19 Şubat 2010 Cuma

Gerçek

Tarihî bir kavganın ortasındayız.

Mücadele çok keskin olduğu için herkes tarafını açıkça belirleyip yerini alıyor.

Tarafların belirlenmesinde çok da şaşırtıcı bir gelişme olmuyor.

Ergenekon konusundaki “saflaşma” bu son “yargı” kavgasında da aynen kendini gösteriyor.

Çünkü “Ergenekon” aslında devletin rahatça “suç işleme hakkına” sahip olduğuna inanan “eski cumhuriyet”in kod adı.

Susurluklar, JİTEMler, faili meçhuller, darbe planları bu “eski cumhuriyetin” olağan işleri.

“Devlet, kendi halkına karşı suç işleyebilir ve bu suçlar cezalandırılmaz” diyen bir inanış bu.

Bu inanışın savunma tarzı da, “devletin hukuka uyması halinde ülkenin başına çok kötü işler geleceği” palavrası elbette.

Bu görüşe karşı çıkanlar da, “suç işleyen devletin ülkeyi batıracağını, artık devletin suçtan arınması gerektiğini” söylüyorlar.

Devlet görevlileri tarafından işlenen suçların “sembolü” de Ergenekon olmuş durumda.

Onun için Ergenekon konusunda alınan saflar gayet “ideolojik” ve hiçbir olayda değişiklik göstermiyor.

Eski cumhuriyetin taraftarları Ergenekon’u savunuyor, “demokratik bir cumhuriyet” kurulmasını arzulayanlar da Ergenekon’a karşı çıkıyor.

Eski cumhuriyeti savunanlar, halka açıkça” biz sizi ezen bir devlet istiyoruz” diyemedikleri için “Ergenekon AKP’ye karşı, AKP muhalefeti susturmak için Ergenekon’un üstüne gidiyor” diyerek, eski cumhuriyetten bıkan ama AKP’den de hoşlanmayan bir kesimi bir süre daha kendi saflarında tutmaya çalışıyorlar.

Ama kavga çok keskinleştiği için bu kurnazlık pek sökmüyor.

Bu değişim kavgasının son döneminde olduğumuz için artık taraflar da varını yoğunu ortaya koyuyor, “eski cumhuriyetçiler” iktidarlarını biraz daha sürdürebilmek için “hukukun dışına” çıkmakta beis görmüyorlar.

Erzurum’daki Ergenekon soruşturmasını durdurabilmek ve Üçüncü Ordu Komutanı’nın savcılıkta ifade vermesini engelleyebilmek için “hukuk dışına” çıkan hamleler yapılabiliyor.

Örneğin, Erzurum Savcısı’nı görevden alan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yetkilerini aşıyor; İstanbul Barosu eski başkanı Yücel Sayman, “HSYK’nın bu yetkiyi aldığı bir kanun maddesi göstersinler, gösteremezler, HSYK’ya böyle bir yetki veren kanun yok” diyor.

Kanun yok ama HSYK “olmayan” bir yetkiyi kullanıyor.

HSYK’yı “yargının ve hukukun” temsilcisi olarak kabul eden Yüksek Yargı, CHP, medyanın bir bölümü “kanuna dayanmayan” bu uygulamayı destekliyor ve HSYK’ya karşı çıkmayı “bağımsız yargıya karşı çıkmak” olarak göstermeye uğraşıyor.

HSYK, “bağımsız yargı” öyle mi?

Biliyorsunuz, bu “kurum”, askerlerin Şemdinli’deki bir kitabevini bombaladıkları sırada suçüstü yakalanmasıyla ortaya çıkan davanın iddianamesini yazan savcıyı cezalandırmıştı.

O savcı sistemin dışına atılmıştı.

Bu “bağımsız” bir karar mıydı?

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt, bir canlı yayında, “o savcıyı görevden kendisinin attırdığını” açıkça söyledi.

Genelkurmay Başkanı’nın emriyle “savcıyı görevden atan” bir “bağımsız” yargı kuruluşu olabilir mi?

O zaman, bu “bağımlılığa” karşı çıkan bir Yüksek Yargı üyesi oldu mu, Yargıtay, Danıştay bugünkü gibi ayaklandı mı, CHP isyan etti mi?

Niye ayaklanmadı peki?

“Yargı bağımsızlığına” çok meraklı olduklarını söyleyen bu kuruluşlar HSYK’nın Genelkurmay’dan emir almasını niye eleştirmedi?

Çünkü “eski cumhuriyet”, yargı da dahil olmak üzere herkesin Genelkurmay Başkanı’ndan emir alabileceğini kabul eden bir zihniyete sahip.

İstedikleri de, bu anlayışın devam etmesi, bunun için mücadele ediyorlar.


Mücadelenin bu keskin virajında da “hukuk dışına” çıkmalarının açıkça görülmesine aldırmıyorlar, daha canhıraş bir sorunları var çünkü, bir ordu komutanının ifadesinin alınmasını engellemeye uğraşıyorlar.

HSYK, hukukçuların söylediğine göre “kanunsuz” bir iş yapıyor, dahası “emirle” iş yapıyor ve emirle iş yaptığı da bizzat emri veren kişi tarafından açıklanıyor.


Bu ülkeye gerçek hukuk geldiğinde “emirle iş yapan” hukuk kurumunun üyeleri de yargı önüne çıkacak herhalde.

Bugün “yargı bağımsızlığı” diye bağıran ve olayları saptıranlara bir sorun bakalım, Büyükanıt HSYK’ya emir verip savcıyı işinden attırdığında neden seslerini çıkarmamışlar?

Çok basit bir soru bu ama herkesin durduğu yeri açıkça gösterecek bir soru.

Bu ülkede yalanlar çok pervasız söylendiğinden bazen küçücük bir soru kocaman yalanları ortaya çıkarıveriyor.

Gürültülere çok aldırmayın, eski bir bina yıkılıyor, yeni bir bina yapılıyor.

Yıkımla inşaat aynı anda sürüyor.

Bu kadarcık bir gürültü olacak artık.


Ahmet Altan - 2010.02.19 - Taraf

Fetret Devri

Mızrağı sığmayacağı bir çuvala sokmakla uğraşmanın hiç âlemi yok. Bu bir savaştır ve çok açık bir biçimde siyasetle yargı bürokrasisini karşı karşıya getirmiştir. Olayların başlangıcında bir başsavcının bir cemaat için sürdürdüğü araştırma var. Sonra onun tutuklanması var. Ardından onu tutuklayanın görevden alınması var. Daha geriden gelenler bunlardan daha az çarpıcı değil. Yargıtay ve Danıştay'ın HSYK'yı destekleyen açıklamaları var. Hükümetin bütün bunlara karşı çıkışı var. Tekrar verilen cevaplar var. Yapılan ziyaretler var.

Bu gerçekten ürkütücü tabloya bakıp da yaşananların siyasal olmadığını söylemek kargaları güldürmek için bile işe yaramaz. Ortada siyasetle karşı karşıya gelmiş bir Yüksek Yargı duruyor. Beni de en fazla o ilgilendiriyor.


Acaba Yüksek Yargı diye bir kavramdan söz edilebilir mi? Bildiğim ve aklımın erdiği kadarıyla bu kavram sadece verilen kararın onama veya bozma yani temyiz mercii olan Danıştay ve Yargıtay için bir "iç kavram" olarak kullanılabilir. Oysa apaçık görülüyor ki, Yüksek Yargı kavramı bizde bir realiteye tekabül etmektedir ve bununla maksat yargı bürokrasisidir. Bugünkü sorunun belkemiğini de o meydana getiriyor ve bir kere daha Yüksek Yargı'nın yani yargı bürokrasisinin doğrudan bir müdahalesiyle yüz yüzeyiz.


HSYK'nın yaptıklarını yapmaya yetkisi var mıdır yok mudur yolundaki tartışma bu yazının sınırlarını aşar. Hukukçular dahi o konuda görüş birliği içinde değil. Yarın öbür gün bir karar ağırlık kazanır, biz de irdeleriz. Fakat bu muğlak durum yukarıda değindiğim gerçeği ortadan kaldırmıyor. Yargı bugün siyasete karşı, siyaset bugün yargıya karşı tam bir cephe oluşturmuştur.


Bu durumu ben fetret devri diye nitelendiriyorum.

İçinde yaşadığımız karmaşayı yaratan bizde demokrasiyle yargı arasındaki ilişkilerin yeterince aydınlatılmamasıdır. Kabul edelim ki, demokrasi teorilerinin en ağır sorunlarından birisi budur. Yargının bağımsızlığını demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından birisi sayıyoruz. Bu tartışılmaz bir gerçektir. Öte yanda hukukun üstünlüğü ilkesi var. O da öyle, demokrasinin bir başka olmazsa olmaz koşulu.

Yalnız bu iki kavram bizde çok uzun zamandır iki önemli yanlış anlamayla birlikte ortaya çıkıyor. Yargı bağımsızlığı derken yukarıda değindiğim türden bir yargı bürokrasisinin apayrı bir erk olarak ortaya çıkmasına ne demeli? Öte yanda hukukun üstünlüğü ilkesinin mesela İngilizcesi "rule of law"dur; yani hukukun edimlere, eylemlere hâkim olmasıdır. Fransızcası "la primauté du droit" yani hukukun birincilliği, önceliği, önde gelmesidir.


Biz bu kavramı da epey dejenere ederek kullanıyoruz. Yargının kendisini öteki kurumların üstüne çıkarması, üstünde görmesi, hukukun üstünlüğüne yani değil hukukun hâkimiyetine değil hegemonyasına tekabül eder. Oysa gerçek bir demokrasi gerçek bir kuvvetler ayrımı ilkesine dayanır ki, hukuk bürokrasisi de o sistemde diğer kuvvetlerden daha yukarıda bir odak değildir. Bu nedenle çok uzun bir süre "üstünlüğü olmayan hukuka doğru" başlıklı ve o anlama gelen yazılar yazdım, geçmişte. Bugün de aynı yerdeyim. Oysa hukukun şimdi juritokrasi yani yargıçların üstünlüğü, yönetimi anlamına gelecek bir tavrı var.

Bu da fetret devri dediğim gelişmelere yol açıyor.

Şimdi bir siyasal iktidar düşününüz ki, gece gündüz, hakkında açılacak kapatma davasıyla uğraşsın. O siyasal iktidara davanın ne zaman açılacağını "hissetme" görevi veya işlevi yüklensin. Bu durumu salt hukuksal bir durum olarak telakki etmek mümkün olabilir mi? Kaldı ki, kapatma davalarının sadece bir Başsavcının takdiriyle açılabilir olması başlı başına bir tartışma konusuyken bu durum Türkiye'de bütün korku dünyasını kurarak devam etsin.


Hiç sözü dolaştırmayalım. Kimse, İngilizcede dendiği gibi bebeği de küvetin suyuyla dökmek istemiyor. Hukuk bürokrasisi sorununu aşmak demek hukukun üstünlüğüne zarar vermek anlamına gelmez. Fakat bizde bugünkü tepkinin altında yatan siyasal yapıya geleneksel olarak hâkim bürokrasinin kendi iktidarına dönük tedirginliğidir. Bu bazen olmayacak 367 kuralı olarak tezahür eder, bazen bir savcının görevden alınması olarak. Bazen de dünyanın hiçbir yerinde görülmedik biçimde siyasal iktidara dönük "Yüksek Yargı" açıklamalarıyla. Budur işte fetret devri.

Hukukun da hukukun bağımsızlığına ihtiyacı vardır.

Hasan Bülent Kahraman - 2010.02.19 - Sabah

Yeni krizimiz

Son Erzincan-Erzurum kilitlenmesi ve kriziyle Türkiye bir kez daha fırtınalı sulara, pusulasız bir halde girdi. Olanlar hakkında hukuk içinden bir açıklama bulmak hiç kolay değil. Hemen bazı teknik terimler piyasaya dökülüyor: tutuklama kararı verilen savcının ne yaptığı iddia ediliyor? “Kişisel” mi, “görev”le mi ilgili vb?.. Bunlara cevap vermek için “hukukçu olmak gerekir” diyebiliriz. Olabilir, ama hukukçu olmak “yeterli” mi? Anayasa Mahkemesi’nin “367” kararını verdiği bir ülkede “hukukî” kelimesinin anlamı ne? Bu “367” kendi başına birçok şeyi açıklıyor, ama istendiğinde “Yüksek” Yargı’nın elinde hukukun ne hale geldiğinin epey uzun bir listesini çıkarabiliriz. Zaten Yargı “yükseldikçe” kararları da tuhaflaşıyor.

“Hukukçu” olmanın fazla bir anlamı kalmamasının başlıca nedeni ortalıkta, yürürlükte olan kavganın hukukla fazla bir ilgisi olmaması. “Hukuk”, dönmekte olan işlerin “kılıf”ı. Bir tür “political correctness” sonucu “hukuk” kelimesini kullanıyoruz. Oysa gerçeklik düzeyinde olan şey, bildiğimiz “iktidar kavgası”. Bunun sonucunu belirleyecek olan da “hak”, “hukuk” değil, bildiğimiz “iktidar kavgaları”nda hep olduğu gibi, “güç”, kimin daha “güçlü” olduğu.

Böyle alıştık, böyle gidiyoruz: her hafta gibi bir tempoyla, önümüze bu türden bir sorun getirip koyuyorlar. Her işi bırakıp büyük bir hararetle o konuyu, o sorunu tartışıyoruz. Sanki iş o sorunun içinde başlayıp o sorunla bitiyormuş gibi. Oysa öyle değil, bütün bu sorunlar birkaç yıldır süren bir kıran kırana mücadelenin birbirine eklemlenen parçaları. Zaten mücadelenin cereyan tarzı da bunun böyle olduğunu gösteriyor.

Eskiden, “önemli” sayılan konular gündeme geldiğinde, “tek sesli” bir Türkiye vardı. Siyasete “çok-partili” olmayı sokmak, o önemli konularda bu durumu değiştirmedi. “Tek-parti”, “tekel”, “tek ses”... bunlar demokrasinin işareti sayılmaz. Onun için “çok-sesli” olma özlemini yaşatırdık. Derken bu yıllara geldik: “çok-sesli” olmayı hâlâ başarmış sayılmayız, ama “iki-sesli” olduk. Sekiz yıldır “iki-sesli” bir toplum olarak varoluyoruz. Bir siyah, bir de beyaz var. Daha doğrusu, var mı, ondan çok emin değilim, ama “Ben beyazım, sen siyahsın” diyen iki kesim var.

Biz seyircilerin bakışları bu iki kesimden hangisinin hangi durumda doğru söylediğini kolay kolay çözemiyor. Örneğin şimdi, Yargı Aygıtı içindeki iki taraftan biri, öbürünü, tarikatlara kafasını takıp gittiği için mi cezalandırıyor, yoksa işin içinde henüz bize açıklanmayan başka şeyler mi var? İkisi de olabilir, iki durumda da olan şeye şaşırmam. Çünkü zaten “şaşırma” yetimiz fena halde erozyona uğradı.

Ama diyelim ki, tarikatı taciz etmekten farklı ve “ciddi” şeyler çıktı. Kavganın gidişi açısından bunun da pek bir şey değiştireceğini sanmıyorum. Çünkü o tarafı savunan koro bu durumda da “Söylenenler yalan. Ciddi değil. Islak değil” türünden sözlerle kavgaya devam edecek. Önemli olan “doğru” bir şey söylemek değil, ne söylüyorsan onu mümkün olduğu kadar yüksek sesle söylemek.

Bu gidişin iyi bir gidiş olmadığını söyleyen çok. Ama gidiş devam ediyor.

Nerede, nasıl sonuçlanacağına dair bir tahminde bulunmak imkânsız. Bir bilen, gören var mı, bilmiyorum. Umarım vardır ama galiba yok.

Murat Belge - 2010.02.19 - Taraf

‘Ordu Düşmanları’nın fikir annesi konuşuyor

Yeni başlayanlar için kısaca özetleyeyim. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Habertürk’e verdiği röportajda “Sabrımız taşıyor, biz de elimizdeki bilgileri açıklarız” tehdidinin hemen ardından Soros renkli devrimler imalarıyla Altaylı’ya Constructing Democratic Governance in Latin America adlı bir kitabı uzatmış ve bu kitabın 45. sayfasında altını çizdiği “Silahlı Kuvvetler uzun süreden beri kendi halkını düşman görmeye alışmıştır” cümlesini göstererek “İşte bizdeki ordu karşıtları da bu lafları buradan ithal ediyor” demişti.

Başbuğ’un bildikleri (ve ulusalcı komplolara aşinalığı) konusunda epeyce bir fikir veren bu teorisine ilham kaynağı olan kitabın 45. sayfasındaki “Asker” adlı o makalenin yazarı, Buenos Aires’teki Universidad Torcuato Di Tella’da sivil-asker ilişkileri üzerinde çalışan Rut Diamint adlı Arjantili bir akademisyendi.

Türkiye’deki ‘ordu düşmanlarının’ bir nevi “fikir annesi” zannedilen Profesör Diamint ile internet üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdim. “20 yıldır Latin Amerika’daki sivil-asker ilişkileri üzerinde çalışıyorum, Türkiye’yi pek bilmem” diyen Diamint olan bitene epeyce bir şaşırdı.

Latin Amerika’da askerî yönetimlerden sivil yönetimlere geçişin ABD tarafından organize edilmiş renkli devrimler sonucu olduğunu zanneden Başbuğ’un onun tamamen başka bir bağlamda yazdığı satırlarına yüklediği anlamlardan rahatsız olmuş: “Yazımın böyle yorumlanmasına çok şaşırdım. Tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri’ni etkileyecek bir Amerikan komplosunun bir parçası değilim. Bana en çarpıcı gelen generalin sözcüklere duyduğu korku. Akademik bir metnin bir komplonun parçası olduğuna inanmak, pek çok orduda görülen davranış biçimlerinden. Beni en çok endişelendiren ise kendi eylemlerini meşrulaştırmak için hayali tehlikeler yaratan askerî eğilimler. Kuşkusuz general baskıyı meşrulaştırmak için düşmanlar icat ediyor. Silahlı Kuvvetler’i kurban durumuna düşürmek için komplolardan bahsediyor.”

“Türkiye’deki demokratlarla hiç biraraya gelmediğini” söyleyerek bizi de temize çıkarıyor Profesör Diamint. Ama diyerek ekliyor: Eğer benim kitaplarım Türkiye’deki demokrasiye bir katkı yaparsa bundan ancak mutlu olurum.

Yani asker Rut Diamint’i kırmızı güçler listesinden gönül rahatlığıyla çıkarabilir.

-------------


Üçüncü Ordu’dan Ergenekon açılımı

Özel Yetkili Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal tarafından yürütülen Ergenekon operasyonuyla ilgili haberleri izliyoruz bir süredir. Hâlâ ortada çok belirsizlik var. Soruşturmayla ilgili şu ana kadar genelde aynı kaynaktan beslendiği anlaşılan “Cemaate dokunan yanıyor” türü haberler okuduk.

Nedense hiç kimse merkezi Fatih Çarşamba olduğu herkesin malumu iken merkezi Erzincan’mış gibi gösterilerek, niye, en popüler televizyon yıldızlarımızdan Cübbeli Ahmet Hoca’nın ikinci adam olduğu İsmailağa Cemaati’ne hem de ucu Kadir Topbaş’a kadar uzatılan bir soruşturma açıldığını pek sorgulamadı. Bu soruşturmanın asker ve sivil bürokrasiyi biraraya bir il koordinasyon toplantısında savcıya adeta sipariş edilmesini kimse kurcalamadı?

Soruşturmada son olarak 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldı. Savcının bundan önceki denemesinde Berk’e destek için Başbuğ Trabzon’a kadar gitmişti. Berk ile ilgili Eylül 2009’da Taraf ’ta Baransu’nun ilginç bir haberi çıkmıştı. Habere göre Berk, 3. Ordu’nun girişine Ergenekon efsanesini anlatan tablolarla bir Ergenekon köşesi yaptırmıştı. Hatta paşanın Ergenekon sevgisi bununla kalmamış, Öğretmenler Günü için hazırlattığı bir tebrik kartını “Ergenekon” diye imzalamıştı.

Berk’in bu imzasını Ergenekon’da vereceği ifadenin altına da atıp atmayacağını bilmiyoruz. Ama gelen haberlere göre Orgeneral Berk, 3. Ordu’nun girişine yaptırdığı Ergenekon köşesini kaldırtmış. Ordumuzun sivilleşme hamlelerine destek olmalıyız diyerek bu güzel haberi Taraf okurlarıyla paylaşmak istedim.

Yıldıray Oğur - 2010.02.16 - Taraf

Kemalist Mollalar Rejimi

Bir tarafta Osman Can öteki tarafta Sabih Kanadoğlu.

Balçiçek Pamir’in Habertür ’teki programında o karşılaşmadan daha iyi hiçbir şey anlatmıyor durumu.

Bir tarafta genç yakışıklı, entelektüel bir adam hemen karşısında asık suratlı bir hâkim bey.

Biri hukuk felsefesi üzerine kafa yormuş, öteki hukuki kumpas.

Biri yeni Türkiye’yi, öteki eski Türkiye’yi temsil ediyor.

Peki, kim kazanacak bu kavgayı?

Sabih Kanadoğlu mu?

Demek ki siz hiç roman okumamış, siz hiç film seyretmemişsiniz.

O halde azıcık geri saralım.

Bundan 13 yıl önceyi hatırlayın. Susurluk skandalını soruşturan Meclis Komisyonu, General Veli Küçük ve MİT Müsteşarı Orgeneral Teoman Koman’ı ifadeye çağırmış ve onlar da açıklama bile yapmadan ifadeye gitmemişlerdi.

O gün Komanlar, Küçükler Meclis’i kaale bile almayınca ortalık birbirine girmemiş, hükümet sessiz kalmış, medya bunun üzerine gitmemiş, kimse sokağa çıkmamıştı.

5 yıl önce. Yine genç bir savcı bir kitabevine bomba atan astsubaylara “iyi çocuktur” diyen bir komutanın adını iddianamesine yazdı diye meslekten ihraç edildi. Hükümet iktidarını sürdürmek için o savcının kurban edilmesine sessiz kaldı.

Ve bugün. Erzurum’da 1971 doğumlu bir savcı Erzincan’daki 3. Ordu Komutanı’nı ifadeye çağırıyor. Hem de ayağına. Hem de gelmeyince bir defa daha. Artık yaşlı yargıçların işi o kadar kolay değil. Ordu Komutanı’nı ifade vermekten kurtarmak için koskoca yargıçlar yasaları ihlal etmek, kendi itibarlarını ayaklar altına almak zorunda kalıyor.

Yapıyorlar da.

Ama uzun sakallarını, kafalarındaki sarıkları ve cüppelerini bize gösterme pahasına.

Şimdi seçiminizi yapın yeniden: hangi ülkede yaşamak istiyorsunuz?

Yargıç kürsüsünde Osman Can’ın oturduğu ülkede mi Kanadoğlu’nun oturduğu ülkede mi?

Kemalist Mollalar rejiminde mi, demokraside mi?

***


Sizi hizaya çeken bir Vladimir Vukcevic gelir

Yunus Emre’nin el yazması divanı asırlar sonra bir ortodoks Sünni olan Molla Kasım’ın eline geçer. Molla Kasım oturur bir ırmağın kenarına divandan beğenmediği sayfaları yırtıp suya atmaya başlar. Sonra bir sayfaya gelir. Şöyle yazmaktadır: Aşık Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme, seni hizaya çeken bir Molla Kasım gelir. Molla Kasım yaptığından pişman olup sayfaları geri toplamak için dereye atlar, akıntıya kapılır ve...

Dün YARSAV, Erzincan Başsavcısı’nın gözaltına alınmasına karşı yayımladığı bildiride “Sırbistan gibi oluyoruz” dedi. Peki, Sırbistan’da ne olmuştu? Yeni yönetim elini kana bulamış eski rejimin kalıntılarını temizlemek için yargıda da geniş çaplı bir temizliğe gitmişti. Bununla da yetinmemiş. Geniş yetkilerle donatılmış bir Savaş Suçları Savcılığı kurmuş. Başına da Meclis tarafından atanan savcı Vladimir Vukcevic’i getirmişti, Vukcevic Hırvat ve Boşnaklara karşı suç işleyen aralarında generallerin de olduğu yüzlerce kişi hakkında iddianameler hazırladı. Anlaşılan ‘YARSAV’ın ulusalcılığı’ ile Sırbistan’da “iç işlerimize karıştırmayız” diyerek savaş suçlularını savunan Sırp milliyetçiliği arasındaki mesafeler kaybolmuş.

Yıldıray Oğur - 2010.02.18 - Taraf

Kimlik mi değiştiriyoruz?

La Bruyère’in milletlerin karakterini inceleyen kitabını okuduğum gençlik yıllarımdan beri bu konu üzerinde düşünürüm.

Yurt dışında yaşadığım on bir yıl boyunca, tanıştığım her yabancıyla gözlem yapmayı ve onları bizimle karşılaştırmayı adet edinmiştim.

Bu alışkanlık sürüyor.

VEDA filminin ses miksajı için bir süredir Londra’dayım ve aklıma binbir düşünce üşüşüyor.

Eskiden biz Türkleri, içe dönük insanlar olarak nitelerdim.

Çünkü ailem, içinde yetiştiğim çevre, büyüklerim sessiz, sakin ve efendi kişilerden oluşuyordu.

Türkiye’nin sokakları sessizdi, kimse bağırıp çağırmazdı.

Müziğimiz de içliydi. Radyodan duyduğumuz şarkılar, türküler derin bir duyarlılık taşırdı.

Yurt dışına çıktığımda yaptığım kıyaslamalara göre Araplar bizim gibi değildi.

Daha dışa dönüktüler, daha çok gürültü ediyor, bağırıp çağırıyorlardı.

Yunanlılar da öyleydi, İtalyanlar da.

Akdeniz’de sadece İspanyollar daha ağırbaşlıydı.

Ama galiba Türkler son yıllarda toptan bir kimlik değişimine uğradı.

Artık çok bağırıp çağırıyorlar.

Türk şarkı zevki değişti. Şimdi en çok haykırana en iyi şarkıcı diyorlar.

Frank Sinatra, Nat King Cole, Charles Aznavour gibi yumuşak sesler Türk ölçülerine göre kötü sestir artık.

Şarkıcı dediğin bir yerlerini yırtmalı.

Sokaklarımız gürültülü, herkes bağırıyor.

Ama en büyük fark televizyonlarda.

Birkaç gündür İngiliz televizyonlarındaki reklamları izliyorum.

Seslendiriciler bağırmıyor, reklamını yaptığı malı en güzel, en duyarlı ses tonuyla tanıtmaya çalışıyor.

Bizde ise reklamlar pazar esnafı gibi haykıranlarla dolu.

Kulak acıtıyorlar.

Diyorum ya; gerçekten kimlik değiştiriyoruz biz.

Çünkü kültürü var eden referanslarımız, değer ölçülerimiz yok oldu.

Demiri ve çapası olmayan bir gemi gibi sallanıyor, savruluyor, fırtınaya yakalanarak oradan oraya sürükleniyoruz.

Tabii işin sonunda kayalara bindirme riski yüksek.

Ama gemidekiler duruma aldırmadan vur patlasın çal oynasın, cümbüşe devam ediyor. Ben Türkiye’de hırsların bu kadar yükseldiği başka bir dönem hatırlamıyorum.

Zülfü Livaneli - 2010.02.12 - Vatan

ABD ile yaklaşan sınavlar

AK Parti yönetimi pek yakında iki konuda Amerika ile ciddi sorunlar yaşayacak. Bunların birincisi ABD Kongresi'nde ivme kazanmakta olan Ermeni soykırım yasa tasarısı. İkincisiyse, Washington'un İran'a karşı uygulamak istediği ekonomik yaptırımları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne getirecek olması. Analize Ermeni meselesiyle başlayalım. ABD Kongresi'ndeki tasarı Beyaz Saray'a bir tavsiye niteliğinde. Tasarı, Obama'nın Ermeni soykırımını resmen tanımasını ve 24 Nisan'daki mesajında bu terimi açık şekilde kullanmasını istiyor. Son on yılda, buna benzer yasa taslakları birçok kez Kongre'ye getirilmek istenmişti. Hatta 2000, 2005 ve 2007'de Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi bu yasaları 435 üyeli Genel Kurul'a sevk etme kararı da almıştı. Ancak her defasında Beyaz Saray devreye girerek böyle bir kararın çıkmasını engelleyebilmiştir. Peki şimdi neden durum daha ciddi?
Bunun temelde dört nedeni var. Birincisi bu sefer Beyaz Saray'ın kendisi bu konuda taraf. Başkan Barack Obama 1915'te yaşananları "soykırım" olarak kabul ediyor. Obama, bu konuda fikrini değiştirmediğini hem TBMM'de yaptığı konuşmada, hem de geçen 24 Nisan mesajında "soykırım" kelimesini kullanmadan dile getirdi. Obama "soykırım" kelimesini kullanmadı çünkü Türkiye ve Ermenistan arasındaki normalizasyon sürecine zaman tanımak istedi. Şimdi durumun daha zor ve ciddi olmasındaki ikinci neden, Obama'nın çok istediği bu normalizasyon sürecinin gerçekleşmemiş olması. Peki, neden gerçekleşmedi Ermenistan ve Türkiye arasındaki normalizasyon? Çünkü Türkiye normalizasyon protokollerine protokollerde olmayan bir ön şart getirdi: Karabağ sorununun çözülmesi. Protokoller bu nedenle TBMM Dış İlişkiler Komisyonu'nda bekletiliyor. Türkiye'nin bu politikası Amerika'daki Ermeni lobisinin işine geliyor. Zira böylece Türkiye normalizasyon konusunda isteksiz olan taraf olarak algılanıyor.
ABD Kongresi'nde bu sefer durumun ciddi olmasının üçüncü nedeni Amerikan iç politikası. Kasımda Amerika'da ara seçimler var. Ekonomik durgunluk ve işsizlik nedeniyle Demokratlar çok zor durumda. Her oya muhtaç haldeler. Ermeni diasporasının güçlü kalelerinden Massachusetts'te Demokratların uğradığı ara seçim yenilgisinden sonra, Ermeni kökenli seçmenlerin gönlünü alma çabası daha da artacak. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu yılı Türkiye açısından daha da zor kılan dördüncü unsur Musevi lobisinin AK Parti'ye son derece kızgın olması. Bu yıl Musevi lobisi Türkiye için Kongre'de kılını bile kıpırdatmayacaktır. Hatta aleyhte faaliyetler bile mümkün. Ermeni cephesinde durum böyle. AK Parti protokoller konusunda ciddi bir adım atmadıkça önümüzdeki aylarda ABD ile ciddi bir krize doğru gidiyoruz.

İran meselesi
Tabii ki bu arada İran meselesi işleri daha da çetrefil hale getiriyor. Obama yönetimi İran'a nükleer dosya konusunda bazı fırsatlar tanıdı. Ancak Tahran geri adım atmadı ve atacağa hiç benzemiyor. Washington öteden beri Tahran'ın nükleer programının, nükleer bomba üretimini hedeflediğine inanıyor. Avrupa da aynı kanıda. Durum böyle olunca transatlantik ittifak, yani genel olarak Batı ve NATO, İran'a karşı daha ciddi ekonomik ve siyasi yaptırımlar için kolları sıvamış durumda. Türkiye açısından işi daha zorlaştıran mesele Rusya'nın tavrı. Obama yönetimi İran'a yaptırımlar konusunda Rusya ile başarılı bir pazarlık içinde. Moskova eğer beklendiği gibi İran konusunda Batı ile beraber hareket ederse Türkiye BM Güvenlik Konseyi'nde İran'a ekonomik yaptırımlar konusunda Çin'le aynı cephede yer almış olacak. Sonuç olarak bir yandan Ermeni meselesi, öte yandan İran, AK Parti ile Obama yönetimi arasında iyi başlayan ilişkileri son derece zor bir dönemece sokacak. Model ortaklık, "Altın dönem yaşıyoruz" derken bir bakacağız ki Obama ile balayı sona ermiş ve Bush dönemin de bile yaşamadığımız sorunları yaşayacağız. Bizden uyarması.

Ömer Taşpınar - 2010.02.15 - Sabah

Moralden morale fark var

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bir gazeteye son ayların gelişmeleriyle ilgili bir demeç vererek bu gelişmeleri değerlendirmiş. Orgeneral’in bunlardan çıkardığı en büyük sonuç, epey bir süredir zaten tekrarladığı gibi, Silâhlı Kuvvetler’in yıpranması (ya da onun söyleyişiyle “yıpratılması”) ve “moral”inin bozulmasıyla ilgili. Ertuğrul Özkök, onun sözünü kendi yazısına başlık yaparak “Yeter artık yahu” demiş.

Zaten gazetenin birinci sayfasında da Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın demeci var. O da, “Millete Şikâyet Ediyorum” başlığı ile verilmiş. Komutan hemen Habur’dan gelen, “Teröristler” ile kendi kuvvetlerinin gözaltına alınan mensupları arasında bir “kontrast” yapmayı seçmiş.

Onun bir de şöyle tesbiti var: “Morali bozulan personel teknolojiyle yüzen gemiyi yüzdüremez...” Benim bildiğim savaş bayağı zor iştir ve biraz ya da epey fazla “manevî dayanaklılık” gerektirir.

Her neyse, nedir bu “moral bozan” durum. “Artık yeten” şey nedir?

Elimizde, en çok şeyin adı olan, en çok şey açıklayan kelime, “Ergenekon”! Komutanlar, artık o davanın durmasını, yok olmasını ya da Şemdinli olayında yargılananlar için şimdi askerî mahkemenin verdiği kararın verilmesini mi istiyorlar, bilemiyorum. Bu civarda bir şey istedikleri belli.

Onlar bunu isterken, bazı insanlar da Ankara’da, Meclis’i, Meclis’te İnsan Hakları Komisyonu’nu ziyaret ediyor. Onları tanıyoruz, ama daha çok kaybettikleri eşleri, babaları, kardeşlerinin adlarıyla tanıyoruz: çeşitli “faili meçhul” siyasî cinayetlerde hayatlarını kaybetmiş yakınlarının adları hâlâ aklımızda. Ama şu birkaç gün içinde Ankara’da gördüklerimiz, tarihten bildiğimiz ve hatırladıklarımız arasından çok küçük bir oranı temsil ediyor. Koca bir kalabalık var orada, Taylanlar, Battallarla başlayan... Ya da, onlarla mı başlayan? Yoksa Hasan Fehmi, Ahmet Samim vb. ile mi başlatmalı?

Bu ülkede daha yirmi yaşıma girmeden bir başbakan ile iki bakanın asıldığını gördüm. Bir iki yıl sonra iki subay asıldı. Onlar darbe girişimlerinde başarılı olsalardı, tahmin ediyorum, asacaklarının listesi hayli kabarık çıkacaktı. O sırada TİP kurulmuş, bir gündem yaratmaya başlamıştı. O zamandan beri siyasî cinayetten gözümüzü açamadık.

Bunlar olurken, bunların yanı sıra, Abdi İpekçi cinayeti gibi olağanüstü bir cinayetin sanığı sıkıyönetim askerî hapishanesinden çıkıp giderken (su yüzüne, Roma’da Papa öldürme girişimiyle çıkmak üzere) herhangi bir komutan çıkıp personelinin moralinin bozulduğuna dair bir şey söylemedi. Şimdiki gidişata bakınca anlaşılıyor ki, o gün gazetelerde birileri çıkıp “O adam askerî hapishaneden nasıl kaçar” diye sorsa, Silahlı Kuvvetler’in morali bozulurmuş. Kaçırınca bozulmayan moral, “Nasıl kaçar” diye sorunca bozulurmuş. Ama o zaman herhangi birine böyle soru sordurmayan bir düzen, sıkıyönetim rejimi vardı –yani “ideal” durumda yaşıyorduk ve her şey iyiydi. Mantıkî sonuç, şimdi de herkesi sustursak, işler gene yoluna girer; morali düzelen “personel” gemiyi yüzdürmeye yeniden başlar.

İşin tuhafı, ben de, ömrümü dolduran bu siyasî cinayetlerden, darbelerden, çözülemeyen kumpaslardan, kesilmeyen şiddetten, hukuku hukuksuzluğun pragmatik âleti haline getiren anlayıştan çok şikayetçiydim. Hâlâ da öyleyim. Öyleyim ama şu son beş, on yıllık dönem içinde bir şeyler değişmeye başladı. “Bu ne. Kim yaptı. Nasıl yaptı” türünden sorularımızın bazıları cevaplarını bulur gibi oluyor. Oldukça, benim “moral”im de düzeliyor.

Belli ki, toplumda değişik kesimlerin değişik “moral kaynakları” var ve bunlar klasik tahterevalliye benzetilebilir bir denge içinde, oldukça diyalektik bir biçimde varoluyorlar.

Murat Belge - 2010.02.13 - Taraf

Devlet adamı değilsin, devlet memurusun İlker Paşa (3)

İlker Başbuğ kendisine “devlet memuru” denmesini hakaret sayan bir asker. Kendini bir devlet adamı olarak konumlandırıyor. Yine “devlet adamı” triplerinde Habertürk’e konuşmuş kendisi. Genelkurmay Başkanlığı “özerk bir kurum”muş ve Başbuğ da o kurumun kimseye hesap vermesi gerekmeyen CEO’su sanki. Ben yine ısrarla ve ısrarla Başbuğ’a “Devlet adamı değilsin, devlet memurusun İlker Paşa” demeye devam ediyorum. Bana hakaret davası açtı, bir daha açsın...

Hazmedemesen, sindiremesen de devlet memurusun general. Moral bozukluğunun sebebi de ondan. “Askerimin moralini bozan herkesle savaşırım” diyorsun. Maalesef bu ülkenin askerlerini de aynı kafayla yetiştiriyorsunuz. Kendilerini “devlet memuru” gibi görmüyorlar. Tıpkı senin gibi kendini “potansiyel devlet adamı” görerek yetişiyor subaylarımız. Problem burada zaten... Şimdi bu çarpık düzen değişiyor. Türk ordusu yeniden “ordulaşıyor”. Askerler yeniden askerleşiyorlar. Onlara harp okullarında öyle zihniyet benimsetildi ki birçoğu şimdi travma yaşıyor. Doğru söylüyorsun, moralleri bozuk, kafaları karışık...

Şaşıracaksın belki ama ben epey de çeşitli kademelerde subay tanırım general. İmtiyazlı bir mesleğin sahibi olarak yetişiyor subaylar. Eleştirilemez, dokunulamaz bir mesleğin ve kurumun mensupları olarak görüyorlardı kendilerini. Şimdi bakıyorlar işler tersine dönmüş..

Askeriyenin temel felsefesi “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı tarih olmaya başlamış. Subayların küçümsediği, hor gördüğü polisler subaylar hakkında fezlekeler hazırlıyor. Savcılar iddianame yazıyor. Mahkemeler kabul ediyor. Sivil mahkemelerde anlı şanlı generaller yargılanabiliyor... İşte o sebeple moraller bozuk, zihinler travmatik...

Senin o röportajında, başında olduğun kurumun bilinçaltını yansıttığın bir ifade var general.

“Ya ıslak imza meselesi. Son olarak bir kez daha belgedeki imzanın ıslak olduğu ve Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu belirlendi Adli Tıp tarafından.

- O belge şimdi bize gelecek. Biz de inceleyeceğiz.”

Biz ne demek general? Genelkurmay Askerî Savcılığı “biz” mi? Sivil savcılıklar “siz” mi? Başında “askerî” ibaresi de olsa savcılık bağımsız ve tarafsız değil midir? Bu askerî savcılar senin emrinde mi? Ne haddini bilmez bir konuşma bu general?

Aslında sana kızmamak lazım. Alıştığın reel durumu söylüyorsun. Yazılı kurallar ne olursa olsun bir de yazısız kurallar vardır Genelkurmay içinde. Hukuki durum yanında fiili durumlar vardır. Ve genelde hem bu ordu hem bu devlet fiili durumlar yaratılarak yönetilmiştir hep...

Öyle inanıyor ve biliyorsun ki fiilen de askerî savcı sana bağlıdır. Senin bir kaş işaretinle iddianameler yazılır, iddianameler iptal olur... Kimi dosyalar öne çıkarılır, kimileri sumenaltı edilir... Islak imza da size gelir, sen “Bu imzanın gerçek olarak bilinmesi kurumumuzu yıpratır” iması yaparsan askerî savcılık da gereğini yapar. Açık açık bunu itiraf ediyorsun zaten...

İşte şu an bu durum değişiyor paşa. Değişmek zorunda çünkü... Halkın çoğunluğu ilk defa bu kadar kararlılıkla ordunun ordu gibi olmasını istiyor. Sivil hükümetin tamamen emrinde olmasını istiyor. Oysa sen ve senin gibi birçok general “Başbakan’a bağlı” sözünden bile hoşlanmayıp sadece “Başbakan’a karşı sorumlu”yuz diyorsunuz. Hukuken durum “sorumluluk” ama fiilen sorumlu bile değilsin. Özerk ve özel bir güvenlik şirketinin patronu gibi yaptığın açıklamaları Başbakan hâlâ sorgulayamıyor. “Bir daha benden habersiz basına konuşmayacaksınız general” bile diyemiyor size Başbakan. Hani şu, ülkeyi “sivil dikta rejimine götüren” Başbakan bu. Eşi GATA’ya alınmayan Başbakan. Sen mi “Başbakan’ın Paşası”sın o mu “Paşasının Başbakan’ı” hâlâ tam belli değil. Böyle sorgulayınca da bize kızıyor Başbakan. Bak o konuda anlaşıyorsunuz Başbakan’la. Zaten birileri de ah Başbakan ile Paşa ortak karar verseler de şu Taraf’ı bir bitirseler diye bekliyor...

Oysa bak Taraf sayesinde çok daha dikkatlisiniz artık... Pek sevdiğin Murat Yetkin’in tabiriyle “Kevgire dönmüş Genelkurmay” biraz toparlanıyor. Birçok askerî birim kendine çeki düzen veriyor. Bir saçmalık, bir ihmal, bir suiistimal, bir ahmaklık yaparsam tepeme Taraf gazetesi biner diye çekiniyor. İşini daha iyi yapıyor...

“İşler eskisi gibi gitmiyor. Toplumsal denetim altındayız” diye morali bozulanlar var elbet. Ama işini iyi yapan ve sadece işini yapan subaylar ve generaller de rahatlıyor. Kurum yıpranmıyor. Kurum yenileniyor general. Bence subayların maaşlarında iyileştirmeler de yapılmalı. Türk subayı lojman hayatına mahkûm edilmemeli. Gerçek sosyal hayatın dışında sanal bir askerî lojman hayatı askeri en yıpratan şey general. O hayatın dışına çıkınca çoğu general ve subay sudan çıkmış balığa dönüyor. Orda da travma geçiriyor...

Çok kritik bir dönemin Genelkurmay Başkanıydın. Ordu içi bu açılımları gerçekleştirerek, ordumuzu “muasır medeniyetler seviyesinde bir ordu” haline getirerek tarihe geçebilirdin general. Komutanın Hilmi Paşa’nın yolunu takip edebilirdin... Yapmadın bunu general. Kusura bakma ama Üçüncü dünya ordularının, o küçümsediğin muz cumhuriyetlerinin paşası gibi davranmayı tercih ettin...

Dost acı söyler general. Bu eleştirileri yapmak dostçadır. TSK’yı yıpratmak derdinde olan biri gördüğü hakikatleri söylemez, “Her şey güzel, her şey güzel” der. Sonra da Yunan ordusu gibi hakikaten madara olursunuz general. Ben bunu istemiyorum. Maalesef sen de hep bunu isteyenlere koz veriyorsun, o yolda ilerliyorsun... Maalesef gerçek bu. Kal sağlıcakla...

Rasim Ozan Kütahyalı - 2010.02.13 - Taraf

17 Şubat 2010 Çarşamba

Candan Erçetin - Ninni

Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış


Denizi de bilirmiş dalga bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneşli günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuverirmiş geçmiş dargınlıklarını


Aslına bakacak olursan çok zengnmiş tarlaları
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş
Ne de olsa alın yazısı


Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış
Hakkımızı yiyorlar diyip bütün köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda


Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni

Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış


Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bulutları kargaların getirdiğini farketmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş


Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşıtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş elele vermiş
Bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş


Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
O zaman başlarına gelenlere müstehaklarmış


Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet
Herkes dalıp uyumuş niyahet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme ee ee


Aslında köyün akıllısı çokmuş
Alimi dedesi filozofu çokmuş
Var diye bas bas bağırıyorlar ama hiç birinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene düşünene yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş


Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanmaki uyurken kazanırsın
Hadi köyüm ne zaman uyanırsın





Söz : Aylin Atalay-Candan Erçetin-Anonim
Müzik : Anonim
Düzenleme : Alper Erinç
Gitarlar : Alper Erinç
Perküsyon : Mehmet Akatay... See More
1. Keman : Mustafa Süder
2. Keman : Ayşen Tözeniş
Viyola : Ayşe Evrim Akaçça
Viyolonsel : PInar Bayraktar

9 Şubat 2010 Salı

Yazılı metin

Ne demişler:

Eğer bir çekiçsen, bütün dünyayı bir çivi başı olarak görürsün!

Basında çekiçten geçilmiyor şu günlerde.

Aslında “şu günlerde” demem yanlış oldu.

Çünkü bazıları 50 yıl, 60 yıl aynı yazıyı yazar. Hem de hiç değişiklik yapmadan.

Türkiye’de konular bölüşülmüştür.

Bazıları her gün orduyu yazar, bazıları her gün hükümeti.

Peki bağımsız bir kafa olarak birkaç gün askerin rejimdeki yanlış rolüne, ülkeyi yönetme hevesine karşı çıksan ama ertesi gün de hükümetin yanlış politikalarını eleştirsen olmaz mı?

Olmaaaaaaz!

Çünkü yandaşlıklar, arkadaşlıklar, cemaatler bozulur.

Türk aydını dediğin ille de bir sürü içinde yer almalıdır. Çetesi dağılırsa kendisini güvensiz, mutsuz hisseder.

Bu yüzden de bu ülkeden yalnızlığı göze alan bir Jean Paul Sartre, bir Gramsci, bir Mayakovski, bir Attila Josef zor çıkar.

Kafasını bir partiye, bir ideolojiye, bir tarikata kiralamamış aydın sayısı çok ama çok azdır.

Çünkü bunu yapmak ve hemen hemen herkesi karşısına almak büyük bir özveri ve korkunç bir aydın namusu gerektirir.

Okurların çoğu da bu durumda olduğu için hiçbir sürprizden hoşlanmazlar.

Herkes kendi yazarını seçer. İster ki bu yazar kendisini hiç şaşırtmasın, kafasında “acaba”lar uyandırmasın, kendi kızdığı çevreye sövsün ve sevdiklerini övsün.

Bir çeşit terapidir bu.

Sabah gazeteyi açıp “Ohh amma da geçirmiş. Hay ellerin dert görmesin!” diyeceği yazar arar.

Bu yüzden de bu ülkede gazete yazarlığı büyük ölçüde bilgiye, analize, sezgiye, olasılıklara dayanmaz.

Futbol maçı gibi amigoluk ister.

Son zamanlarda amigo yazarlığın arttığını görüyorsak bunu sadece basındaki bir gelişme olarak yorumlamak yanlış.

Okur İvedik’leştikçe, karşısında yeni Recepler görmek istiyor.

Yani alan razı veren razı.

“Ayyy falanca yazara bayılıyorum, bugün yine ne güzel döktürmüş” diyenlere sormak geliyor içimden.

“Peki bu yazıdan bilmediğin ne öğrendin, hangi olaya yeni bir açıyla yaklaştın, düşünce biçiminde ne gibi değişiklikler oldu? Bu yazı hayatı algılamana hangi derinliği kazandırdı?”

Elbette soramam bu soruları ama sorsam alacağım cevabı da bilirim.

İnsanlar yazarlardan böyle şeyler beklemez ki.

“Ohhh ne güzel geçirmiş!” terapisi ve bir iki espri dışında bir talebi yoktur onun.
***


Elbette bu yazının benim de her gün severek okuduğum, bir şeyler öğrendiğim, bağımsız yazarlar ve bunları okuyanlarla ilgisi yok.

Sadece genel bir lumpenleşme eğilimine dikkat çekiyorum.

Bu ülkede her şey lumpenleşirken, basın ve aydınlar da bundan nasibini alıyor elbette.

ÖZELEŞTİRİ: Baksanıza alışıldığı üzere, rahat okunsun diye ben de her cümleyi alt alta diziyorum. Oysa hiçbir ülkede böyle mısra mısra yazı yazılmaz. Paragraf paragraf yazılır. Ne demişti Ortega Y Gasset: “Ben kendimin ve çevremin ortalamasıyım.”

Ayrıca başlıktaki “yazılı metin” sözünü de yanlışlığa dikkat çekmek için kasten koydum.

Yazılı metin denmez, yanlıştır çünkü yazısız metin olmaz.

Neyse bu yazıyı okuyorsanız zaten bunları biliyorsunuz demektir.

Ötekilerin ise böyle kafa karıştırıcı şeylere ihtiyacı yok!

Zülfü Livaneli - 2010.02.09 - Vatan

8 Şubat 2010 Pazartesi

Müzelik hunharlıklar ülkesi

Müzeler hızla değişiyor. Herşey
hızla değişiyor. Müzeler AVM’ye
benziyor. AVM’lerin içinde galeri
mecburiyeti getiriliyor. Alışveriş
çoktan bir sanat olarak ilan edildi.
Herşey alışveriş oluyor. Eline file
alıp da çarşıya çıkmak nostaljik
kitaplarda bir fotoğraf ancak.
’Post’ dönemde herşey her şeyle
içiçe geçiyor. Kimlik kayboluyor.
Şeyler özdeşleşiyor. Bir oluyor.
Kimlik diskurunun cezbesine
kapılmayan kalmıyor. Her şey
hiçleşiyor.
Televizyon ekranında görünce ilk
önce dondum. Rahmetli İpekçi’nin
kızı konuşuyor. Yanında katilleri
‘bulan’, dönemin içişleri bakanı.
Bayan İpekçi’nin elinde bir kirli
beyaz nesne. Konuşurken bir
yandan elindeki nesneyi çeviriyor.
Önce anlamakta zorluk çektim. İş
sonradan aydınlandı. Bayan İpekçi
elinde rahmetli babasının kanlı
gömleğini tutuyor. (Galiba o
gömlekle yattığını filan söylemiş.
Ben duymadım.) Bir kızın cinayete
kurban giden babasının ardından
dinmeyen acısı. Gömlek, o kanlı
gömlek, acıyı koruyan, tazeleyen
nesne. İnsanların ta içlerindeki
şiddetli duyguların ifadesi. Gömlek
ait olduğu evden çıkarılıp da TV
ekranında zumlanarak gözlerimize
sokulunca durum düpedüz, kaba
bir pornografi oluyor. (Abdi
Bey’in kızı ‘duygu sömürüsü’
yapmak istemediğini söylüyor.
Doğrudur. Ancak, dinmeyen
acısının nesnesi basit bir görme-
gösterme aracına dönüşüyor.)
Herşey burada kalabilirdi. Kalmadı.
Kalamazdı. Haber (buna haber
denirse) ertesi gün çıkageldi. Tüm
faili meçhullere adanacak bir
‘Vicdan Müzesi’ kurulacaktı. Fikir
nereden, kimden çıktıysa harika!
Tüm bu acılarla, çıkmayan kanla
hesabımız sonsuza dek görülecek
demektir.
Vicdan Müzesi hemen kabul
gördü. Diğer kurban yakınları
evlerinde yıllardır sakladıkları
ne varsa (hani konu müze olunca
bu objelere ‘koleksiyon’ diyesim
var, dilim varmıyor, dilimde acı
bir tat, demiyorum) bağışlamaya
hazır olduklarını söylediler. Hatta
bazılarının ellerinde o şeylerle
fotoğrafları da basıldı. Medyada
“ne güzel olur; tüm hunharlıklar
açığa çıkar; ibret olur” yollu
yorumlar zuhur etti. Yalnız bu
müze için yer seçimi çok önemli.
Ankara’nın Çankaya-Ulus-Bahçeli
üçgeninde bir eski Devlet yapısı
tahsis edilebilir mesela. Sonra
tüm bu şeyleri yorumlayıp
müzelik olmasını sağlayacak
deneyimli bir müzeci bulmak
gerekecek... Bu müze bir gün
gerçekten kurulabilir. Hatta
katillerin, tetikçilerin vitrinlerin,
sergi ünitelerinin önünde gözlerinde
iki damla yaş, fotoğrafları da epey
reyting, tiraj eder. Faili meçhuller
ilelebet müzelik olur...
Müze haberleri sıklaştı. O. Pamuk
romanını yazarken çeşitli eskici,
antikacılardan topladıklarıyla bir
müze açacaktı. Masumiyet Müzesi.
Pamuk Müze için İstanbul 2010
Ajansı’ndan destek almaktan
vazgeçmiş. Haber böyle. Neden
vazgeçtiği belli değil. O desteğin
şimdi nereden, kimden sağlanacağı
da. Olsun. Soruların ne önemi var?
Müze haber oldu işte.
Madımak Müzesi hâlâ gündemde.
Diyarbakır Cezaevi Müzesi de.
6-7 Eylül Müzesi fikri de yakında
ortaya atılır. Yüzlerce küçük-büyük
müze. Arkeoloji Müzesi’ni doğru
dürüst işletemeyen, Resim Heykel
Müzesi’nin çatısını aktaramayan
bir ülkeye yakışır.
Vicdan mı dediniz? Vicdan bilgi
demek. Dış dünyada olup bitenin
içimizde bir yerlere yerleşmesi de
denebilir. Tüm bu müzeler açılınca
(yani dükkânıyla, kafesiyle filan)
ülkemiz temiz vicdanlı insanların
yaşadığı bir ibret müzesine dönüşür.

Serdar Ada - 2010.02.06 - Radikal

Apoletli tarikatçılar

Kelimelerimiz kalebentliğimizin ifadesi. Genellikle, kelimelerin altında yatan anlamların hangi güç ilişkilerine hizmet ettiğinin farkında değiliz. Devleti devlet yapan unsurlardan biri vatandaşlarına karşı şiddet kullanma yetkisi olması. Ama devletin asıl gücü, edilgenliğimizden, düzenin söylemini içselleştirdiğimizden geliyor.
Yüzyıllarca din egemenliğinde bir dünyada yaşandı. Günlük dilimizde kullandığımız kelimeler dinin iktidarını yansıttı. Dinin dilini kullanarak kullaştık. Türkiye’de her ne kadar bir anlamda (hepimizin ödediği vergilerin bir kısmı Diyanet İşlerine gidiyor!!!) laik bir düzene geçildiyse de, dilimiz dinin egemenliğinin ifadeleriyle dolu. İngilizler yüzyıllarca tanrıyı anarak ‘Godspeed’ kelimesiyle birbirlerini uğurladılar. Ne var ki bugün Londra’da sokaktaki adam kelimenin anlamını bilmeyebilir. Şeriat devletlerine özgü ‘Allahaısmarladık’ ise Türkiye’de çoğumuzun hala kullandığı bir hitap tarzı. Dilde, kültürde değişim çabuk olmuyor.
Üstelik bugün Türkiye’de iktidarını dinin dili üzerinden kuran, dini simgelerle siyaset yapan bir partinin hayatımızda egemenliği söz konusu. Devlete işi düşenlerimizin, ‘Selamınaleyküm’ leştiği bir ortamdayız. Bizi bu kelimelerle buyur edene, ‘Merhaba’ ile karşılık vermeniz, ister istemez, inatlaşmanın, ortamı gerginleştirmenin, karşılıklı ötekileşmenin ifadesi. Diyelim ki, zıtlaşmanın tatsız ortamından kaçındığımızdan ya da işimiz pürüzsüzce görülsün istediğimizden, aynı dili benimseyip ‘Aleykümselam’ diye karşılık verdik. Bu sefer de, hem dinin dilde iktidarını pekiştirmiş oluyoruz hem de samimi olmadığımızdan, riyakarlığımızdan ötürü arkamızdan gülünüyor.
Türkiye’de askerin egemen olduğu bir düzende yaşamış olmanın ifadeleri de günlük dilimizde bol bol var. Sivil geçiniyoruz ama asker gibi konuşuyoruz. Her fırsatta alt-üst ilişkisi yaratıyoruz. Nefer orduda esas olan itaat gereğince, ‘Onbaşım’, ‘Yüzbaşım’ vs. diye hitap eder... Peki çocuklarımıza ‘Öğretmenim’ dedirterek otoriteye şartlandırmamıza ne demeli? Öğretmenin öğrencilerini adlarıyla çağırması tek yönlü mutlak bir iktidarın ifadesi. Tersi, öğrencinin öğretmenine ‘Yasemin Hanım’, ‘Aydın Bey’, diye hitap etmesi okulun disiplin anlayışına meydan okumak anlamına gelir. Yuvadan başlayan bu şartlanmayı ne denli içselleştirdiğimiz yetişkinken askerin önünde iki büklüm olmamızdan belli. Aramızda en sivil geçinen basın mensuplarımızın generallere ‘Paşam’ diye hitap etmesine şaşmak aklımızdan geçmez. Gönüllü olarak karşımızdakini güçlendirip kendimizi güçsüzleştirdiğimiz bu konumda basının öğrenme hakkından bilinçsizce feragat etmişizdir... Falanca generale ‘Tarık Bey’ diyemeyişimiz korkudan değil, otomatiğe bağladığımız edilgenliğimize ters geldiğinden. Sivil hayatımıza yansıyan askeri düzeni sorgulamadığımızdan, günlük yaşamımızda içselleştirdiğimizden. (Çankaya’da, 27 Mayıs darbesinden beri Cumhurbaşkanı konutunun yanında kuvvet komutanların köşklerinin ne münasebetle orada bulunduğunu sormayı aklımızdan geçiremediğimiz gibi. Bırakın aklımızdan geçirmeyi kim farkında ki?) Postaneden sağlık ocağına, tatil kampından tapu kadostro dairesine kadar kullanılan ‘Müdürüm’, ‘Başkanım’, ‘Amirim’, hatta ‘Abim’ gibi hitap tarzları Türkiye’de sivil toplumun askerileştirilmesinin ne denli yaygın olduğunun ifadesi.
‘Milli Eğitim Bakanlığı’ sözlerindeki ‘Milli’ deyimine ne demeli? Edebiyattan biyolojiye, matematikten psikolojiye kadar eğitimin milli olabileceği aymazlığı bence askeri düzeni farkında olmadan şuursuzca benimsemiş olduğumuzun belki de en ibret verici örneği (Milli Eğitim yetmiyormuş gibi 12 Eylül’den sonra askeri cuntanın coğrafya dersinin adının ‘Milli Coğrafya’ diye değiştirttiğini hatırlıyorum.)
Türkiye’de son yıllara özgü bir gelişme ise, şimdiye kadar zıt kutuplarda yer alan apolet ve tarikat söylemlerinin günlük dilde örtüşme eğilimi göstermesi. Egemen düzen, dili çıkarları için kullanmasını, öğrettiği kelimelerle, ifadelerle bizi yönlendirmesini, şartlandırmasını iyi biliyor ve beceriyor. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi bize dayatılan dillerden, simgelerden soyunmamızdan geçiyor. Zor olan başkalarına karşı çıkarken kendi esaret dilimizi yaratmamak.

Gündüz Vassaf - 2010.02.07 - Radikal

Orhan Kemal'in çocukları

Orhan Kemal’i hatırladığımda, çocuklar yatırıldıktan sonra küçük bir mutfak masasında daktilosunun başında sabaha kadar yazan bir adam geliyor. Ona kıyamıyor, kafamda yanına çıtır çıtır yanan bir soba da koyuyorum. Sobanın üstüne çaydanlığı yerleştirirken kendimi hovarda hissetmeme ne demeli?
Orhan Kemal, kanımca mükemmel bir 19. yüzyıl romanı kahramanıydı.
Kocamadan gittiği kısa ömrüne onca hayat sığdırdı ki ağrılı bir geçiş döneminin tanıklığını onun kadar zengin yaşamış bir başka yazarımız olmamıştır desem yeri.
Babasının siyasi nedenlerle memleketi terk etmesi gerektiğinden 17 yaşında Beyrut’la tanıştı. Orada babasının açtığı lokantada garsonluk ederken ilk olarak işçilerle tanıştı:
“Ortalık yeni yeni ağarmaya başlarken, Niyazi’yle birlikte evden çıkardık. O saatte Beyrut’un yeşil tramvayları bile seyrek işlerdi. Yalnız işçiler, o, dünyanın her tarafında, herkesten az uyuyan, kadınlı erkekli çoluklu çocuklu kalabalık, onlar kümeler halinde ve yollarda olurlardı. Aralarına katılırdık... Tıpkı onlar gibi, ceketlerimiz omuzlarımızda, onların bastıkları parkelere basmak gururu içinde, iş-güç sahibi insanlardık.”
Sonra bir basımevine işçi girdi.
Adana ’ya döndüğünde de çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu.
‘Yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik’ suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerini onurlandırdı. En önemlisi 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanıştı. Düzyazı yolunu bulması onun rehberliğinde gerçekleşti. Hapis sonrası ‘muvakkat hamal’lıktan nakliyeciliğe kadar çeşitli işlerde çalıştı.
1950 yılında ailecek İstanbul’a göçtükten sonra ailesinin geçimini de hep kalemiyle kazanacaktı.
Bu arada dört çocuğu olmuştu.
İşte geceleri o mutfakta oturup romanlarını gazetelere tefrika halinde yetiştiriyordu. Bu arada 66 yılında ‘komünistlikten’ bir kez daha tutuklanacaktı.
Unutulmaz oyunlar, romanlar, hikâyeler yazdı. Türk sinemasının da en parlak siyah-beyazına nice senaryo yetiştirmişliği vardır.
Ben onu ilk olarak 12 yaşında anneme Anneler Günü hediyesi olarak almış olduğum ‘Sokakların Çocuğu’nu okuyarak tanıdım. Okuma aşkımı başta ona borçluyum.
Orhan Kemal’in kederden olma sokaklardan doğma çocuklarıyla tanışmışsanız ömür boyu onların gözyaşlarını omzunuzda, kirli bebek kokularını burnunuzda taşırsınız. Yazarın sonsuz şefkati, anlattığı öksüz, boynu bükük, yoksul çocuklarla birlikte sizi de kucaklar.
Orhan Kemal, mükemmel bir anlatıcıdır. Onları mütemadiyen inciten hayatla itişirken,
bir an o sokak çocuklarının, o vahşice hırpalanan küçük kızların burunlarını yeninizle silmiş gibi olmanız bundandır. Kirli saçlarını taramış, başlarını okşamış gibi oluvermeniz. Onlar, sizle birlikte yaşar. Vahşi dünyaya karşı hayatta kalabilmek için kimileyin hırçın bir inatla direnirler. Orhan Kemal’in kitapları, hele genç yaşınızda okumuşsanız size kim bilir kaç kan kardeş kazandırmıştır. İyi bir yazardır. Ama kitaplarını okurken onun aynı zamanda çok iyi bir insan olduğunu anlarsınız. Hattâ apaçık görürsünüz. O kimsesiz sokak çocuklarını anlatırken onlara kıyamaz, sevgisiyle onları kayırır. Onun kanadı kırık küçük melekleri sadece düşlere sığınarak yağmur-çamura, soğuğa, açlığa karşı koyar. Vahşi ve yırtıcı değildirler. Ruhları soyludur. Öldüklerinde masumiyetin ölümüne ağlarsınız. Yıllar sonra onları hatırladığınızda yüreğiniz sızlar. Orhan Kemal böylesine iyi bir insan olmasaydı belki çok büyük bir yazar olabilirdi. O çocukların vahşetle emzirile beslene nasıl vahşileşebildiklerini, iyice kıstırıldıklarında karanlığın yüreğine nasıl dalıverdiklerini anlatabilseydi. Yüreği elverseydi. İyiliğin ahlâkıyla bu kadar dindar olmasaydı. Doğduklarından itibaren hiçbir güvence duygusuna sarılamadan, hiç okşanmadan büyüyen çocukların, ister katil olsunlar, ister hırsız, yanlarında durmaktı, yazarın dini.
Ben de Orhan Kemal’in tanrısına inanıyorum.

Yıldırım Türker - 2010.02.06 - Radikal

5 Şubat 2010 Cuma

Çelebi böyle olur bizde demokrasi dediğin

İnsan bazen bu ülkenin gündeminden bıkıyor.

Yıllar geçiyor, dünya değişiyor, ömürler tükeniyor ama biz bir vida gibi hep aynı noktayı delip duruyoruz.

Askeri siviline düşman, sivili askerine düşman, gazeteciler hepten birbirine düşman.

Böyle ülke mi olur.

Didişe didişe geçen bir ömre ömür mü denir!

Üstelik bütün bunlar ne diye?

Niçin ilk gençlik yıllarımızdan beri bu şiddete, bu ilkelliğe, bu kör dövüşüne, bu düşmanca ortama katlanmak zorunda kalıyoruz?

Nedenini hemen söyleyeyim: Cehalet yüzünden.

Yıllar önce ülkeyi kurtaracağına inanan bir takım cahil askerler hayatımızı kararttılar.

Şimdi de ülkeyi kurtaracağını söyleyen cahil siviller yüzünden olmadık belalara gidiyoruz.

Yahu iki cehaletten birine mecbur muyuz?

Ya askeri dikta ya sivil dikta!


Normali yok mu bunun?

Hani deveye sormuşlar, inişi mi seversin yokuşu mu diye.

Bunun düzü yok mu demiş ya, bizimki de o hesap.

İki kötüden birini seçmek zorunda mıyız?


***


Meclisteki kavga bu ortamın doğal sonucu.

Benim için hiçbir şaşırtıcı yanı yok.

Yine ucuz atlatılıyor bu kavgalar.

Genel Kurul salonuna belinde silahıyla giren o kadar çok milletvekili gördüm ki...

Ne de olsa kavga sırasında bir milletvekilinin hayatını kaybetmiş olduğu, daha geriye gidersek kuliste tabancayla vurulan Deli Halit Paşa’nın üç gün masa üzerinde bırakılarak kan kaybından öldüğü bir meclis bu.

Süt neyse kaymak da o oluyor.

Böyle başa, böyle tıraş!

Çelebi böyle olur bizde demokrasi dediğin.

İktidarda kaldığın sürece her yerini yalarlar, düştüğün anda ise...

Neyse o kadarını söylemeyeyim artık.

Zaten herkes biliyor.

Zülfü Livaneli - 2010.02.05 - Vatan

4 Şubat 2010 Perşembe

Değiştirilmeyi bekleyen dünya

İnanılmaz güzellikte bir dünyada yaşıyoruz. Sayılamayacak kadar çok hayvan ve bitki, baş döndürücü bir çeşitlilik, akıl almaz bir renk cümbüşü... Ve bütün bunların arasında, insanları on binlerce yıldır bir yaratıcının varlığına ikna eden, tesadüf olması olanaksız gibi görünen bir uyum. Bir bitkinin yaprakları mor, bir kuşun gözü mor rengi daha iyi seçiyor, kuş o bitkiye konuyor, yaprakların üzerinde biriken suyu içiyor, konmuşken bitkinin üremesini sağlıyor.

Ve yaprağın rengi, kuşun sesi insan beyninde heyecan uyandırıyor. Ve bitki, kuş ve insan sonsuz doğal kaynakların, doğal güzelliklerin içinde yaşıyor.

Hippy gibiyim, değil mi? Yoo. Dünya gerçekten böyle. İnsan mutluluğu için gerekli her şey yerli yerinde (ölümsüzlük ve gerçek aşk hariç, ama o kadar olur). Dünya nüfusunun tüm maddi ihtiyaçları hemen bugün karşılanabilir. Tok olan, başının üzerinde bir dam olan, soğuğa ve sıcağa karşı korunaklı olan ve elinde sopayla başının üzerindeki damı korumak zorunda olmayan insanlar hemen bugün mor yaprakları seyretmenin tadını çıkarmaya, yaratıcılıklarının dizginlerini atıp bugün hayal bile edemediğimiz ürünler vermeye başlayabilir.

Ama başlamıyorlar. Başlamıyoruz. Başlamamız gerektiğini, öyle yaşayabileceğimizi hepimiz biliyoruz, ama olmuyor.

Oysa, olmaması için hiçbir maddi neden yok. Bir bütün olarak bakarsak, dünyada kıtlık yok, eksik yok.

Ama akıllara durgunluk verecek bir gıda zenginliğinin ortasında, insanlığın önemli bir kısmı açlıktan ölüyor. Sadece Afrika’da değil. Amerika’da, dünyanın en zengin ülkesinde, kötü beslenmeden kaynaklanan verem gibi hastalıkların arttığı anlatılıyor. New York sokaklarında ancak dilenerek karnını doyurabilenler İstanbul’dan daha fazla.

Bilim kurgu yazarlarını bile hayrete düşürecek bilimsel, tıbbi ve teknolojik bir gelişmenin ortasında, insanlığın bir kısmı daha bir yaşına basmadan ölüyor, çaresi bilinen hastalıklardan ölüyor, temiz su bulamadığı için ölüyor, soğuktan ölüyor, sıcaktan ölüyor, sel veya deprem geldiğinde uyduruk binalarda yaşadığı için ölüyor.

Bir gezegen ve altı milyar insan. Gezegenin kaynakları ve insanların bilgi düzeyi ve toplam üretim altı milyarı beslemeye bol bol yetiyor; altı milyarın hepsi için elektrikli, sulu, sağlam ve ferah konutlar inşa etmeye bol bol yetiyor; altı milyarın hepsinin eğitimini ve sağlığını sağlamaya bol bol yetiyor. Ama bu altı milyarın önemli kısmı aç, konutsuz, eğitimsiz, sağlıksız.

Günümüzün dünyasına anlam vermek gerçekten de mümkün değil. Niye böyle olduğunu anlamak mümkün, ama bunu anlamlı, normal, kaçınılmaz bulmak mümkün değil. Altı değil altmış milyar insanı bile besleyebilecek bir dünyada, milyonların açlıktan ölmesi nasıl normal olabilir?

Önce bunun “anormal” olduğunu kabul edelim.

Sorun sadece açlık değil ki. İnsanlar doymak ve yaşamak için gerekli işlemleri yaparken, bunu iklim değişikliğine yol açmayacak, ozon tabakasını delmeyecek, nehirleri kurutmayacak, toprağı zehirlemeyecek, diğer canlıları yok etmeyecek şekilde yapabilecek bilgiye ve teknolojiye sahipse ve yine de bunlar yapılıyorsa, burada bir “anormallik” daha var.

Anormallik maddi durumdan kaynaklanmıyor. Öyle olsa, “N’apalım” derdik, “yeterince gıda üretemiyoruz, bazılarımız ölüyor” veya “İklim bizden bağımsız olarak değişiyor, engellemiyoruz”.

Hayır, sorun bizim dışımızda, objektif bir sorun değil. Sorun altı milyar insanın birbiriyle ilişkilerini örgütleme biçiminde.

İnsan toplumunun bu örgütlenme biçimine, sevenler de sevmeyenler de, memnun olanlar da olmayanlar da, “kapitalizm” diyor. Başka ne özellikleri olursa olsun, bir yandan müthiş bir zenginlik yaratırken, bir yandan da insanlığın dörtte üçünü bu zenginlikten tamamen mahrum eden bir örgütlenme biçimi, açık ki, insanlığın bütünü açısından yararlı, anlamlı, normal bir sistem değil.

İnsan kendi hayatında “anormal” olduğunu düşündüğü, yanlış bulduğu bir durumla karşılaştığında ne yapar?

Durumu değiştirmek için bir şeyler yapar, adım atar, değil mi?

Ben bu nedenle sosyalistim. Ya siz?

Roni Marguiles - 2010.02.03 - Taraf

İpekçi neden öldürüldü?

12 Eylül öncesi meydana gelen ve çözülmemiş pek çok hadise arasında Abdi İpekçi suikastı, sebebi ve sonuçları bakımından farklı bir noktada. Fiili, faili malum malum olmasına, ama hakiki sebebi meçhul.
Senaryo tartışmalarının revaçta olduğu bugünlerde geçmişte Zincirbozan’ı yazarken kısmen işaret ettiğim kurguyu biraz
daha açmak istiyorum. Zira genel kanı hâlâ ‘İpekçi tanınmış, itibarlı bir gazeteci olduğu için hedef seçildi’ kanısı hâkim. Elbette tanınmış bir gazeteciydi Abdi bey, itibarlıydı da... Onun siyasetteki ağırlığının ölçüsünü göstermek
için öldürüldüğü gün Ankara’dan İstanbul’a dönerken telefonla aradığı Süleyman
Demirel’in “Sana bir şey söyleyeyim, şayet sen sayın Ecevit’e verdiğin desteğin onda birini bana vermiş olsaydın Türkiye’nin taşı toprağı altın olurdu” dediğini bilmek kâfidir. Ama herhalde ne itibarı, ne ağırlığı katlini izaha yetmez.
Bilinen, Abdi beyin kurşunlara hedef olduğu günden yaklaşık iki hafta kadar önce, karanlık bir dosyayla meşgul olduğu ve söz konusu dosyayla ilgili olarak yakın çevresindeki birkaç kişiye içeriğinden söz etmeksizin ‘Çok önemli’ dediği.
Kişi işaretler bu dosyanın o dönemde devlet içinde yuvalanmış istihbaratçı, akademisyen, özel harpçi karması bir grupla alakalı olduğunu düşündürüyor. Suikast dahil provokasyon niteliğinde olaylar planlayan, sağ-sol ayrımı yapmaksızın gençlik gruplarından eleman devşirip eylemlere yönlendiren, finansmanını kaçakçılık şebekelerinin yaptığı bir grup bu. İpekçi’nin elindeki dosyada bu grubun yapılanmasıyla ilgili bazı bilgilerin yer aldığını, daha önemlisi yönetici konumundaki elemanlarının listesinin bulunduğunu düşünebiliriz. Ve kendisine güvendiği bir istihbaratçı tarafından özel olarak verildiğini de.
İpekçi’nin dosya eline ulaştığı anda harekete geçmesi, kendisinin sorgulayıcı
mizacını ve mesleki hasletlerini bilenler tarafından yadırganabilir kuşkusuz. Dolayısıyla başka mahfillerden de aynı istikamette bilgi edinmiş olması gerekir.
Kurgunun bir adım ötesi, muhtemelen İpekçi’nin bu tuzaktan dönemin başbakanı ve yakın arkadaşı Bülent Ecevit’i haberdar edişi olmalı. Ecevit’in her zamanki heyecanıyla dosyanın mahiyetini öğrendikten sonra soruşturma emri vermek istediğini, ancak Abdi beyin “Çevreniz bu insanlar ve yakın ilişki içinde oldukları kişilerce kuşatılmış durumda. Engellenirsiniz. Gazeteci olarak benim bunları deşifre etmemden sonra harekete geçmeniz sonuç almayı kolaylaştırır” dediğini tahmin edebiliriz.
Bu görüşmenin yeri Ankara, günü de 1 Şubat 1979. Yani katledildiği gün.
Suikastın faili Mehmet Ali Ağca’nın ‘nöbetçi tetikçi’lerden biri olarak 1 Şubat 1979 günü örgütün bağlantı elemanlarınca mekan tuttuğu kahvehaneden alınıp Maçka’ya ‘taşınmış’ olması kuvvetle muhtemel. Eylemin gerçek sebebiyle ilgili olarak bilgilendirildiğini düşünmek bile akla ziyan!. Yakalanmasını
takiben psikolojik baskı altında polise verdiği ifadelerde açıkladığı kimi isimler bir yana, daha sonra yaptığı ideolojik açıklamalar, sözlerinin arasına serpiştirdiği gizemli cümleler kendisinin basit bir tetikçi olmadığını göstermeye matuf süslemelerden ibaret..
Abdi İpekçi’nin elinde tuttuğu dosyanın içeriği neydi; kimlerin ismi vardı o istihbaratçı, akademisyen, özel harpçi üçgeninde bilmiyoruz. Ama bildiğimiz o günden bugüne aynı çarpık yapının kendisini yeni şartlara uyarlayıp yeni ittifaklar kurarak oluşturduğu arap saçına dönmüş yumakta debelendiğimiz.
Bugün söz konusu yapının bir parçası hakkında kısmen bilgi sahibi olduğumuz ya da yumağın uçlarından birini ele geçirdiğimiz için umuda kapılıyoruz. Oysa sarmal bugün eskisine kıyasla hem daha büyük hem daha yaygın. Onun için tellerden birine dokununca gövdenin bütün uzuvlarından feryat yükseliyor.

Avni Özgürel - 2010.02.03 - Radikal

3 Şubat 2010 Çarşamba

Öldürme hakkı, ölmeme suçu

Yaşama hakkını bireye devlet bahşetmiş olsaydı, kaldırabilirdi ama birey yaşama hakkına doğuştan ve devletten önce sahip olduğu için, kaldıramaz

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi, herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu söyler. Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 2. maddesi de herkesin yaşama hakkının hukuk tarafından korunacağını belirtir. Ne var ki, Türk mahkemelerinin verdiği bazı kararlar, yaşama hakkının Türk hukuku tarafından korunduğu konusunda ciddi kuşku uyandırıyor. Bunun temelinde hukuksal gerçeklik olarak yaşamın yerine ölümü kabul eden, yaşama hakkına şizofrenik bakış var.
Tarih 19. 03. 2009. Yargıtay Ceza Genel Kurulu verdiği bir kararda (E.2008/1-201, K. 2009/81), Siirt şehir içinde basın açıklamasında bulunan 100-150 kişilik bir grubun taşlı saldırısına uğrayan askeri araçtaki çavuşun “herhangi bir hedef gözetmeden kalabalıktaki kişilerin üzerine rastgele ateş ettiği”ni ve yasal savunma sınırını kastla aştığını kabul etmiş, ancak Türk Ceza Kanunu’nun 27/2. fıkrası gereğince sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaştan ileri geldiğini belirterek, “sanığa ceza verilmesine yer olmadığı” sonucuna ulaşmıştı. Yargıtay sanığın duyduğu heyecan, korku ve telaşı, olayın uzun yıllardır yaygın terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Siirt ilinde meydana gelmiş olmasıyla gerekçelendirmişti. Böylece sanığın öldürme eylemi cezasız kalmıştı. Tersten okunacak olursa Yargıtay bazı koşullarda kasten öldürmeyi bir hak haline getirmişti.
Anayasanın 17. maddesinde kasten öldürmeyi yasaklayan bir hüküm yok. Oysa İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 2/1. fıkrası, kasten öldürmeyi yasaklar. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de örneğin Türkiye’ye karşı Ali ve Ayşe Duran kararında, kasten öldürmenin cezasız bırakılmasını Sözleşme’ye aykırı bulmuştu. Sözleşme’nin 2. maddesi, kamu görevlilerine silah kullanma konusunda açık çek vermez (Şimşek ve Diğerleri, ß104). Mahkeme’ye göre demokratik bir toplumda kamu görevlilerine refleks halinde silah kullanma izni verilemez. Devlet görevlilerinin refleks eylemleri, tehlikeli terör zanlıları ile mücadele ederken bile demokratik bir toplumun kanun adamlarından beklenen dikkat derecesinde olmalıdır (McCann ve Diğerleri, ß212).
O halde bireyin yaşama hakkının korunması, kamu görevlilerinin meşru savunma sınırını aşmamalarını, orantısız güç kullanmamalarını, heyecan, korku ve telaşla da olsa kasten öldürmemelerini gerektirir. Devlet, bireyi öldürmeme yükümlüğünü bir cezasızlık normu veya yorumu ile ortadan kaldırabilir mi? Yaşama hakkını bireye devlet bahşetmiş olsaydı, kaldırabilirdi ama birey yaşama hakkına doğuştan ve devletten önce sahip olduğu için, kaldıramaz.

Dağlıca
Tarih 19. 01. 2010. Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Dağlıca baskını ile ilgili gerekçesini açıkladığı kararında (Radikal, 21.01.2010), PKK teröristlerine teslim olan askerleri, görevi ihmalden suçlu bulmuştu. Van Askeri Mahkemesi Askeri Ceza Kanunu’nun 46/1. fıkrasındaki “Vazife ve hizmette şahsi tehlike korkusu cezayı hafifletmez” hükmüne dayanmış ve “Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, açıklanan mevzuat hükümleri uyarınca sanıkların (askerlerin) şahsi tehlike korkusunu yenerek mücadelelerine devam etmeleri, silahlarını bırakarak teslim olmamaları gerektiği açıktır. ... Aksi takdirde yani bu tür insani duyguları bahane edilerek olaya yaklaşılması durumunda, askerlik mesleği ve dolayısıyla vatan savunmasının yapılmayacağı bir gerçektir. Nitekim olay esnasında da yaşanan olumsuz şartlara rağmen üs bölgesinde görevli olan diğer personel, 12 personel şehit olmasına, 17 personel yaralanmasına rağmen canları pahasına çatışmaya devam etmiş, silahlarını bırakıp teslim olmamıştır” demişti.
Bu karar Askeri Yargıtay tarafından onanacak olursa, teslim olup ölmemek suç haline getirilmiş olacak.

Dağlıca’daki askerlerin teslim olarak kendilerinin yaşama hakkını korudukları ama ölüm karşısında korkmamalarını emreden mevzuat hükümlerini ve “canları pahasına çatışmaya devam” etmelerini söyleyen mahkemenin görüşüne aykırı davrandıkları anlaşılıyor. Hayatta kalmak için tek alternatif teslim olmak ise, ölmeyip teslim olmak suç sayılabilir mi? Van Askeri Mahkemesi, şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun teslim olmamaları gerekirdi diyerek, bu soruyu yasaklamış ve teslim olmayı olayın şartları içinde yaşamak için bir alternatif olarak düşünmemiş. Böylece “bireyin yaşama hakkı devlete yaşamı koruma yükümlüğü yükler” kuralı tersine döndürüldü, “devletin yaşama hakkı, bireye ölme yükümlülüğü yükler” haline getirildi.

Belirli bir ülkede, belirli bir zamanda yürürlükteki hukuk, bireye ölmesini emredilebilir. Ama bu emri veren “yürürlükteki hukuk”un da üzerinde bir “doğal hukuk” yok mu? Devlet, bireyin yaşamını koruma yükümlülüğünü, ölmemeyi cezalandırarak kaldırabilir mi?
Günümüz insan haklarının evrensel ilkelerini ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarını bir yana bırakalım, bu soruya M.Ö. 400’lü yıllarda yazılmış Sofokles’in Antigone adlı tragedyası cevap versin. Krallık için mücadele ederken savaş meydanında ölen kardeşlerden birinin cesedinin gömülmesini yasaklayan yeni Kral Kreon, bu yasağa aykırı davranarak kardeşini gömen Antigone’ye şöyle der: “Demek karşı geldin bana, yasağımı çiğnedin.” Antigone: “Evet öyle çünkü Tanrı Zeus böyle bir yasa koymamış. Ne de adalet denen tanrıça buyurmuş böyle bir şey insanlara. Senin emrinin de bir ölümlüye Tanrıların ebedi yasalarına karşı gelme gücünü vereceğine inanmıyorum. Öz kardeşimi gömülmeden bırakmak. Bunu yüreğim hiç kaldırmazdı. İçim rahat şimdi, görevimi yaptım.”

Osman Doğru Prof. Dr., Marmara Üni., Hukuk Fak. - 2010.01.31 - Radikal İKİ

Bye bye, askeri vesayet

Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. On yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. Yapılırsa, bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim'dir

Bu yazıda, basında çıkmış şeyleri tekrar edecek değilim. İnanmamakta direnenlere sadece şunu söylemekle yetinirim: Bütün bu “plan”ların binde biri bile doğru olsa, bunun kadar büyük rezaleti Türkiye Cumhuriyeti henüz yaşamamıştır. Kaldı ki, orayı burayı bombalayacak askeri personelin sicil numaraları bile ortalığa dökülmüş durumda.
Hadi hepsini bırakalım, “kokusunu ne yapacağız”? Askeriyenin sadece son 55 yıllık sabıkası yeter: Halkın oyuyla gelmiş sivil iktidara resmen beş müdahale, kim bilir kaç tane gayriresmi müdahale.
Bombalamaya gelince: 6-7 Eylül 1955 olayları adlı 1 Numaralı yüzkaramızda, başında bir tümgeneralin (“başarısı” nedeniyle korgeneralliğe terfi ettirilmiş, sonra da büyükelçi yapılmıştı) bulunduğu MİT, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombalamadı mı? Bu durumda, “Allah Allah diye saldıran asker cami bombalar mı?” biraz fazla hafif kaçmıyor mu? Üstelik, camiyi bombalayacak olan asker değil ki, emir. Askeriyemiz değil midir, “Emir demiri keser!” diyen? “Mevzu-ı bahis vatansa, gerisi teferruattır” ezberinin başka hangi sonucunu bekliyordunuz? İnsanları bu kadar aptal saymak çok mu akıllıca?

Kendine etmek
Ünlü atasözünü biraz değiştirirsek: “Akrep etmez akrebe, bir insanın kendine ettiğin”. TSK içindeki kimi generaller son yıllarda öyle akıl ve vicdan dışı serüvenlere giriştiler ki, TSK’yı hiçbir düşman ordunun edemeyeceği kadar perişan ettiler. Şimdi Genelkurmay çaresizlik içinde. Bu “plan”lardan haberim var dese bir türlü, çünkü seçilmiş hükümete karşı darbe girişimi en büyük hıyanet-i vatan. Haberim yok dese bir türlü, çünkü “emir-komuta zinciri”ne tapınan asker için bu en büyük zül.
Bakınız, Sakallı Celal’in “... ancak tahsille mümkündür” misali, bazılarımız bunu anlamakta hâlâ zorlanıyor ama, parmağımı ağzıma batırarak şuracığa yazıyorum: TSK, Türkiye üzerinde 27 Mayıs’tan beri sürdürdüğü vesayetini yitirmiş bulunuyor. Kendisi için daha da önemlisi, itibarını. İtibar gibi şeyler (tabii ki gündelik hayat içinden daha canlı bir örnek de mümkün) bir kere kaybedilir. Geçmiş olsun.
Tam anlaşılmadıysa, istatistiksel olarak da ifade edelim: “Ergenekon soruşturmasından önce, halkın orduya güveni yüzde 90 civarındaydı. Son darbe ve suikast iddialarıyla yüzde 63,4’e düştü. Bugüne dek hiç 80’lerin altına düşmemişti. Üstelik biz araştırmayı yaptığımızda henüz Balyoz Harekâtı haberleri yoktu” (Neşe Düzel röportajında Adil Gür, Taraf, 25.01.10).

Nasıl böyle oldular?
Bunu halkımız (biraz kabaca olmakla birlikte) daha güzel ifade eder ama, kimi askeri muhteremler işin tadını kaçırınca böyle oldu. Oysa biraz sosyoloji ve tarih bilselerdi veya biraz akl-ı selime sahip olsalardı veya sadece şımarmasalardı, sivil toplum diye bir şeyin doğduğu bir ülkede böyle darbe planları yapmaya cüret edemezlerdi. Meşhur mizah karakteri Porof. Zihni Sinir ‘in “proce”lerini (veya, W. Disney’in Fantasia’sındaki “Sihirbazın Çırağı”nı) hatırlatan komikliklere girişmezlerdi. O zaman TSK, sivil toplumun gelişmesine paralel olarak yavaş yavaş ve itibar yitirmeden kışlasına süzülür ve aynen Atatürk döneminde olduğu gibi yurtdışı koruma görevini yerine getirmek suretiyle Türkiye toplumundaki geleneksel saygınlığını korurdu.
“Biraz sosyoloji ve tarih” derken şunu kastediyorum: İç dinamiklerin “tembel” olduğu (azgelişmiş) ülkelerde, Batı eğitimi almış kişiler (ki bunlar en önce askerlerdir) Yukarıdan Devrim yaparak bu dinamikleri harekete geçirmeye girişebilirler. Yani, yarı-feodal bir toplumun üstyapısını (ideoloji, kültür, siyaset, hukuk, vs.) değiştirme yöntemiyle ülkeyi Batı’ya benzetmeye çalışabilirler. Zorlama olduğu için, bu etki tabii ki ileride tepki yaratır. Ama kabul etmek gerekir ki, ülkeye muazzam bir zaman kazandırır, başka türlü yapılamayacak bir sıçrama sağlar, sınıfsal dinamikleri harekete geçirir, altyapıyı (ekonomi, mülkiyet ilişkileri, vb.) bile zamanla geliştirir.

Yukarıdan devrim
Yalnız, dikkat edilecek çok önemli bir kural var: Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. Zırt pırt, mesela on yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. Yapılırsa, bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim’dir. Çünkü, tepkileri memeden beslemenin yanı sıra harekete geçmiş toplumsal dinamikleri köreltir. Bu, zaman kaybından, yani her defasında “Şekil 1’e dönüş”ten başka bir şey değildir.
Çok lazımsa, yakın siyasal tarihten örnek bol: Türkiye’deki her askeri müdahalenin ardından bunun antitezi iktidara daha güçlü olarak geldi ve Türkiye’de Askeriye (ve onun sivil şakşakçıları) bunu hâlâ idrak edebilmiş değil. Daha önce de yazdım: 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından 1965’te Demirel, 12 Mart 1971 muhtıra-darbesinin ardından 1974’te Ecevit, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 1996’da Erbakan, 28 Şubat 1997 “postmodern darbe”sinin ardından 2002’de T. Erdoğan, 27 Nisan 2007 “e-muhtıra”sının ardından 2007’de yine T. Erdoğan, daha güçlü olarak. Hiç merak buyurmayınız, “idrak” olmadıkça bu böyle sürüp gidecektir efendim.
Bu tür müdahalelerin, Askeriyenin (ve onun sivil şakşakçılarının) 61 Anayasasından başlayarak inşa etmiş olduğu ayrıcalıklar silsilesini muhafaza etmek için yapıldığı hususu bir yana, şunu da not edelim: Türkiye’deki her askeri müdahale Kürt meselesini daha feci hale getirdi. Çünkü darbe demek, korkunç baskıların artık tahammül çizgisini aşması demektir. PKK, 12 Eylül faşizminin Diyarbakır Cezaevi mezalimi tarafından yaratıldı. 1984’ten önce PKK mı vardı? Bu açıdan 12 Eylül darbesi tam anlamıyla bir Dr. Frankenstein değil midir? Sinemaya gider misiniz, Boris Karloff’u duydunuz mu?

Tek yol: Sivil toplum
Peki, “Bu adamlar laikliği mahvediyorlar, oturup seyredecek miyiz”? Çünkü hakikaten samimi olarak böyle düşünen bir sürü insan hâlâ var. Hemen söyleyeyim: Evet efendim, oturup seyredeceksiniz; lütfen. Minimum iki sebepten ötürü: 1) Laikliğin mahvolduğu falan yok; Dağlıca’da hâlâ “Ölüneceeeek, öl!” demeye devam edebilen bir zihniyetin aradan 90 yıl geçtiği için zamanaşımına uğraması var (günümüzde bir gün çok zaman), 2) Laiklik mahvolmakta olsa dahi siz hiçbir şey yapamazsınız, durumu ancak daha berbata götürürsünüz; yukarıda örneklemeye çalıştım.
Bu konuda harekete geçebilecek tek unsur, “sosyalizm” dendiği zaman “devlet” anlayan (ben de eskiden böyleydim) insanların henüz idrak bile etmeye başlayamadığı bir unsur: Türkiye sivil toplumu. Sivil toplum, Devlet ve Cemaat baskısına karşı çıkmaktır. Burada “cemaat”, ülkeyi din kurallarıyla yönetmek isteyenler demek. “Devlet” ise, tabii ki, vesayet kimdeyse en başta o demek. Tabii, fena sıkışınca, son çare olarak şimdi de “sivil dikta” teranesini icat etmişler demek.
Uzattım. Genelkurmay zor ama basit bir karar vermek zorunda: İçindeki çürükleri korumak veya temizlemek. İkincisini yaparsa Atatürk dönemindeki statüsüne geri dönecek. Birincisini tercih ederse, yarın öbür gün “Halkı askerlikten soğutmak”tan yargılanabilir.
Dahası, böyle bir olasılık şükür yok ama, kendi arşivlerine bile sahip olamayan kaos içinde bir TSK bizi dışarıya karşı koruyabilecek mi? Balkan Savaşı öncesi Ordu bölünmüşlükten fena dağılmıştı, şimdi “birlik ve beraberlik”ten fena dağılmış izlenimi veriyor.
Not: Tekel işçilerinin haline “Hatamız, fazla merhamet” diyen AKP’yi de, “darbecilere yardım ve yataklık”tan yargılamak lazım. Ayrıca, AKP her kesimi karşısına almaktan ve ağzı olan herkese laf yetiştirmekten vazgeçse de, oturup reform yasalarını çıkartsa iyi eder.

Baskın Oran - 2010.01.31 - Radikal İKİ