8 Ocak 2010 Cuma

Değişen stratejiler

“Sarıkız”, “Ayışığı” şu bu. 12 Eylül’ün verdiği iktidar imkânlarında her durumda hâkim-i mutlak olduğunu hissetmenin büyüsüne kapılmış birtakım subaylar yeniden bir “darbe” yapmanın bir zorunluk haline geldiğine inandılar. Çünkü hayat durmuyor, toplum hiç durmuyor, dizginler gene ellerinden kaymaya başlıyordu. Bu ülkede değişim zehrinin panzehiri darbedir. Darbe yapar, hayatı yeniden dışarı bırakacak yasal tadilatı yapar ve iktidarının kaldığı yerden devamını sağlarsın.

Ama bu darbe olamadı. Şimdiye kadar her darbeyi birlikte yapanlar (bu da aslında çok doğru veya geçerli değil), bu sefer birliğe varamadılar. “Neden”ine bakınca, “iç” ve “dış” kavramlarına fazla ağırlık tanımak istemiyorum (bunu da başka bir yazıda açıklamaya çalışırım), ama en azından “teşebbüs sahipleri”nin öznel bilincinde “dışsal” sayılacak etkenlerin daha fazla yer tuttuğu kanısındayım. Soğuk Savaş sonrasının koşullarında, o dönemin “Hür Dünya”sı, bu dönemde bir darbenin ne maddî, ne de manevî yükünü omuzlanmaya niyetli. “Yaparsan, kendi bileceğin iştir, sonuçlarıyla da kendi başına yüzleşirsin” tarzında özetlenebilecek bir tavırları olduğunu düşünüyorum (Bush zamanı ABD’si bile böyleydi. Şimdi daha da başka).

“İlle de darbe” diyen kesim, bunun üstüne, daha ciddi bir kargaşalık ortamı yaratmaya yöneldi. Bu ortamın iki yönlü bir ikna edici işlevi olacaktı. Bir yandan, “Darbeye kalkışırsanız bizden destek beklemeyin” diyen dış dünyaya, durumun vahim, şu halde bir darbeyle düzeni yeniden berkitmenin kaçınılmaz olduğunu kanıtlamak için gerekliydi. Bir yandan da, darbe için olmazsa olmaz, ama bu işe gönülsüz olan komutanların vb. ikna edilmesi için gerekliydi.

Böyle bir ortamın oluşması, sokağı da işin içine katmayı gerektiriyordu. Cumhuriyet tarihinin başından beri, mümkün olan her biçimde yapılmış “milliyetçilik yatırımı”nı şimdi “aktive ederek”, her boydan ve her soydan arbedeler yaratarak, bir ucu Ogün Samast / Yasin Hayal, öbür ucu Cumhuriyet Mitingi vb. olan bir iç savaş “arife”si sahnesini canlandırarak, “vatan elden gidiyor” inancını yaymak. Bu sürecin ilk adımlarından biri Danıştay cinayetiydi, ama adam ele geçince, silâh da elde patlamış oldu. Bu falsolu başlangıç Ergenekon tutuklamalarına da yol açtı.

Peki, şimdi ne oluyor? Gerilim ortadan kalkmış değil, ortamı çomaklayanlar etkinliklerinden vazgeçmiş değil. Ama gene bazı değişiklikler var, tabii. Düzeni olduğu gibi koruma uğraşında bir rol değişimi oldu ve cepheleşmenin o tarafında duran bireylerle Yargı kurumları askerin yerini aldı. Toplumu ajite edecek “yakıcı sorun” ilk evredeki “irtica tehlikesi”nden, onu da elden bırakmaksızın, “Kürt tehdidi”ne doğru kaydı.

Geleneksel devlet yapımız, “Sen niye böylesin” diye sorulduğunda, “Çözümsüz sorunlarım, amansız düşmanlarım var. Onun için böyle oldum” cevabını verir. Bu onun “varlık nedeni” olduğu için, “çözüm” kelimesi onun için çok korkuludur. Buz ısıya nasıl bakarsa, o da “çözüm”den öyle korkar. Şu dönemde de strateji her türlü “çözüm” ihtimalinin önünü tıkayarak olduğu gibi olmakta ne kadar haklı olduğunu kanıtlamak.

Ama, anladığım kadar, şimdiki stratejinin hedefi “darbe” değil. Ona en yakın olanı, “sıkıyönetim”, “OHAL”. Eskiden sıkıyönetim iyi geliyordu, çünkü birlikler darbe için gerekli yere geliyor, son hamle kolaylaşıyordu. Bu sefer amaç “darbe” değil, dediğim gibi. Hükümet oturduğu yerde oturacak ve oturarak yıpranacak. Hiçbir söylediğini yapmamış bir hükümet olarak seçime girecek. Şimdiden kaybetmeye başlamıştı. O zamana kadar iyice kaybetmesi sağlanacak. Böylece iktidarı hayırlısıyla bir CHP-MHP (ya da MHP-CHP) koalisyonuna devretmek mümkün olacak; vatan kurtulacak. Yapılan her şey de geri alınacak tabii.

İşin tuhafı, AKP de planı destekler gibi davranıyor.

Murat Belge - 2010.01.08 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder