19 Şubat 2010 Cuma

Moralden morale fark var

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bir gazeteye son ayların gelişmeleriyle ilgili bir demeç vererek bu gelişmeleri değerlendirmiş. Orgeneral’in bunlardan çıkardığı en büyük sonuç, epey bir süredir zaten tekrarladığı gibi, Silâhlı Kuvvetler’in yıpranması (ya da onun söyleyişiyle “yıpratılması”) ve “moral”inin bozulmasıyla ilgili. Ertuğrul Özkök, onun sözünü kendi yazısına başlık yaparak “Yeter artık yahu” demiş.

Zaten gazetenin birinci sayfasında da Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın demeci var. O da, “Millete Şikâyet Ediyorum” başlığı ile verilmiş. Komutan hemen Habur’dan gelen, “Teröristler” ile kendi kuvvetlerinin gözaltına alınan mensupları arasında bir “kontrast” yapmayı seçmiş.

Onun bir de şöyle tesbiti var: “Morali bozulan personel teknolojiyle yüzen gemiyi yüzdüremez...” Benim bildiğim savaş bayağı zor iştir ve biraz ya da epey fazla “manevî dayanaklılık” gerektirir.

Her neyse, nedir bu “moral bozan” durum. “Artık yeten” şey nedir?

Elimizde, en çok şeyin adı olan, en çok şey açıklayan kelime, “Ergenekon”! Komutanlar, artık o davanın durmasını, yok olmasını ya da Şemdinli olayında yargılananlar için şimdi askerî mahkemenin verdiği kararın verilmesini mi istiyorlar, bilemiyorum. Bu civarda bir şey istedikleri belli.

Onlar bunu isterken, bazı insanlar da Ankara’da, Meclis’i, Meclis’te İnsan Hakları Komisyonu’nu ziyaret ediyor. Onları tanıyoruz, ama daha çok kaybettikleri eşleri, babaları, kardeşlerinin adlarıyla tanıyoruz: çeşitli “faili meçhul” siyasî cinayetlerde hayatlarını kaybetmiş yakınlarının adları hâlâ aklımızda. Ama şu birkaç gün içinde Ankara’da gördüklerimiz, tarihten bildiğimiz ve hatırladıklarımız arasından çok küçük bir oranı temsil ediyor. Koca bir kalabalık var orada, Taylanlar, Battallarla başlayan... Ya da, onlarla mı başlayan? Yoksa Hasan Fehmi, Ahmet Samim vb. ile mi başlatmalı?

Bu ülkede daha yirmi yaşıma girmeden bir başbakan ile iki bakanın asıldığını gördüm. Bir iki yıl sonra iki subay asıldı. Onlar darbe girişimlerinde başarılı olsalardı, tahmin ediyorum, asacaklarının listesi hayli kabarık çıkacaktı. O sırada TİP kurulmuş, bir gündem yaratmaya başlamıştı. O zamandan beri siyasî cinayetten gözümüzü açamadık.

Bunlar olurken, bunların yanı sıra, Abdi İpekçi cinayeti gibi olağanüstü bir cinayetin sanığı sıkıyönetim askerî hapishanesinden çıkıp giderken (su yüzüne, Roma’da Papa öldürme girişimiyle çıkmak üzere) herhangi bir komutan çıkıp personelinin moralinin bozulduğuna dair bir şey söylemedi. Şimdiki gidişata bakınca anlaşılıyor ki, o gün gazetelerde birileri çıkıp “O adam askerî hapishaneden nasıl kaçar” diye sorsa, Silahlı Kuvvetler’in morali bozulurmuş. Kaçırınca bozulmayan moral, “Nasıl kaçar” diye sorunca bozulurmuş. Ama o zaman herhangi birine böyle soru sordurmayan bir düzen, sıkıyönetim rejimi vardı –yani “ideal” durumda yaşıyorduk ve her şey iyiydi. Mantıkî sonuç, şimdi de herkesi sustursak, işler gene yoluna girer; morali düzelen “personel” gemiyi yüzdürmeye yeniden başlar.

İşin tuhafı, ben de, ömrümü dolduran bu siyasî cinayetlerden, darbelerden, çözülemeyen kumpaslardan, kesilmeyen şiddetten, hukuku hukuksuzluğun pragmatik âleti haline getiren anlayıştan çok şikayetçiydim. Hâlâ da öyleyim. Öyleyim ama şu son beş, on yıllık dönem içinde bir şeyler değişmeye başladı. “Bu ne. Kim yaptı. Nasıl yaptı” türünden sorularımızın bazıları cevaplarını bulur gibi oluyor. Oldukça, benim “moral”im de düzeliyor.

Belli ki, toplumda değişik kesimlerin değişik “moral kaynakları” var ve bunlar klasik tahterevalliye benzetilebilir bir denge içinde, oldukça diyalektik bir biçimde varoluyorlar.

Murat Belge - 2010.02.13 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder