3 Şubat 2010 Çarşamba

Bye bye, askeri vesayet

Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. On yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. Yapılırsa, bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim'dir

Bu yazıda, basında çıkmış şeyleri tekrar edecek değilim. İnanmamakta direnenlere sadece şunu söylemekle yetinirim: Bütün bu “plan”ların binde biri bile doğru olsa, bunun kadar büyük rezaleti Türkiye Cumhuriyeti henüz yaşamamıştır. Kaldı ki, orayı burayı bombalayacak askeri personelin sicil numaraları bile ortalığa dökülmüş durumda.
Hadi hepsini bırakalım, “kokusunu ne yapacağız”? Askeriyenin sadece son 55 yıllık sabıkası yeter: Halkın oyuyla gelmiş sivil iktidara resmen beş müdahale, kim bilir kaç tane gayriresmi müdahale.
Bombalamaya gelince: 6-7 Eylül 1955 olayları adlı 1 Numaralı yüzkaramızda, başında bir tümgeneralin (“başarısı” nedeniyle korgeneralliğe terfi ettirilmiş, sonra da büyükelçi yapılmıştı) bulunduğu MİT, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombalamadı mı? Bu durumda, “Allah Allah diye saldıran asker cami bombalar mı?” biraz fazla hafif kaçmıyor mu? Üstelik, camiyi bombalayacak olan asker değil ki, emir. Askeriyemiz değil midir, “Emir demiri keser!” diyen? “Mevzu-ı bahis vatansa, gerisi teferruattır” ezberinin başka hangi sonucunu bekliyordunuz? İnsanları bu kadar aptal saymak çok mu akıllıca?

Kendine etmek
Ünlü atasözünü biraz değiştirirsek: “Akrep etmez akrebe, bir insanın kendine ettiğin”. TSK içindeki kimi generaller son yıllarda öyle akıl ve vicdan dışı serüvenlere giriştiler ki, TSK’yı hiçbir düşman ordunun edemeyeceği kadar perişan ettiler. Şimdi Genelkurmay çaresizlik içinde. Bu “plan”lardan haberim var dese bir türlü, çünkü seçilmiş hükümete karşı darbe girişimi en büyük hıyanet-i vatan. Haberim yok dese bir türlü, çünkü “emir-komuta zinciri”ne tapınan asker için bu en büyük zül.
Bakınız, Sakallı Celal’in “... ancak tahsille mümkündür” misali, bazılarımız bunu anlamakta hâlâ zorlanıyor ama, parmağımı ağzıma batırarak şuracığa yazıyorum: TSK, Türkiye üzerinde 27 Mayıs’tan beri sürdürdüğü vesayetini yitirmiş bulunuyor. Kendisi için daha da önemlisi, itibarını. İtibar gibi şeyler (tabii ki gündelik hayat içinden daha canlı bir örnek de mümkün) bir kere kaybedilir. Geçmiş olsun.
Tam anlaşılmadıysa, istatistiksel olarak da ifade edelim: “Ergenekon soruşturmasından önce, halkın orduya güveni yüzde 90 civarındaydı. Son darbe ve suikast iddialarıyla yüzde 63,4’e düştü. Bugüne dek hiç 80’lerin altına düşmemişti. Üstelik biz araştırmayı yaptığımızda henüz Balyoz Harekâtı haberleri yoktu” (Neşe Düzel röportajında Adil Gür, Taraf, 25.01.10).

Nasıl böyle oldular?
Bunu halkımız (biraz kabaca olmakla birlikte) daha güzel ifade eder ama, kimi askeri muhteremler işin tadını kaçırınca böyle oldu. Oysa biraz sosyoloji ve tarih bilselerdi veya biraz akl-ı selime sahip olsalardı veya sadece şımarmasalardı, sivil toplum diye bir şeyin doğduğu bir ülkede böyle darbe planları yapmaya cüret edemezlerdi. Meşhur mizah karakteri Porof. Zihni Sinir ‘in “proce”lerini (veya, W. Disney’in Fantasia’sındaki “Sihirbazın Çırağı”nı) hatırlatan komikliklere girişmezlerdi. O zaman TSK, sivil toplumun gelişmesine paralel olarak yavaş yavaş ve itibar yitirmeden kışlasına süzülür ve aynen Atatürk döneminde olduğu gibi yurtdışı koruma görevini yerine getirmek suretiyle Türkiye toplumundaki geleneksel saygınlığını korurdu.
“Biraz sosyoloji ve tarih” derken şunu kastediyorum: İç dinamiklerin “tembel” olduğu (azgelişmiş) ülkelerde, Batı eğitimi almış kişiler (ki bunlar en önce askerlerdir) Yukarıdan Devrim yaparak bu dinamikleri harekete geçirmeye girişebilirler. Yani, yarı-feodal bir toplumun üstyapısını (ideoloji, kültür, siyaset, hukuk, vs.) değiştirme yöntemiyle ülkeyi Batı’ya benzetmeye çalışabilirler. Zorlama olduğu için, bu etki tabii ki ileride tepki yaratır. Ama kabul etmek gerekir ki, ülkeye muazzam bir zaman kazandırır, başka türlü yapılamayacak bir sıçrama sağlar, sınıfsal dinamikleri harekete geçirir, altyapıyı (ekonomi, mülkiyet ilişkileri, vb.) bile zamanla geliştirir.

Yukarıdan devrim
Yalnız, dikkat edilecek çok önemli bir kural var: Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. Zırt pırt, mesela on yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. Yapılırsa, bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim’dir. Çünkü, tepkileri memeden beslemenin yanı sıra harekete geçmiş toplumsal dinamikleri köreltir. Bu, zaman kaybından, yani her defasında “Şekil 1’e dönüş”ten başka bir şey değildir.
Çok lazımsa, yakın siyasal tarihten örnek bol: Türkiye’deki her askeri müdahalenin ardından bunun antitezi iktidara daha güçlü olarak geldi ve Türkiye’de Askeriye (ve onun sivil şakşakçıları) bunu hâlâ idrak edebilmiş değil. Daha önce de yazdım: 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından 1965’te Demirel, 12 Mart 1971 muhtıra-darbesinin ardından 1974’te Ecevit, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 1996’da Erbakan, 28 Şubat 1997 “postmodern darbe”sinin ardından 2002’de T. Erdoğan, 27 Nisan 2007 “e-muhtıra”sının ardından 2007’de yine T. Erdoğan, daha güçlü olarak. Hiç merak buyurmayınız, “idrak” olmadıkça bu böyle sürüp gidecektir efendim.
Bu tür müdahalelerin, Askeriyenin (ve onun sivil şakşakçılarının) 61 Anayasasından başlayarak inşa etmiş olduğu ayrıcalıklar silsilesini muhafaza etmek için yapıldığı hususu bir yana, şunu da not edelim: Türkiye’deki her askeri müdahale Kürt meselesini daha feci hale getirdi. Çünkü darbe demek, korkunç baskıların artık tahammül çizgisini aşması demektir. PKK, 12 Eylül faşizminin Diyarbakır Cezaevi mezalimi tarafından yaratıldı. 1984’ten önce PKK mı vardı? Bu açıdan 12 Eylül darbesi tam anlamıyla bir Dr. Frankenstein değil midir? Sinemaya gider misiniz, Boris Karloff’u duydunuz mu?

Tek yol: Sivil toplum
Peki, “Bu adamlar laikliği mahvediyorlar, oturup seyredecek miyiz”? Çünkü hakikaten samimi olarak böyle düşünen bir sürü insan hâlâ var. Hemen söyleyeyim: Evet efendim, oturup seyredeceksiniz; lütfen. Minimum iki sebepten ötürü: 1) Laikliğin mahvolduğu falan yok; Dağlıca’da hâlâ “Ölüneceeeek, öl!” demeye devam edebilen bir zihniyetin aradan 90 yıl geçtiği için zamanaşımına uğraması var (günümüzde bir gün çok zaman), 2) Laiklik mahvolmakta olsa dahi siz hiçbir şey yapamazsınız, durumu ancak daha berbata götürürsünüz; yukarıda örneklemeye çalıştım.
Bu konuda harekete geçebilecek tek unsur, “sosyalizm” dendiği zaman “devlet” anlayan (ben de eskiden böyleydim) insanların henüz idrak bile etmeye başlayamadığı bir unsur: Türkiye sivil toplumu. Sivil toplum, Devlet ve Cemaat baskısına karşı çıkmaktır. Burada “cemaat”, ülkeyi din kurallarıyla yönetmek isteyenler demek. “Devlet” ise, tabii ki, vesayet kimdeyse en başta o demek. Tabii, fena sıkışınca, son çare olarak şimdi de “sivil dikta” teranesini icat etmişler demek.
Uzattım. Genelkurmay zor ama basit bir karar vermek zorunda: İçindeki çürükleri korumak veya temizlemek. İkincisini yaparsa Atatürk dönemindeki statüsüne geri dönecek. Birincisini tercih ederse, yarın öbür gün “Halkı askerlikten soğutmak”tan yargılanabilir.
Dahası, böyle bir olasılık şükür yok ama, kendi arşivlerine bile sahip olamayan kaos içinde bir TSK bizi dışarıya karşı koruyabilecek mi? Balkan Savaşı öncesi Ordu bölünmüşlükten fena dağılmıştı, şimdi “birlik ve beraberlik”ten fena dağılmış izlenimi veriyor.
Not: Tekel işçilerinin haline “Hatamız, fazla merhamet” diyen AKP’yi de, “darbecilere yardım ve yataklık”tan yargılamak lazım. Ayrıca, AKP her kesimi karşısına almaktan ve ağzı olan herkese laf yetiştirmekten vazgeçse de, oturup reform yasalarını çıkartsa iyi eder.

Baskın Oran - 2010.01.31 - Radikal İKİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder