme’ye aykırı bulmuştu. Sözleşme’nin 2. maddesi, kamu görevlilerine silah kullanma konusunda açık çek vermez (Şimşek ve Diğerleri, ß104). Mahkeme’ye göre demokratik bir toplumda kamu görevlilerine refleks halinde silah kullanma izni verilemez. Devlet görevlilerinin refleks eylemleri, tehlikeli terör zanlıları ile mücadele ederken bile demokratik bir toplumun kanun adamlarından beklenen dikkat derecesinde olmalıdır (McCann ve Diğerleri, ß212).
O halde bireyin yaşama hakkının korunması, kamu görevlilerinin meşru savunma sınırını aşmamalarını, orantısız güç kullanmamalarını, heyecan, korku ve telaşla da olsa kasten öldürmemelerini gerektirir. Devlet, bireyi öldürmeme yükümlüğünü bir cezasızlık normu veya yorumu ile ortadan kaldırabilir mi? Yaşama hakkını bireye devlet bahşetmiş olsaydı, kaldırabilirdi ama birey yaşama hakkına doğuştan ve devletten önce sahip olduğu için, kaldıramaz.

Dağlıca
Tarih 19. 01. 2010. Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Dağlıca baskını ile ilgili gerekçesini açıkladığı kararında (Radikal, 21.01.2010), PKK teröristlerine teslim olan askerleri, görevi ihmalden suçlu bulmuştu. Van Askeri Mahkemesi Askeri Ceza Kanunu’nun 46/1. fıkrasındaki “Vazife ve hizmette şahsi tehlike korkusu cezayı hafifletmez” hükmüne dayanmış ve “Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, açıklanan mevzuat hükümleri uyarınca sanıkların (askerlerin) şahsi tehlike korkusunu yenerek mücadelelerine devam etmeleri, silahlarını bırakarak teslim olmamaları gerektiği açıktır. ... Aksi takdirde yani bu tür insani duyguları bahane edilerek olaya yaklaşılması durumunda, askerlik mesleği ve dolayısıyla vatan savunmasının yapılmayacağı bir gerçektir. Nitekim olay esnasında da yaşanan olumsuz şartlara rağmen üs bölgesinde görevli olan diğer personel, 12 personel şehit olmasına, 17 personel yaralanmasına rağmen canları pahasına çatışmaya devam etmiş, silahlarını bırakıp teslim olmamıştır” demişti.
Bu karar Askeri Yargıtay tarafından onanacak olursa, teslim olup ölmemek suç haline getirilmiş olacak.

Dağlıca’daki askerlerin teslim olarak kendilerinin yaşama hakkını korudukları ama ölüm karşısında korkmamalarını emreden mevzuat hükümlerini ve “canları pahasına çatışmaya devam” etmelerini söyleyen mahkemenin görüşüne aykırı davrandıkları anlaşılıyor. Hayatta kalmak için tek alternatif teslim olmak ise, ölmeyip teslim olmak suç sayılabilir mi? Van Askeri Mahkemesi, şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun teslim olmamaları gerekirdi diyerek, bu soruyu yasaklamış ve teslim olmayı olayın şartları içinde yaşamak için bir alternatif olarak düşünmemiş. Böylece “bireyin yaşama hakkı devlete yaşamı koruma yükümlüğü yükler” kuralı tersine döndürüldü, “devletin yaşama hakkı, bireye ölme yükümlülüğü yükler” haline getirildi.

Belirli bir ülkede, belirli bir zamanda yürürlükteki hukuk, bireye ölmesini emredilebilir. Ama bu emri veren “yürürlükteki hukuk”un da üzerinde bir “doğal hukuk” yok mu? Devlet, bireyin yaşamını koruma yükümlülüğünü, ölmemeyi cezalandırarak kaldırabilir mi?
Günümüz insan haklarının evrensel ilkelerini ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarını bir yana bırakalım, bu soruya M.Ö. 400’lü yıllarda yazılmış Sofokles’in Antigone adlı tragedyası cevap versin. Krallık için mücadele ederken savaş meydanında ölen kardeşlerden birinin cesedinin gömülmesini yasaklayan yeni Kral Kreon, bu yasağa aykırı davranarak kardeşini gömen Antigone’ye şöyle der: “Demek karşı geldin bana, yasağımı çiğnedin.” Antigone: “Evet öyle çünkü Tanrı Zeus böyle bir yasa koymamış. Ne de adalet denen tanrıça buyurmuş böyle bir şey insanlara. Senin emrinin de bir ölümlüye Tanrıların ebedi yasalarına karşı gelme gücünü vereceğine inanmıyorum. Öz kardeşimi gömülmeden bırakmak. Bunu yüreğim hiç kaldırmazdı. İçim rahat şimdi, görevimi yaptım.”

Osman Doğru Prof. Dr., Marmara Üni., Hukuk Fak. - 2010.01.31 - Radikal İKİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder