29 Ocak 2010 Cuma

Hukukçu

Bizim gazetenin kadrosu biraz dar... Epeyce az adamla çıkartıyoruz gazeteyi.

Onun için görevler biraz kayıyor.

Perihan hem harika çaylar demliyor hem de sayfa sekreterliği yapıyor mesela.

Ben de gündüzleri “genel yayın müdürlüğü” kadrosunda çalışıp geceleri “düzeltmenlik” kadrosuna geçiş yapıyorum.

Oturup sayfaları düzeltiyorum.

Önceki akşam gene sayfaları okumak için önüme çektiğimde Habertürk Kanalı’nda Balçiçek Pamir’in programı başladı.

Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’la, Yargıtay eski başsavcısı Sabih Kanadoğlu tartışıyorlardı.

Önceleri yarım kulak dinlerken sonra sayfaları kenara itip bütün dikkatimi bu “hukuk” tartışmasına verdim.

Bu iki “hukukçunun” tartışması Türkiye’nin geçmişini ve geleceğini anlatıyordu çünkü.

Yargıtay Başsavcılığı, bir ülkede gelinebilecek en yüksek, en saygıdeğer makamlardan biridir, oradan emekli olan biri hayatının sonuna kadar saygı görür.

Oralara ulaşmış bir “yargıç”, hukuk felsefesini, hukuk mantığını özümsemiş, bu bilgilerini yeryüzünün en ünlü üniversitelerinde anlatabilecek biridir.

Ne yazık ki Kanadoğlu böyle bir profil çizmedi.

Tam aksine.

Sadece hukuki bilgileri eksik değildi, hukuk felsefesini de hiç kavramamış, hukukun “ruhunu” kendi ruhuna sindirememişti.

Hitler’in seçimle işbaşına gelebilmesini “demokrasinin” yarattığı bir felaket olarak göstermeye, bu felaketin Türkiye’de de tekrarlanabileceğini ima ederek “demokrasi dışı” bir yapının daha güvenceli olduğunu söylemeye çalışıyordu.

Hitler iktidara geldiğinde Almanya’da geçerli olan “Weimar anayasasından” konuşmaya başladılar.

Anlaşıldı ki Kanadoğlu o anayasayı doğru dürüst bilmiyor.

Osman Can, faşist bir partinin iktidara, demokrasi yüzünden değil, “o anayasanın demokrasi dışı olması” yüzünden gelebildiğini çok güzel anlattı.

Kanadoğlu sadece “Weimar anayasasını” değil, “demokrasi-hukuk ilişkisini”, Avrupa’daki yargıç atamalarında parlamentoların rolünü, yargının bağımsızlığı kavramının asıl anlamını, dünyadaki içtihatları ve uygulamaları da bilmiyordu.

Çok uzun zamandır kendi mesleğiyle ilgili bir kitabı ya da yeni bir metni okumadığı, pencerelerini hukuktaki gelişmelere epeydir kapadığı anlaşılıyordu.

Beni asıl şaşırtan Kanadoğlu’nun bilgi eksikliği olmadı.

Tartışmanın bir yerinde Türkiye’de “hukukun” 1950’den önce de “iyi uygulanmadığı” konusu gündeme geldi.

Kanadoğlu, o düzeydeki hukukçuların tartışmasında asla olmaması gereken bir şey yaptı ve “siz ne demek istiyorsunuz, kimin döneminde hukukun olmadığını söylemeye çalışıyorsunuz” dedi.

Karşısındaki genç hukukçuyu “Atatürk’ü mü eleştiriyorsun yoksa” kabarmasıyla tehdit etti.

Yaşı yetmişe yaklaşan, yargının zirvelerine ulaşmış birinin bu derece kolaycı bir demagojiye sapması doğrusu biraz utandırıcıydı.

Gerçeği hukukla ilgilenen herkes bilir bu ülkede.

Atatürk’ün zamanında hukukun h’si yoktu.

Tek parti rejimiyle ülkeyi yöneten birinin döneminde nasıl hukuk olacak?

Kanadoğlu ve onun gibi hukukçular, Atatürk’ü ve onun dönemini kutsayarak, o dönemdeki bütün çarpıklıkların aynen sürmesini savunuyorlar aslında ve bu çarpıklığın artık düzelmesini isteyen gençleri de “yoksa sen Atatürk’ü mü eleştiriyorsun” diye korkutuyorlar.

Osman Can’ı bilmem ama ben Atatürk’ü ve onun dönemindeki uygulamaları eleştiriyorum, ilerleyebilmek için o dönemi tümden geride bırakmamız gerekir.

2010 yılında hâlâ 1920’lerdeki bir diktatörlüğü mü yaşayacağız?

Eğer yaşayacaksak günümüzde “Atatürk’ün otoritesine” kim sahip olacak?

Kanadoğlu’nun yaklaşımları, tehditleri, hukuk bilgisinden yoksunluğu, klişelerle durumu idare etmeye çalışması, yıllarca bu ülkenin ne tür hukukçularla yargı sistemini oluşturduğunu ve “hukuk” eksikliğini gösteriyordu.

Ama bir de Osman Can vardı o tartışmada, genç bir doçent, hukuku biliyor, daha önemlisi “hukukun ruhunu ve manasını” biliyor, dünyadaki gelişmeleri izliyor, demokrasi hukuk ilişkilerini incelemiş, hukuksuz bir yargının nasıl gelişmeyi engellediğini görmüş, Türkiye’nin anayasalarının sakatlıklarını anlamış biri.

Bu ülke yıllarca hukuku Kanadoğlu düzeyinde yaşadı, çok acı çekti, bir türlü demokrasiye ve özgürlüğe ulaşamadı, şimdi artık Osman Can gibi hukukçular çıkıyor, hukuk sistemini yeniden kuracak bilgiye ve isteğe sahipler.

Onları izlerken sayfaları tam düzeltemedim “işimi” aksattım ama Kanadoğlu’nda geçmişi görüp üzülürken Can’da geleceği görüp sevindim.

Osman Can gibi hukukçuların varlığı sanırım bu ülkenin gerçek bir hukuka kavuşmasını sağlayacak bir gün.

Ahmet Altan - 2010.01.29 - Taraf Gazetesi

Askerin siyasete karışmasına karşı çıkan yüzbaşı

Yüzbaşı hiç korkmadan ve yüksek sesle konuşuyor. Fikirlerini askerlere, sivillere anlatıyor.

Diyor ki: “Ordunun siyasete bulaşması felaketle sonuçlanır. Buna kalkışanlar büyük bir yanlış içindeler.”

Bu sözler birilerini huylandırıyor. Yüksek kademedeki ordu mensupları yüzbaşıyı susturmak gerektiğini düşünüyorlar.

Onu vurmak için bir fedai gönderiyorlar.

Mustafa Asım adlı subay, silahını hazırlayıp emniyetini açtıktan sonra yüzbaşının odasına giriyor.

“Sen niye uluorta konuşup, ordunun siyasete karışmaması gerektiğini söylüyorsun?” diye soruyor.

Yüzbaşı durumu kavrıyor ve “Buyurun oturun, size düşüncelerimi anlatayım” diyor.

Fedai “Ne konuşacakmışız?” falan dese de onu ikna ediyor “Bir kahvemi için, anlatayım” diyor.

Mustafa Asım “peki” diyor, sorulması üzerine de sade kahve istiyor.

Yüzbaşı “ben şekerli içerim” diyor. “Şuraya birkaç şeker ayırmıştım.”

Masanın çekmecesini açıyor ve şeker alma bahanesiyle silahını hazırlıyor.

Sonra başlıyor anlatmaya.

Ordunun siyasete bulaşmasının ne gibi tehlikeler yaratacağını, ordu içinde o partiye bu partiye mensup subayların olamayacağını, ülke yönetiminin sivillere bırakılması gerektiğini izah ediyor.

Yarım saat sonra Mustafa Asım kalkıyor ve “Sana bir şey itiraf edeceğim” diyor. “Ben seni vurmaya gelmiştim ama bu açıklamaların canını kurtardı.”

Yüzbaşı çevik bir hareketle ayağa fırlayıp tabancasını Mustafa Asım’ın şakağına dayıyor ve diyor ki:

“Asıl senin canın kurtuldu. Silah çekseydin kurşunu alnına yapıştıracaktım.”

Mustafa Asım “Büyük hata ettim. Beni affet” diyerek yüzbaşının odasından utanç içinde ayrılııyor.
***


Hikâyeyi anlattık.

Şimdi iş geldi bu subayın kimliğini açıklamaya.

Ordunun siyasete karışmasına karşı çıkan yüzbaşının adı; Selanikli Mustafa Kemal.

İttihat Terakki kongresinde bu görüşleri savunduğu için hakkında ölüm kararı çıkarılan Mustafa Kemal.

Milli Mücadele’ye başlarken yaver-i şehriyari kordonlu paşa üniformasını çıkarıp sivil siyasete giren Mustafa Kemal.

Millet Meclisi kuran ve kurtuluş savaşı veren orduya “Büyük Millet Meclisi Orduları” adını veren Mustafa Kemal.

Kısacası, hayatı boyunca millet iradesini her şeyin üstünde gören Mustafa Kemal.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

Zülfü Livaneli - 2010.01.29 - Vatan Gazetesi

Balyoz ve Genelkurmay

Şu son “Balyoz” skandalıyla birlikte Genelkurmay Başkanı’nın durduğu yerde durmanın ne kadar zor olduğunu söyleyip İlker Başbuğ için dertlenenlerin de sayısı arttı. Gerçekten de öyle.

Gene birçok yazar, Başbuğ’un bir yandan “Seçimle gelen seçimle gitmeli” diyerek demokratik rejimi öne çıkarır ve darbe olmayacağını taahhüt ederken, bir yandan da başında bulunduğu kurumda yer alanları yatıştırmak üzere farklı sözler söylediğini dile getiriyor.

Bu da öyledir herhalde. Ne kadar doğru olduğunu ölçme imkânım yok. Ama doğrusu bu ikinci kategoriye giren sözler çok tuhafıma gidiyor ve amacı ne olursa olsun böyle sözlerin söyleniyor olmasını demokrasi açısından bir hayli zararlı görüyorum. Örneğin, bu “sabır” edebiyatı ne anlama geliyor? Bu olay ve bundan önceki olaylar yığını karşısında insanlar düşündüklerini yazıyor ve söylüyor. Memlekette mahkeme, savcı, yargıç açığı var ve o kurumda Silâhlı Kuvvetler’in yanında yer almaya kararlı olanların, öyle olmayanlardan çok daha kalabalık olduğunu her gün görüyoruz. Yapılan eleştiride bir “suç” varsa, onlar gereğini yapacaktır. Yoksa, Silâhlı Kuvvetler hakkında konuşulduğunda, var olan yasalarda belirlenmemiş, tanımlanmamış başka kurallar mı söz konusu oluyor?

Ve sabırları tükenince ne yapacaklar? Darbe mi yapacaklar –savcı, yargıç ve mahkemelerin varlığı yetmiyorsa? O zaman bu “Ordu darbe yapmaz ama kızarsa ordu darbe yapar” gibi tuhaf, kendisiyle çelişen bir beyanat mı oluyor, öyle mi anlamamız gerekiyor?

“Geçmişte bazı şeyler olmuştur.” İyi ya. Zaten bu olan şeyleri konuşuyoruz biz de. Ne kadar süreyle konuşacağımıza, ne diyeceğimize, ne demeyeceğimize Genelkurmay mı karar verecek?

Çok kişinin söylenmesi gerekeni söylediği bir konu: “Silâhlı Kuvvetler yıpranmasın”! Kim yıpratıyor? Dolar basacağını beyan eden General mi, Erke Dönergeci imal edip bunu ilân eden Generaller grubu mu, günlük yazan ya da Günlük’lere konu olan Generaller ve Amiraller mi, Kafes yazarları mı, “ıslak imza” sahipleri mi, “Balyoz” plancıları mı, kim, yıpratan? Yoksa söylediklerinin yüzde bilmem kaçı yanlış çıkan bir Genelkurmay Başkanı mı?

Bu nasıl bir kurumdur ki yıpranmaması, ancak hakkında ağız açılmamasıyla sağlanabilir? Eleştirildiği anda da, yukarıdakinden çok daha uzun bir “açıklar” listesi ortaya çıkar? Bu durumda şu “yıpratma/yıpranma” kelimelerinin anlamlarını kimin yeniden, daha dikkatli bir şekilde düşünmesi gerekiyor?

Çıkan belgelerde yok camiye bomba, yok uçak düşürülmesi, bir şeyler yazılı. “Bunlar doğru değil” diyenler var, belli ki diyenlerden biri de Genelkurmay Başkanı. Ama neyin başkanı olursa olsun, kuru kuruya “Bunlar doğru değil” demekle olmuyor. Olmadığını kanıtlamak gerek. Doğru olmayan bu şeylerin doğru olduğu saklanamayan öbür şeylerin arasına nasıl girdiğini açıklamak gerek. Orada durup “vicdansız” lafını telaffuz ederken de, bir düşünmek gerek, kim vicdansız, böyle planlar yapan mı, “böyle planlar yapılmış” diyen mi? Bütün bu tuhaflıkların açıklaması (ve yapılan bilmem kaç “resmî” açıklamayla ne zamandan beri devam ediyor tuhaflıklar) kurumun “rahatlatılması ve sakinleştirilmesi” ise, bu da gene endişe verici bir durum değil mi? Bunlarla rahatlayacak bir kurum sizce sağlıklı bir şey mi?

Ortaya çıkan bu belgelerde, Genelkurmay Başkanı’na “vicdansız” sözünü söyleten o cami planlarında adıyla sanıyla görevlendirildiği görülen kişiler var. Var mı, yok mu? Böyle kişiler var mı, kim bilebilir onların adlarını, numaralarını vb? Kim yazabilir bunları?

Genelkurmay Başkanı önce bunları mı merak etmeli, yoksa “Bunları kim sızdırıyor” sorusunu mu sormalı? Bir kişi ceza aldı müjdesi sahiden bir “müjde” mi? Kim, niçin? Böyle bir provokasyon planını açıklamış, onun için mi ceza almış o kişi?

Bu son değindiğim konuya büsbütün akıl erdiremiyorum. “Tümünü suçlamak” diyor. “Tümünü” suçlayan yok. Ama suç önünde böyle kol kanat gerdikten sonra, gerçekten, ne düşünmemizi bekliyorlar?

Murat Belge - 2010.01.29 - Taraf Gazetesi

25 Ocak 2010 Pazartesi

1923 zindeliği...

Ne biçim bir “savaş oyunu”, “plan semineri”, “tatbikat planı” ise, yeni hükümet kuran, varolan AKP hükümetini işbaşından uzaklaştıran, ne hikmetse cami bombalama timleri belirleyen (bunlar da açıklandı) bu plan şüphesiz ilginç olduğu kadar korkunç ayrıntılarla dolu. Öyle bir “oyun” ki, gerçeklik yanılsaması sağlamak için (her oyun aslında gerçekliği taklit eder ya) iki yüz bin kişi stadyumlarda toplanıyor, bazı gazeteciler şaka olsun diye gözaltına alınıyor (ve herhalde etkiyi güçlendirmek için, bu işte görevli timlere “evlerinden alın ama buraya kadar getirmeyin” diye tembih edilecektir). Gene de, bu gibi ilginç ve korkunç somut ayrıntılardan çok, bunları üreten zihniyetin karakteri bana anlamlı geliyor.

Örneğin şöyle bir hedef:

“Devlet ve kamu erkinde, en üst kademeden en alt kademeye kadar bütün kadroların temizlenmesi ve 1923 zindeliğine ulaşılması esas alınacak.”

Yani Cumhuriyet’in kuruluş yılına dönüyoruz, çünkü o yılın zindeliğini özlüyoruz, onu kaybetmiş olmamıza hayıflanıyoruz. Bunu söylemenin bir başka biçimi, o zamandan bu zamana geçen seksen yedi yılın boşuna yaşanmış olduğudur. Bu seksen yedi yılda yaptığımız hiçbir şey, kaybolan o “zindelik” karşısında bir değer taşımıyor.

Peki, bunun doğru olduğunu hiç tartışmadan kabul ettik. Seksen yedi yılı sildik ve kendimizi o zindelik ortamında bulduk. Şimdi ne olacak? Ne yapacağız?

Biz ne yaparsak yapalım, bizden bağımsız işleyen, yani geçen zaman var. Yani seksen yedi yılı silmemize rağmen, aradan bir seksen yedi yıl daha geçecek ve bizim gibi “zindelik” meraklısı olmayan toplumlar 2070 yılını yaşarken biz de bir kere daha 2010 (daha doğrusu 2003) yılına gireceğiz. Nasıl gireceğiz?

Anlaşılan “zinde” ruhumuzu koruyarak girmek birinci öncelik. Tamam, burasını anladık da, nasıl olacak bu? Üstelik o 1923’te hiç birimizin taş çatlasa tırnağı olamayacağı Atatürk vardı ve daha 15 yıl olmaya devam etti. Buna rağmen, bir şeyler rayından çıktı ki, şimdi bu istenmeyen, hattâ nefret edilen noktaya geldik.

Demek ki, plana göre kendimizi 1923 zindeliği ortamında bulduğumuzda, 1923’te yapılmayan bazı şeyleri yapmamız gerekiyor (tecrübenin kazandırdığı bilgelikle). Örneğin 1924’te Hilafet’i ilga etmiş ve hanedanı ülkeden sürmüştük. Bu sefer işi daha sıkı tutmalı, ağzından “Halife” lafı çıkanı olduğu gibi, kafasından “Halife” lafını geçirdiğinden kuşkulandığımız herkesi de oracıkta tepelemeliyiz. Bugünkü çerçevede de bu AKP’ye oy vermiş herkesi kapsar. Benim gibi oy vermeyip de başka türlü arka çıkanları haydi haydi kapsar.

Yani epey kanlı bir başlangıç olmak zorunda bu ikinci 1923. Olsun varsın. İkinciler genellikle öyle olur. Üstelik, dün değindiğim kutsal soyutlamaların karşısında insan hayatının sözü olmaz. Ama daha ciddi bir ilke sorunu var. Büyük Atatürk böyle yapmadığı halde biz yapıyoruz. Öyleyse onun yolundan sapıyor muyuz? Bu, toplumun yarısının boğazlanmasından daha ciddi bir soru.

“Şimdi sağ olsa o da öyle yapardı” diyerek işin içinden çıkabiliriz belki. Ne de olsa, O’nun ne yapacağını yorumlama yetkisi de bizim elimizde. Çünkü O’nun Halife’si biziz.

Bütün bunlar, bana, ilk 1923’ten bu 2010’a gelişin başka türlü bir seksen yedi yılı olabileceği konusunda inandırıcı bir senaryo gibi görünmüyor. Tarihte pek çok şey olduğu gibi olmuştur, çünkü başka türlü olması mümkün değildi. Yani bu orgeneralin saati geri alma girişiminden seksen yedi yıl sonra başka bir orgeneral de zindelik kaybından şikâyetçi olabilir. Biz zaten gerçek tarihimizde de, 1960’ta, 1971’de, 1980’de, saati geri almamış mıydık?

Asıl şaşırtıcı olan, bu “laik” zihniyetin, Müslümanların “asr-ı saadet” kavramıyla ne kadar uyumlu bir biçimde örtüştüğü. Birilerine göre Hazreti Muhammed’in sağlığında her şey iyiydi ve ideal o zamana dönmektir; birilerine göre de her şey Atatürk’ün sağlığında iyiydi ve o zamana dönmek bizim idealimiz olmalıdır.

Özel adlar değişik ve cümleyi de biraz farklı kurdum, ama mantık aynı mantık.


Murat Belge - 2010.01.24 - Taraf Gazetesi

Bir eylemcinin kültür adamı olarak portresi

Türkiye'de de dünyada da insan her şey olabilir, eğitimi, kurumu, geleneği vardır, yolları, yöntemleri bellidir gider, okur, öğrenir ama kültür adamı olamaz, çünkü o sadece insanın kendi içgüdülerine, hepsinden önemlisi çelikten bir iradeye, dirence, herkesten farklı bir dünya görüşüne bağlıdır.
Şakir Eczacıbaşı'nın önemi buradaydı. Fotoğrafçıydı, şimdiki kuşakların uzaktan yakından bilmediği, benim de ancak kütüphanelerde okuyarak tanıdığım efsanevi Vatan gazetesinin Sanat Sayfası'nın kurucusu ve yönetmeniydi, ama işte hepsinden öte bir kültür adamıydı. Onu kültür adamı yapan neydi diye sorarsanız cevabı yoktur.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın başında olmak bu kimliğini açıklamaya yetmez. Oscar Wilde'ın ve George Bernard Shaw'un anekdotlarını, özdeyişlerini derlemek yetmez. İstanbul'a bir konser salonu, kongre merkezi yapılması için canını dişine takıp çalışması yetmez. İstanbul festivallerinin organizasyonunda bulunmak yetmez. Zamanında yayınladığı tıp-ilaç dergilerine serpiştirdiği, çok genç bir insan olarak Antalya yazlarında çok şey öğrenerek okuduğum dergileri, Eczacıbaşı albümlerini yayınlamak yetmez. Sinematek'in kurucusu olmak yetmez.
Düşününce, açık yürekle ve ısrarla söyleyeyim, insanın başını döndüren bu öncülükler olmadan olmaz, bunların katkısı yadsınamaz ama gene de kültür adamlığı başka bir şeydir.
Belki benim hiç bulunmadığım ama katılan herkesin heyecanla anlattığı sofralarının içinde şekillenmiştir o kültür adamlığı. Kısacası bir duyuşa, bir sezgiye gene de bana kalırsa hepsinden önemlisi kimsenin uğraşmadığı, herkesin deli saçması diye baktığı meselelere ilgi duymasına bağlıdır kültür adamlığı. Dünyayı olduğundan farklı bir hale getirmekte, insanlara uygarlık denilen şeyin içinde yaşadıkları ama görmedikleri şeyi anlamalarında, adlandırmalarında yattığını öğretmekte yatar. Onlara yeni bir algı kazandırmaktır kültür adamlığı. Gerçeğin öteki yüzünü göstermektir.
Altını çizelim: Şakir Eczacıbaşı bir eylemciydi. Bunu unutursak kültür adamlığının en önemli parametresini yok ederiz. Gücü bu özelliğinden kaynaklanıyordu.
Onunla bir yakınlığım oldu. Öncelikle neredeyse 15 yıl İstanbul Bienali'nin Danışma Kurulu üyesi olarak çalıştım kendisiyle. Ama benim için daha ilginç olanı onun fotoğrafçılığıydı.
Hep üzüldüğüm bir şeydir. Bazı insanlar büyük yeteneklerinin olduğu alanları terk eder, kendilerine biçtikleri bir misyon doğrultusunda isimlerini başka bir alanda çok önemli bir yere taşıyacak birikimlerini geriye iterler. Attila İlhan, edebiyatçılığını ve şairliğini kendi inandığı politik görüşlerini yaygınlaştırmak için boğarak öldü. Şakir Bey o derecede olmasa da toplumsal sorumluluğu ve kültür adamlığı yönünde çalışıp fotoğrafçılığını amatör bir düzeyde tuttu. Oysa hakkında yazdığım uzun bir yazıda belirttiğim gibi büyük bir sanatçıydı. Müthiş bir gözü, sezgisi, zevki vardı. İnsanların dikdörtgen kadrajlar ve figüratif görüntülerle, romantik manzaralarla, öykülemelerle uğraştığı bir dönemde, fotoğrafını, gelişmeleri fark ederek, bütünüyle izlenimci bir renkçiliğe evriltmişti. Ondan sonrasını terk etti. Büyük sergiler açtı, çok etkileyici fotoğraflar çekti ama fotoğrafı nihayetinde bir "hobby" gibi görüyordu. Gene de Türk fotoğrafçılığındaki yeri kesin ve çok muhkemdir.

Şakir Eczacıbaşı zengindi. Bir burjuva ailesinden geliyordu. Çok iyi bir eğitim almıştı. Hayatla ilgili bir sorunu yoktu. Bütün zamanını servetine servet katmakla geçirebilirdi. Yapmadı. Avrupa'daki gibi, büyük kültürel hamleleri gerçekleştirmiş burjuvaziyi kendisine örnek aldı. Ağabeyi Nejat Eczacıbaşı'nın açtığı yolda ama ondan çok farklı kulvarlarda yürüyerek Türkiye'de kültürün kitleleşmesinde, kültürün hayata karışmasında ve ona biçim vermesinde bir öncü oldu.

Zor bir insandı. Belki yaratıcılığını sonun kadar zorlamamasından ve kullanmamasından kaynaklanan bir dolgunluğun getirdiği zorluktu bu. Ama dünyaya sonuna kadar kültürün içinden bakıp çelişkileri görmekten kaynaklanan huzursuzlukların biriktirdiği zorluklar da vardı işin içinde. Gündelik hayatta gördüğü her şeyin bir kültür problemi olduğunu düşündü ve onun kökenlerine inmeyi hedefledi. Kuşkusuz daha çok "yüksek", klasik, kurumsal kültürdü zihnini meşgul eden ama bu neyi değiştirir?

Bana göre Şakir Eczacıbaşı her alanda kendisini geriye çekmesini bilen, varlığını ve birikimini kültürün toplumsallaşması, içinde yaşadığımız şu yoz, yabanıl, çorak dünyanın zenginleşmesi için harcayan insandır. Hep şöyle düşündüm. İstanbul bahar ve yaz demektir. Festivaller o mevsimleri çıldırtıcı hale getirir. Bunu sağlayanların başında o geliyor. Uzun lafın kısası, her şey bir yana, Şakir Bey, şu binlerce yıllık İstanbul'a İstanbullar katan adamdır.

Daha ne olsun?

Hasan Bülent Kahraman - 2010.01.25 - Sabah Gazetesi

9 Ocak 2010 Cumartesi

Yasak şehrin şeffaflığı

I. Gerçek,
sorana, sorgulayana göz kırpar.
rahat bırakmaz. Yoldan çıkarır.
Yalan,
kabulleneni kucaklar.
beşiğinde tıngır, mıngır sallar.
bir kişi söyler, bin kişi yaşatır.
Hiçbiri,
Kim, niye yalan söylesin ki,
kimse sormadıkça?

II. Sormayanlar

Soru-(Berrin Karakaş, Sabah)
Yazılarınızda alışkanlıklarımızdan kurtulmamız gerektiğini vurguluyorsunuz çoğu zaman. Sizce bunu nasıl başarabiliriz? Ve kurtulmamız gereken en önemli alışkanlığımız nedir sizce?
Cevap-(Ben)
Uyumluluğumuz. Uyumlu olmak. Uyumlu olmayı meziyet saymak, uyumlu olmaya gayret etmek. Herhangi bir düzen özellikle gençlerin uyumlu olma gayreti sayesinde ayakta durur. Gençler, kendilerine verilen işleri, kendilerinden beklenenleri en iyi şekilde yerine getirmeye çabalar. Haslet diye bildiğimiz bu özelliğimiz belki düzenin işlemesini sağlar ama aynı zamanda toplumların, uygarlıkların evrimini köstekler. Özellikle totaliter, otoriter ülkelerde uyumun tahakküm aracına dönüşmesi daha da belirgin. Unutmayın Nazi Almanyası ‘Hitler Jugend’, Mao’nun Çin’i ‘Kızıl Muhafızlar’, Sovyetler ‘Genc Öncü’ teşkilatlarının düzene gönüllü uyumluluğu sayesinde sultalarını sürdürdüler. Genellikle şiddetle, kan dökülerek gerçekleşen devrimler, bu nedenle, uzun süre uyumlu kalmamız nedeniyle patlak veriyor. Toplum, kendisine ayak uyduranlarla gide gide tahamül edilemez bir noktaya varınca, kazan kalkıyor. Oysa uyum yerine sorgulama mekanizmasının da teşvik edildiği toplumlarda devrimci şiddete gerek kalmaksızın evrim süreci çok daha sağlıklı, çok daha süratli işleyebilir.

III. Yasak Şehir

Oryantalist takıntılı Batılılar doğuya gizem yakıştırdıklarından, Pekin’deki imparatorluk sarayına, sanki kendi sarayları halka açıkmış gibi, ‘Yasak Şehir’ derler. Son Çin İmparatoru Lu Pi, sırtında hırkası, elinde bir kaç parça eşya, 1924 yılında sarayı Cumhuriyetçilere apar topar terk eder. Genç Çin Cumhuriyeti’nin ilk işi, halk adına sahip çıktıkları saraydaki hazinenin envanterini çıkarmaktır. O denli titiz davranırlar ki kayda ilk geçirdikleri sıradan bir taburedir. Onca paha biçilmez eserlerin yanı sıra İmparator’un yarısını yemeden arkada bıraktığı elmasını bile deftere kaydeder, imparatorun terk ettiği saraya, Osmanlı’dan sonra Türkiye’de olduğu gibi yerleşmez, hemen müze yaparlar.

IV. Gerçek, yalan, ya da hiçbiri

Bizler de imparatorluk mirası devraldık.
Topkapı, bir kısmı bugün de devlet ricali için kullanılan Dolmabahçe’de ne oldu?
Kim cevaplayacak?

Gündüz Vassaf - 2010.01.10 - Radikal Gazetesi

Einstein’ın şoförü

Bu pazar sizlere zeki bir adamla, kurnaz bir adamın hikâyesini anlatacağım.

Bütün değerlerin altüst olduğu Türkiye’de bu iki kavram çok karıştırılıyor.

Oysa taban tabana zıtlar.

Zeki insanlar kurnaz değildir, kurnazlar da zeki...

Arada bir boyut farkı vardır.

Kurnazlar kuyrukta öne geçmek , hayatta rakiplerini sollamak, gece gündüz para kazanmak gibi şeylerle uğraşırken, gerçekten zeki olanlar bütün bunlara boş verir ve hayatı anlamlandırmaya uğraşır.

Mesela Donald Trump kurnazdır, Noam Chomsky zeki.

İsa zekidir, onu otuz gümüş kuruş için ele veren Yehuda ise kurnaz.

Amerikan yuppie ahlakı “loser” yani kaybeden diye bir kavram yarattığı ve başkalarına kazık atmaya tenezzül etmeyen herkesi bu kategoriye soktuğu için kavramlar iyice çarpıtıldı.

Bu şımarık açıdan bakarsanız döneminin milyarderi olacağı yerde başka işlerle uğraşan İsa da kaybedendir, Mevlana da, Albert Einstein da, Freud da, Rilke de, Nazım da...

Oysa İsa “Her şeyi kaybeden her şeyi kazanır” dememiş miydi?

Bilginin ve felsefenin Dan Brown seviyesine indirgendiği bu yeni cahiliye döneminde bu söz anlaşılamaz elbette.

***

Neyse gelelim bir kurnazla bir zekinin hikâyesine.

Albert Einstein, Princeton Üniversitesi’nde hocalık yaptığı yıllarda sık sık otomobiliyle yollara düşüyor ve birçok konferans veriyormuş.

Kendisine çok benzeyen şoförü kullanıyormuş arabayı.

Bir gün yine başka bir şehirdeki konferansa giderken şoför, kaç yıldır onu dinleye dinleye anlattıklarını ezberlediğini söylemiş.

Bunun üzerine Einstein da konferansa kendisinin yerine şoförün çıkmasını önermiş.

Öyle de yapmışlar.

Şoför kürsüye çıkmış, Einstein en arka sıraya oturup onu dinlemiş.

Şoför gerçekten de Einstein’in konferanslarını noktasına virgülüne kadar tekrarlamış.

Ama konuşması bittikten sonra salondan birisi okkalı bir soru sormuş.

Önce şaşıran şoför bir süre düşünür gibi yapmış ve “Bana o kadar basit bir soru sordunuz ki buna arka sırada oturan şoförüm bile cevap verir” diyerek sözü Einstein’a aktarmış.

***

Bu örneği vererek, İzafiyet Teorisi’ni ortaya atan Einstein zeki, şoförü ise kurnaz diyecektim ama yazının bu noktasına gelince vazgeçtim.

Şoför, bizim kurnaz muhterislerin yanında bir bilge gibi kalıyor.

Çünkü hem düşünceyi, bilgiyi aşağılamıyor, hem hocanın konferanslarını ezberliyor hem de içine düştüğü güç durumdan güzel bir buluşla sıyrılmayı başarıyor.

Bizimkiler ise devleti, halkı ve belediyeleri soymayı müthiş bir zeka ölçüsü olarak görüyorlar.

Zülfü Livaneli - 2010.01.10 - Vatan Gazetesi

8 Ocak 2010 Cuma

Kozmik patates erotik domates

Bütün sorunları hallettiler ya...

Sıra yemekleri düzeltmeye geldi.

*

Geleneksel lezzetlerin korunması için kanun tasarısı hazırlamış arkadaşlar... Bundan böyle isimleri “genel ahlaka aykırı olmayacak”mış.

*


E aşçıyı suikastçı diye yakalarsan,
şıllık tatlısına orospu muamelesi
yapman da gayet normal tabii.

*


Kadınbudu köfte mesela...

Selülitsiz olanı makbul.

Dilberdudağı ki...

Şahsen dudak tiryakisiyim.

Yengen var...

Behlül’ün en sevdiği yemek.

Oturtma’ya hiç girmeyeyim.

*


Hanımgöbeği; piercingli.

Tadı damağında kalır...

Sütlü Nuriye, ban ban ye.

*


Yemeği yemek yapan salça.

Sen kafayı kırdıysan...

Karpuz bile kalça.

*


Veya, mercimek...

Siz bakmayın masum masum oturduğuna, ver bak fırına neler oluyor!

*


Sanırım bu nedenle “Aile salonumuz üst kattadır” yazar lokantalarımızda... Çünkü, alt katta, domalan mantarı, koç yumurtası, vezirparmağı,
kolböreği filan, gırla.

*


Ve, hadi diyelim, kerane tatlısı adaba mugayirdir... Manisa Milletvekili Bülent Arınç, neden mesir macunu dağıtıyor her “mart” ayında? Kedi midir ahali?

*


Madem edepsizliktir nimet üzerine yapılan belden aşağı espriler, koskoca devletin fındığı gösterip, aganigi naganigi diye reklam yapması nedir?

*


“Tek parti” olsun.

“Tek adam” yönetsin.

“Tek tip” düşünülsün.

Bunu istiyorsun ama...

İstediğin kadar yoğur.

Bin yıllık mutfak bu kardeşim...

“Terbiyeli köfte”den ibaret değildir!

Yılmaz Özdil - 2010.01.08 - Hürriyet Gazetesi

Değişen stratejiler

“Sarıkız”, “Ayışığı” şu bu. 12 Eylül’ün verdiği iktidar imkânlarında her durumda hâkim-i mutlak olduğunu hissetmenin büyüsüne kapılmış birtakım subaylar yeniden bir “darbe” yapmanın bir zorunluk haline geldiğine inandılar. Çünkü hayat durmuyor, toplum hiç durmuyor, dizginler gene ellerinden kaymaya başlıyordu. Bu ülkede değişim zehrinin panzehiri darbedir. Darbe yapar, hayatı yeniden dışarı bırakacak yasal tadilatı yapar ve iktidarının kaldığı yerden devamını sağlarsın.

Ama bu darbe olamadı. Şimdiye kadar her darbeyi birlikte yapanlar (bu da aslında çok doğru veya geçerli değil), bu sefer birliğe varamadılar. “Neden”ine bakınca, “iç” ve “dış” kavramlarına fazla ağırlık tanımak istemiyorum (bunu da başka bir yazıda açıklamaya çalışırım), ama en azından “teşebbüs sahipleri”nin öznel bilincinde “dışsal” sayılacak etkenlerin daha fazla yer tuttuğu kanısındayım. Soğuk Savaş sonrasının koşullarında, o dönemin “Hür Dünya”sı, bu dönemde bir darbenin ne maddî, ne de manevî yükünü omuzlanmaya niyetli. “Yaparsan, kendi bileceğin iştir, sonuçlarıyla da kendi başına yüzleşirsin” tarzında özetlenebilecek bir tavırları olduğunu düşünüyorum (Bush zamanı ABD’si bile böyleydi. Şimdi daha da başka).

“İlle de darbe” diyen kesim, bunun üstüne, daha ciddi bir kargaşalık ortamı yaratmaya yöneldi. Bu ortamın iki yönlü bir ikna edici işlevi olacaktı. Bir yandan, “Darbeye kalkışırsanız bizden destek beklemeyin” diyen dış dünyaya, durumun vahim, şu halde bir darbeyle düzeni yeniden berkitmenin kaçınılmaz olduğunu kanıtlamak için gerekliydi. Bir yandan da, darbe için olmazsa olmaz, ama bu işe gönülsüz olan komutanların vb. ikna edilmesi için gerekliydi.

Böyle bir ortamın oluşması, sokağı da işin içine katmayı gerektiriyordu. Cumhuriyet tarihinin başından beri, mümkün olan her biçimde yapılmış “milliyetçilik yatırımı”nı şimdi “aktive ederek”, her boydan ve her soydan arbedeler yaratarak, bir ucu Ogün Samast / Yasin Hayal, öbür ucu Cumhuriyet Mitingi vb. olan bir iç savaş “arife”si sahnesini canlandırarak, “vatan elden gidiyor” inancını yaymak. Bu sürecin ilk adımlarından biri Danıştay cinayetiydi, ama adam ele geçince, silâh da elde patlamış oldu. Bu falsolu başlangıç Ergenekon tutuklamalarına da yol açtı.

Peki, şimdi ne oluyor? Gerilim ortadan kalkmış değil, ortamı çomaklayanlar etkinliklerinden vazgeçmiş değil. Ama gene bazı değişiklikler var, tabii. Düzeni olduğu gibi koruma uğraşında bir rol değişimi oldu ve cepheleşmenin o tarafında duran bireylerle Yargı kurumları askerin yerini aldı. Toplumu ajite edecek “yakıcı sorun” ilk evredeki “irtica tehlikesi”nden, onu da elden bırakmaksızın, “Kürt tehdidi”ne doğru kaydı.

Geleneksel devlet yapımız, “Sen niye böylesin” diye sorulduğunda, “Çözümsüz sorunlarım, amansız düşmanlarım var. Onun için böyle oldum” cevabını verir. Bu onun “varlık nedeni” olduğu için, “çözüm” kelimesi onun için çok korkuludur. Buz ısıya nasıl bakarsa, o da “çözüm”den öyle korkar. Şu dönemde de strateji her türlü “çözüm” ihtimalinin önünü tıkayarak olduğu gibi olmakta ne kadar haklı olduğunu kanıtlamak.

Ama, anladığım kadar, şimdiki stratejinin hedefi “darbe” değil. Ona en yakın olanı, “sıkıyönetim”, “OHAL”. Eskiden sıkıyönetim iyi geliyordu, çünkü birlikler darbe için gerekli yere geliyor, son hamle kolaylaşıyordu. Bu sefer amaç “darbe” değil, dediğim gibi. Hükümet oturduğu yerde oturacak ve oturarak yıpranacak. Hiçbir söylediğini yapmamış bir hükümet olarak seçime girecek. Şimdiden kaybetmeye başlamıştı. O zamana kadar iyice kaybetmesi sağlanacak. Böylece iktidarı hayırlısıyla bir CHP-MHP (ya da MHP-CHP) koalisyonuna devretmek mümkün olacak; vatan kurtulacak. Yapılan her şey de geri alınacak tabii.

İşin tuhafı, AKP de planı destekler gibi davranıyor.

Murat Belge - 2010.01.08 - Taraf Gazetesi

AB Türkiye’ye nasıl girer?

Yargıtay, demokratik bir ülkede adli yargının en üst mahkemesi, dolayısıyla “bağımsız adalet”in bir numaralı güvencesidir.

Türkiye’nin Yargıtay Yasası’na göre, kurumun kadrolarına yargıç atamak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görevi. Yasa, görevin nasıl yerine getirileceğini de düzenlemiş ve yargıç atamalarını HSYK’nın yapacağı seçimlere bağlamış.

AKP iktidarı, Yargıtay’da boş yargıç kadroları için yapılması gereken HSYK seçimlerini tam 8 aydır engelliyor ve 33 kadrodan 11’ine kendi gösterdiği adaylar atanmadığı sürece, seçimleri kilitleyeceğini belli ediyor.

AKP iktidarına sorarsanız, hiçbir “hukuk devleti”nde aynısı, benzeri, andıranı olamayacak ve zaten T. C. Anayasası’na da aykırı bu kilitleme şantajını, Türkiye bitmeyen bir üyelik yolunda AB’nin “direktifleri” üzerine girişilen yargı reformuna dayandırıyor. Yargıtay’ı “siyasal erk”e bağımlı hale getirecek ve HSYK’ya seçilmek için “iktidarsever yargıç” olmayı gerektirecek Yargıtay Yasası değişikliğini de yine “AB’ye uyum” gerekçesiyle hazırlıyor.

Oysa AB’nin ne üyelerine ne de Türkiye gibi üyelik adaylarına da Yargıtay Yasası ve Yargıtay’a dair herhangi bir kural, koşul ve yaptırımı vardır. AB’nin Yargıtay düzeyinde kurumsal düzenlemeye ilişkin koyduğu tek koşul, “yargı bağımsızlığı”dır. Türkiye, “yargı bağımsızlığı” çerçevesinde Yargıtay’ını ve Yargıtay Yasası’nı istediği gibi düzenler, ama içerik, çerçeveye uymadığı takdirde, AB “koşula uymuyorsun,” der, sonucu reddeder. Bu kadar basit.

Başka bir deyişle, sayın seyirciler, AKP hükümetinin Yargıtay ve HSYK’yı bugün kendi iktidarına, yarın başka iktidarlara bağımlı hale getirecek “reform”, aslında AB’nin yegâne koşulu “yargı bağımsızlığı”na taban tabana zıt, ama “AB öyle istiyor!” diye yutturuluyor.
***


Zaten “AB istiyor!” diye neler, neler yutturulmuyor ki Türkiye’ye...

Bu yutturmacaların bazıları, AB düzeneğinin tam tersi, bazıları da üye olamamak için yapılıyor gibi!

“AB düzeyinde demokrasi”ye erişmek istemeyenleri “darbeci” diye tutukladılar. Suçlu suçsuz onlarca kişi, bazıları “neyle” suçlandıklarını bile HENÜZ öğrenemeden, bir yıldır kodeste...

AB düzeyinde demokrasiye erişeceğiz diye, yüz binlerce kişinin telefonları dinlemeye alındı, milyonlarcasını telekulak paranoyasıyla yaşatılıyor.

AB düzeyinde demokrasiye erişebilmek için TSK’yı küçültüp polisi büyütmek gerekiyormuş, öyle diyorlar. Ağır savaş silahlarıyla donatılmış 300 bin mevcutlu polis ordusuyla, demokrasi sivilleşecekmiş... Bu sayıya, sivil halk arasındaki silahlı 8 milyon yurttaşı da ekleyince, sivillikten göbek bile atabilirsiniz...

AB düzeyinde ekonomiye erişeceğiz diye, gümrük birliğinde tek kale oynuyoruz, AB tulum çıkartıyor, biz kova olduk, topluyoruz. Kırsal nüfusu yüzde 8’e indireceğiz diye ülkede tarım bitirildi, hayvancılık bitirildi, istihdam alanları kapatıldı, köylü kente göçe zorlandı, milyonlarca işsiz yaratıldı.

Oysa...

AB’nin sosyal standartlarını yakalamak için çıktığımız yolda, ilk kriter sendikal haklardı. iki yasal düzenleme yapılması gerekiyordu: Sendikalar Yasası, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören yasa tasarıları bir, Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası’nda değişiklik öngören tasarı iki... Her ikisi de çıkmadı.

Bir avuç sendikalının meydanlarda yediği polis dayağı da zaten, daha da sosyalleşmesi beklenen demokrasinin peşrevi sayılmalı.
***


AB düzeyinde demokrasi olmamız için milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılması gerekiyordu, olamadı. Bırakın yasal dokunulmazlığın devamı, başbakan ve bakanlara duygusal yaklaşan yurttaş derdest ediliyor, milletvekili arabalarının geçtikleri yollara yurttaş arabası sokulmuyor!

AB düzeyinde demokrasi için basın özgürlüğü olmazsa olmazdı, basında vergi kılıcını yiyen de, yiyeni gören de sustu, basmayan da hükümete şakıdığı için özgürlüğe gerek kalmadı!

Daha neler yapıldı ve yapılmadı, ama gelinen noktada, hayret! AB’ye üye olamadığımız gibi müzakere süreci de tıkalı...

Ha gayret!

Sorunları “açılım”la çözümsüz hale ve demokrasi diye diye otokrasi getirenler, AB’nin Türkiye’ye iyice girmesini başarırlar elbet!

Mine G. Kırıkkanat - 2010.01.08 - Vatan Gazetesi