1 Şubat 2010 Pazartesi

Mağduriyet üzerinden siyaset

Yahudiler tarihinin en fazla horlanan, yakın zamanlarda maruz kaldıkları soykırımla en mağdur kavmi. Ancak aynı zamanda dünya ekonomisi üzerinde, dolayısıyla uluslararası siyasette en hâkim halk. İsrail devleti, bir dizi trajik hadisenin perçinlediği mağduriyet üzerinden siyaset üretiyor
Tarihte Musevileri ötekileştiren ve Yahudilikle mücadeleyi dinin rüknü gibi gören İslam değil Hıristiyanlık... Ama günümüzde Katolik Hıristiyanlığın merkezi Vatikan içten içe öfke duysa da siyaseten tepkisizliği seçtiği için, Protestan Hıristiyanlık ise Nazi Almanyası’nın zirvede oldu yıllarda yaşanan hadiseler dolayısıyla derin suçluluk hissettiği için söz Yahudilikten açıldığında refleks olarak himayeci bir tutum içine girdiğinden İsrail
deyim yerindeyse ‘Ortadoğu’nun yularsız atı’ haline geldi...
Telaviv ve Kudüs, Müslüman Arapların feryatlarını göğüslemekte yıllar yılı fazla zorlanmadı. Tepkiler de genelde Batılı gazetecilerin çektiği fotoğraf karelerinin dünya kamuoyunda uyandırdığı öfke düzeyinde kaldı. İsrail ‘ stratejik müttefik’ olarak gördüğü ve bölgenin en büyük askeri gücüne sahip Türkiye’yle yakınlığı dolayısıyla rahattı. Ankara’nın atmosferine zaman zaman muhafazakar siyasilerin homurdanmaları hâkim olsa da İsrail askeri ilişkilerin vardığı derinliğin Türkiye’yi raydan çıkarmayacağı inancındaydı. Ancak gelişmeler aksi yönde oldu. Türkiye askeri ve istihbarat alanında yapılmış pek çok anlaşma dolayısıyla hala bölgede İsrail’e en yakın ülke durumunda ama aradaki mesafe artık bir hayli açılmış durumda.. Ne siyasetin ne de ordunun İsrail’le ilişkileri dünkü seviyesinde. Ankara’nın Müslüman ülkeler nezdinde kazandığı prestij ve ağırlığın vardığı son nokta başbakan Tayyip Erdoğan’a Suudi Arabistan’ın verdiği Kral Faysal ödülü.

Fatih’in doktoru Gaeta
1949 Mart’ında İsrail devleti kurulduğunda, Türkiye onu tanıyan halkı Müslüman olan ilk ülke. Yahudilerle ilişki konusuna gelince onun tarihi daha da eski; 1491’e kadar uzanıyor. O tarihe kadar Anadolu’da ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni başkenti İstanbul’da Yahudiler yaşıyordu kuşkusuz. Nitekim Fatih’in özel doktoru Gaeta Yahudiydi ve Müslüman olup Yapup Paşa adını aldıktan sonra vezir rütbesiyle görev yapmıştı. Ama 1491 yılında 200 binden fazla Yahudi Engizisyon tarafından İspanya’dan sınır dışı edildiğinde Osmanlı padişahı 2. Beyazid bu insanları topraklarında yerleşmeye davet eden tek ülke oldu. Ve o tarihten sonra Yahudiler Osmanlı tarihinde çok önemli bir rol oynadılar. Osmanlı sarayında hekim, banker, diplomat olarak önemli görevler üstlendiler. Keza ticaret, sanayi ve bankacılık dallarında her zaman ön planda rol oynadılar. Osmanlı devletinin Avrupa’daki genişlemesine paralel olarak Anadolu’dan sadece Müslüman Türkler değil Yahudiler de yeni topraklara gönderilerek yerleştirildi. Yahudi tarihçi Yesef ha-Kohen’e göre 1535’te İstanbul’da 8070 Yahudi aile yaşamaktaydı. Ve kentte toplam Yahudi nufusunun 150 bin olduğu sanılıyordu.

Osmanlı’daki lobi
Sonraki yıllarda da Yahudiler Osmanlı himayesinde huzurlu yaşadılar. 1556’da Papa 4. Pavlus Yahudilerin ticaret yapmasını yasaklayıp mallarını müsadere ettiğinde İtalya’daki Yahudi azınlığı kurtaran Kanuni Sultan Süleyman oldu.O dönemde yaşamış olan Donna Gracia Nasi ile yeğeni Josef Nasi’nin Osmanlı başkentinde bir tür ‘Yahudi Lobisi’ oluşturduğunu söylemekte beis yok.
Nasiler, günümüz İsrail tarihçileri tarafından da başlıca Yahudi ailelerinden kabul edilen bir aile. Büyük bir servete sahip olan bu ailenin üyelerinden Yasef Nasi’nin Osmanlı Sarayı’nda çok etkin olduğu da sır değil. Bundan 350 yıl önce Filistin bölgesinde özerk bir Yahudi kolonisi kurmayı tasarladığın da. Yasef Nasi, Tiberya’ya padişah tarafından muhtariyet verileceğini umuyor, burada büyük bir Yahudi yerleşim merkezi kurma hayali besliyordu. Yahudi kaynaklarınca tarih sahnesine çıkan en önemli Yahudi kadınlar arasında gösterilen Dona Garcia’nın Avrupada din değiştirmeye zorlanan soydaşlarının gördükleri baskıyı Kanuni Sultan Süleyman’a anlatıp onların Osmanlı topraklarına getirtilmesini sağladığını da unutmamak lazım. 16. yüzyılda Ben Natan Eskenazi ve Ester Kira da Osmanlı yönetim katında etkin Yahudilerdi. Öyle ki Eskenazi, Saray’da Divan Danışmanlığı görevine gelmişti ve özellikle dış ilişkilerde etkili bir diplomat konumundaydı. Onun Polonya kralının seçiminde Sokollu Mehmet Paşa’nın desteğini sağlayarak belirleyici bir rol bile üstlendiği söylenir. Ester Kira’ya gelince harem kadınları kapalı bir çevrede yaşadıkları için alışveriş gibi bağlantıları kurma işini ‘Kira’ adı verilen gayrı Müslim kadınlar yaparlardı. Doğal olarak da bu kadınlar kurdukları ilişkiler sayesinde hem büyük imkanlara sahip oluyorlar hem de özellikle bazın atamalarda etkili oluyorlardı. Hayatı filmlere konu olabilecek şekilde geçen Ester Kira da bunlardan biriydi.

Bir keşiş öldürüldü ve...
19. yüzyılda tablo değişmişti... Rum ve Ermeni azınlık farklı ülkelerin himayesinde çözülmekte olan Osmanlı devletinden pay kapma yarışına girdiğinde Yahudiler kavganın dışında kaldılar. 1840’ta Şam’da bir keşiş ve hizmetkarının kaybolduğu olay sonrası Yahudi bir berberin işkenceyle alınan ifadesinde ‘Onları ayinde öldürmek için kaçırdık’ demesiyle eski efsaneler yeniden gündeme geldi. Olayı tırmandıran Fransa’nın Şam konsolosuydu. Onun baskısıyla bir dizi tutuklama yapıldı. Nihayetinde gerçek anlaşıldı ve padişah iftirayı kınayan, Yahudilerin Osmanlı hakimiyetindeki topraklarda can güvenliklerinin sağlanması için teminat veren bir ferman yayınladı ama Yahudi ve Müslüman toplulukların biribirine karşı tutumu yara aldı. Cumhuriyet yıllarında da Anadolu, Avrupa’da yükselen anti-semitik siyasetten kaçan Yahudiler için melce oldu. Pek çok Yahudi bilim adamı ve sanatçı Türkiye’ye gelerek yeni oluşturulmakta olan üniversitelerin yapılanmasına katkıda bulundular...

Çerçeve

Barışa son veren barış
Yayınlanalı hayli oldu, ancak ben yenile okuyabildim Barışa Son Veren Barış’ı... Boston Üniversitesi hocalarından David Fromkin’in eseri günümüzde Ortadoğu’da kaynayan cadı kazanının altını kimlerin ne düşünceyle nasıl yaktığının öyküsü. Tabii büyük ölçüde Osmanlı çözülmesinin de.
Yüzlerce arşiv belgesi, istihbarat raporu, hatırat ve onlarca araştırmadan süzülmüş bir eser bu. Sadece alt başlığı dahi kitabı kaynak olarak okumaya değer kılıyor: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?
Fromkin’in önümüze serdiği bilgi hazinesinin her sayfası ilginç.
Örneğin derin malumat ve tahlil kabiliyetine sahip olduğuna sandığımız İngiliz istihbaratının 1. dünya savaşı öncesi ne denli yanılgı içinde olduğunun örnekleri. Talat Paşa’nın çingene asıllı zannedilmesi, İttihat Terakki’nin Yahudi örgütü olduğunu zannetmesi gibi.
Şu satırlar Framkin’in ‘harb-i umumi’ öncesi Türkiye tablosunu tasviri:
“Babıâli sanki geçmişte yaşıyordu. Avrupalılar da Ortadoğu’ya geçmişi görmek için geliyorlardı. İncil’de sözü edilen yerleri, eski dünyanın toprak altından çıkarılmış harikalarını ve İbrahim’in zamanındaki gibi yaşayan göçebeleri görmek ilgilerini çekiyordu. Osmanlı İmparatortluğu Bulgaristan’ın kontrolu 1878’de kaybetmişti ama Babıali Bulgaristan hala Osmanlı devletinin parçasıymış gibi davranıyordu. Bundan dolayı Gertrude Bell’in tesbiti ilginçtir: Hiçbir ülke Osmanlı İmparatorluğu’ndan fazla hayal ürünü olamaz.
İmparatorluğun çeşitli köşelerinde askeri garnizonlar vardı ama iktidar dağınıktı. Merkezi otorite gerçek olmaktan çok mitostu. Farklı ülkeler imparatorlukta çeşitli derecelerde etkinliğe ve kontrole sahipti. İngiltere Mısır ve Kıbrıs’ı yönetmekle yetinmiyor körfezdeki şeyhlikleri de kontrol ediyordu. Lübnan Babıali’ye bağlıydı ama Hıristiyan bir vali tarafından yönetildiği gibi Babıâli Lübnan’la ilgili bir kararı ancak altı Avrupalı güce danışarak alabiliyordu. Rusya ve
Fransa imparatorluğun Ortadoks ve Katolik halkını himaye görevini üstlenmişlerdi. 20. yüzyıla girerken bölgede Türk egemenliğinin günlerinin sayılı olduğuna inanmamak imkânsız gibi bir şeydi...”

Avni Özgürel - 2010.01.31 - Radikal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder