1 Şubat 2010 Pazartesi

Bavul ve medya

Gazeteciler kuşkucu olur.

Merak ve kuşku, onların mesleğinin ayrılmaz parçasıdır.

Bizim gazeteciler de kuşkucu.

Ama onların çoğunluğunun kuşkusunun hedefinde devlet ya da ordu yok, onlar bireylerden, gazetelerden, gazetecilerden, çıkan haberlerden kuşkulanıyorlar.

Bizim Balyoz planını açıklamamızdan sonra çıkan yazıları ve televizyonlarda yapılan konuşmaları bir aklınızdan geçirin.

Biz, “cami bombalayacak” timin listesini yayımladık.

İsimler vardı o listede, o isimlerin sicil numaraları vardı.

Kaç yazarın sütununda, kaç televizyonun ekranında “o isimlerle ilgili bir merak, o isimlerin gerçek olup olmadığına dair bir kuşku” gördünüz.

Medyanın büyük bir kısmında “kuşkunun” hedefinde Taraf vardı, neredeyse bütün o planları bizim hazırladığımızı söyleyecek kıvama gelenler bile oldu.

Ya da doğrudan bize, ailemize sövdüler.

Ellerine verdiğimiz “harekât” planlarıyla dolu belgelerden kuşku duydular da, ellerinde hiçbir belge olmadan Yasemin Çongar’ın Amerikalı eşinin CIA ajanı olduğunu fütursuzca yazıp hedef gösterdiler.

Ellerinde hiçbir belge olmadan bir gazetecinin eşinin “ajan” olduğunu yazabilecek kadar “güven dolu” bu insanların, orduya ait “belgeler” karşısında bu kadar “kuşkucu” olmasını nasıl açıklayacağız?

“Kullanılabilecek” tıynette olmalarıyla mı?

O tıynette epey adam var medyada.

Orduya ait darbe planlarından bu derece rahatsızlık duyabilmesi için insanın “gazeteciden” başka bir şey olması gerekir.

Darbe hazırlayanlara değil de o hazırlığa karşı çıkanlara kızmak, o darbenin belgelerini yayımlayanlardan kuşku duymak sizce bir “gazetecinin” işi mi?

Türk medyası, orduyla, darbeyle ilgili yayımladığımız her belgede bize saldırdı, bizimle ilgili kuşkularını dile getirdi, haberin “zamanlamasını” sorguladı, niye bizim gazeteye “sızdırıldığını” merak etti ama o haberlerde söylenenleri merak etmedi, bizim haberimizin üstüne bir şey eklemek için uğraşmadı.

Çoğunluğunun kuşkusu ve merakı, ordunun sınırlarında durup, duvara çarpan lastik bir top gibi geriye, bize döndü.

Kafes Planı’nı yayımladığımız günleri hatırlayın.

Koç Müzesi’ndeki denizaltıya “bomba koyup” çocukları öldürmeyi planlamışlardı.

Türk medyası günlerce görmedi bu haberi.

Yayımladığımız “belgeleri” kuşkuyla karşıladı.

Bugün o belgeler açılan davanın iddianamesinde yer alıyor.

Şimdi de Balyoz Planı’yla ilgili yazılarını, konuşmalarını izliyorum.

Aralarında Genelkurmay’a rahatça girip çıkanlar, generallerle baş başa görüşenler var, hiç mi biri “cami patlatacak timlerle” ilgili bir soru sormayı düşünmedi?

Hiç mi birinin aklına, “bu harekât planındaki adamlar kim, şimdi neredeler, bu belgelerle ilgili ne söylüyorlar” diye sormak gelmedi?

İş orduya, askere, darbeye gelince bunların kuşkularıyla merakları “iğdiş mi ediliyor”, hadımlaşıyorlar mı?

“Asker cami bombalar mı” diye soruyorlar, peki, asker müzelere bomba yerleştirip “çocukları öldürür” mü?

Aklını “darbeye” takan hastalıklı biri her şeyi yapabilir.

Bir ülkede gerçek bir gazete, “aklını darbeye takanların” neler yaptığını merak eder.

Gazetecilerin “darbeler” karşısındaki bu meraksızlığı zaten bu ülkede bu kadar çok darbe olmasına, bu kadar çok muhtıra verilmesine yol açtı, gerçek bir medya olsaydı o darbeler olmazdı, o darbeleri hazırlayan yollarda dökülen kanların hesabı, o kanlar dökülürken sorulurdu.

28 Şubat’ı hazırlayan “maskaralıklar” açığa çıkarılırdı.

“Andıçları” hiç kuşkulanmadan yayımlayanlar, “darbe belgelerinden” kuşkulanıyorlarsa orada gazetecilikten, “iyi niyetten” pek söz edemezsiniz.

“Ordunun ve darbenin” adamlarından söz edebilirsiniz ancak.

Onlar direnebildikleri kadar direnip, içi darbe planlarıyla kaynayan ordunun “pir-ü pak” olduğunu kanıtlamaya çalışacaklar, bunu kanıtlayabilmek için bizden, yayımladığımız belgelerden kuşkulanacaklar, bize sövecekler.

Dün, bizim yayımladığımız “Balyoz Darbesi”nin orijinal belgeleri bir bavul içinde Mehmet Baransu’ya ulaştırıldı, Baransu da onları savcılığa teslim etti.

Şimdi bütün orijinal CD’ler, “ıslak imzalar”, el yazmaları, planlar, harekât emirleri savcının elinde.

Gazetecilerin bir kısmı “darbecilerden” değil, o darbecileri ortaya çıkaranlardan kuşku duymaya devam etsin.

“Kullanılabilecek gazeteci” kavramının, o “saptırılmış kuşkulardan” yaratıldığını, bir insanın, adı o “listede” olduğu için değil, inatla yanlış bir hedef hakkında kuşku yarattığı için “kullanılabilir” olduğunu da öğrenecekler.

Zaten o zaman da, “varlığım Türk darbeciliğinin varlığına armağan olsun” diyecek gazeteci de kalmayacak bu ülkede.

Ahmet Altan - 2010.01.30 - Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder