19 Şubat 2010 Cuma

Fetret Devri

Mızrağı sığmayacağı bir çuvala sokmakla uğraşmanın hiç âlemi yok. Bu bir savaştır ve çok açık bir biçimde siyasetle yargı bürokrasisini karşı karşıya getirmiştir. Olayların başlangıcında bir başsavcının bir cemaat için sürdürdüğü araştırma var. Sonra onun tutuklanması var. Ardından onu tutuklayanın görevden alınması var. Daha geriden gelenler bunlardan daha az çarpıcı değil. Yargıtay ve Danıştay'ın HSYK'yı destekleyen açıklamaları var. Hükümetin bütün bunlara karşı çıkışı var. Tekrar verilen cevaplar var. Yapılan ziyaretler var.

Bu gerçekten ürkütücü tabloya bakıp da yaşananların siyasal olmadığını söylemek kargaları güldürmek için bile işe yaramaz. Ortada siyasetle karşı karşıya gelmiş bir Yüksek Yargı duruyor. Beni de en fazla o ilgilendiriyor.


Acaba Yüksek Yargı diye bir kavramdan söz edilebilir mi? Bildiğim ve aklımın erdiği kadarıyla bu kavram sadece verilen kararın onama veya bozma yani temyiz mercii olan Danıştay ve Yargıtay için bir "iç kavram" olarak kullanılabilir. Oysa apaçık görülüyor ki, Yüksek Yargı kavramı bizde bir realiteye tekabül etmektedir ve bununla maksat yargı bürokrasisidir. Bugünkü sorunun belkemiğini de o meydana getiriyor ve bir kere daha Yüksek Yargı'nın yani yargı bürokrasisinin doğrudan bir müdahalesiyle yüz yüzeyiz.


HSYK'nın yaptıklarını yapmaya yetkisi var mıdır yok mudur yolundaki tartışma bu yazının sınırlarını aşar. Hukukçular dahi o konuda görüş birliği içinde değil. Yarın öbür gün bir karar ağırlık kazanır, biz de irdeleriz. Fakat bu muğlak durum yukarıda değindiğim gerçeği ortadan kaldırmıyor. Yargı bugün siyasete karşı, siyaset bugün yargıya karşı tam bir cephe oluşturmuştur.


Bu durumu ben fetret devri diye nitelendiriyorum.

İçinde yaşadığımız karmaşayı yaratan bizde demokrasiyle yargı arasındaki ilişkilerin yeterince aydınlatılmamasıdır. Kabul edelim ki, demokrasi teorilerinin en ağır sorunlarından birisi budur. Yargının bağımsızlığını demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından birisi sayıyoruz. Bu tartışılmaz bir gerçektir. Öte yanda hukukun üstünlüğü ilkesi var. O da öyle, demokrasinin bir başka olmazsa olmaz koşulu.

Yalnız bu iki kavram bizde çok uzun zamandır iki önemli yanlış anlamayla birlikte ortaya çıkıyor. Yargı bağımsızlığı derken yukarıda değindiğim türden bir yargı bürokrasisinin apayrı bir erk olarak ortaya çıkmasına ne demeli? Öte yanda hukukun üstünlüğü ilkesinin mesela İngilizcesi "rule of law"dur; yani hukukun edimlere, eylemlere hâkim olmasıdır. Fransızcası "la primauté du droit" yani hukukun birincilliği, önceliği, önde gelmesidir.


Biz bu kavramı da epey dejenere ederek kullanıyoruz. Yargının kendisini öteki kurumların üstüne çıkarması, üstünde görmesi, hukukun üstünlüğüne yani değil hukukun hâkimiyetine değil hegemonyasına tekabül eder. Oysa gerçek bir demokrasi gerçek bir kuvvetler ayrımı ilkesine dayanır ki, hukuk bürokrasisi de o sistemde diğer kuvvetlerden daha yukarıda bir odak değildir. Bu nedenle çok uzun bir süre "üstünlüğü olmayan hukuka doğru" başlıklı ve o anlama gelen yazılar yazdım, geçmişte. Bugün de aynı yerdeyim. Oysa hukukun şimdi juritokrasi yani yargıçların üstünlüğü, yönetimi anlamına gelecek bir tavrı var.

Bu da fetret devri dediğim gelişmelere yol açıyor.

Şimdi bir siyasal iktidar düşününüz ki, gece gündüz, hakkında açılacak kapatma davasıyla uğraşsın. O siyasal iktidara davanın ne zaman açılacağını "hissetme" görevi veya işlevi yüklensin. Bu durumu salt hukuksal bir durum olarak telakki etmek mümkün olabilir mi? Kaldı ki, kapatma davalarının sadece bir Başsavcının takdiriyle açılabilir olması başlı başına bir tartışma konusuyken bu durum Türkiye'de bütün korku dünyasını kurarak devam etsin.


Hiç sözü dolaştırmayalım. Kimse, İngilizcede dendiği gibi bebeği de küvetin suyuyla dökmek istemiyor. Hukuk bürokrasisi sorununu aşmak demek hukukun üstünlüğüne zarar vermek anlamına gelmez. Fakat bizde bugünkü tepkinin altında yatan siyasal yapıya geleneksel olarak hâkim bürokrasinin kendi iktidarına dönük tedirginliğidir. Bu bazen olmayacak 367 kuralı olarak tezahür eder, bazen bir savcının görevden alınması olarak. Bazen de dünyanın hiçbir yerinde görülmedik biçimde siyasal iktidara dönük "Yüksek Yargı" açıklamalarıyla. Budur işte fetret devri.

Hukukun da hukukun bağımsızlığına ihtiyacı vardır.

Hasan Bülent Kahraman - 2010.02.19 - Sabah

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder