30 Eylül 2010 Perşembe

Korkunun ecele faydası...

Beni kaygılandıran, geleneksel riyanın mahalli baskısı altında kalan solcu ve özgürlükçülerin bu baskı karşısında durabilecek gücü gösterememeleri
Mahalle baskısı üstüne birkaç yıl önce Binnaz Toprak’ın çalışması epeyi yankı uyandırmıştı. Toprak’a saldıranların çoğu muhafazakârların büyük devrimlere hazır olduğunu, Kemalist statükonunsa bu gelişimi baltalamak için binbir dereden su getirerek paranoya körüklediğini savlıyordu.
Kemalist statüko ve yandaşlarının kör inkarcılığının ayna yansıması, liberal acilcilerde de görülüyordu. Görülüyor hala. Muhafazakâr devrimcilerle kol kola demokrasi yolunda hızdan başı dönmüş liberallerin muştuladığı yeni dünyaya çok uzağız elbette. Geçenlerde patlak veren televizyon dizilerindeki ahlaksız cüretkarlık tartışmaları tam da zamanında yetişti.
Öncelikle Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisindeki tecavüz enine boyuna didiklendi. Aile saatinde yayınlanmış olması muhafazakârları öfkelendirdi. Seyircinin özellikle o sahneye göstermiş olduğu yoğun merak kimilerince ahlakın çöküşü-kadının metalaştırılması gibi farklı başlıklar altında tartıldı.
“Kötü örnek olabilir”ciler ayağa kalktı. Bu toplumun fevkalade yaygın bir sorunu olan tecavüzün televizyonda “canlandırılması”, inkarcıların canını sıkıyor elbet. Onlar, kahraman erkeklerin yanpiri yürüyüşlerini, silahları ve raconlarıyla dünyayı düzene sokmaları karşısında itiraz yükseltmeyenler. Sıradan, normal şartlar altında başrollerde oynayacak eli yüzü düzgün oyuncuların, “iyi aile çocuklarının” toplu tecavüzü, elbette bu toplumun yüzleşmekten korkacağı bir gerçekliktir.
Ama doğal sansürcüleri çileden çıkaran, bir erkek kahramanlığı dizisinde, kötü taraftan iki erkeğin yatakta “yarı çıplak” görünmeleriydi. Böylesi korkunç bir “ahlaksızlık” karşısında en demokrat muhafazakâr kalemler bile şirazeden çıkmış kıyamet koparıyorlardı.
Bu sahneyi savunan karanlık şöhret Osman Sınav, “Firavun sarayı”nda bu tür çarpıklıkların, böylesi çürümüşlüklerin olduğunu, gerçekçilik adına gösterilmesi gerektiğini dile getirdi.
Ama bu sahnenin de aile saatinde çocuklara büyük zararı dokunacağını belirten çok kişi çıktı. Çocuklar, korkunç sert adamların durmadan birbirlerine işkence edip silahlarıyla konuşmasından değil de bir yatakta yanyana sulh içinde görünmelerinden yaralanacak, onlara kalırsa.
Ama benim konum sansürcü kafaların, inkar paydasında birleşip batılı ahlaksızlığın necip Türk ahlakını nasıl çürüttüğü üstüne savurdukları fetvalar değil. Beni kaygılandıran, geleneksel riyanın mahalli baskısı altında kalan solcu ve özgürlükçülerin bu baskı karşısında durabilecek gücü gösterememelerinde.
Sözgelimi seyrettiğim bir tartışma programında bir bey, ahlakın sukutundan dem vuruyordu, televizyon canavarının iğvasına uyarak. İstenmeyen, arzu edilmeyen, olumsuz hayat örneklerini sıralıyordu. Eşcinsellik de o listede saygın yerini aldı elbet. Şiddet, vahşet, tecavüz ve eşcinsellik. Hatta bu gidişle yakında pedofilinin, zoofilinin de yüzümüze karşı sergilenebileceği uyarısıyla.
Diğer konuşmacıların daha (iyimser adlandırmayla) donanımlı olduğunu bildiğim için nasılsa birinin kendisine bir cevap vereceğini umuyor ve aldanıyordum.
Hiç paylaşmadıkları halde, muhafazakâr Türk beyinin çizdiği sınır hattı içinde oynamayı kabul edip “Beyim sen ne dediğinin farkında mısın?” diyen çıkmadı.
Televizyonlarımıza Ali Kırca’nın sanatçı zarafetiyle yerleştirmiş olduğu berbat bir münazara kültürü hâlâ ciddi haber kanallarını kasıp kavuruyor. Hemen her münazaranın da sınırlarını muhafazakâr, kendinden emin delikanlı ruhlular belirliyor. Kimse karşısındakinin Müslümanlığını sorgulayamıyor, heteroseksüelliğini de.
Her tartışma programında doğru düzgün olanın sözü gümbürtüye getiriliyor. Muhafazakârlar, karşılarındaki seyircinin kendi taraflarında olduğundan o kadar emin davranıyorlar ki. Ya özgürlükçü solcular... Onlar da aynı inancı, üstelik misliyle paylaşıyor. O nedenle, seyirciye kendilerini kabul ettirebilmek için kimi yerlerde aman bir tatsızlık çıkmasın kaygısıyla susuyorlar. Seyirciyi nasılsa kaybetmiş olduklarının farkındalar. Daha da fazla nefret toplamak istemiyorlar.
Tophane’de galerileri basıp insanları içki içiyorlar diye tartaklayan vandallar da işte bu ürküye güveniyor. Muhafazakârlık, bu toprakların asal mayası olduğunu bir kez daha ilan ediyor. Halkın hassasiyetlerine karşı dikkatli olmanın şart olduğunu herkes kabul etmiş görünüyor.
Bütün milletin yiğit mümin erkekler olarak tescil edildiği bir dünya önerisi artık daha fütursuzca sırıtıyor suratımıza.
Hakikat ve özgürlük talepleri bir kez daha yeraltına itiliyor.

Ama en acısı, bu küstah, saldırgan, ev sahibi muhafazakâr dil karşısında hepimiz sinmiş duruyoruz. Bir kez daha vay Müslüman olmayanın, vay heteroseksüel olmayanın, vay erkek olmayanın haline!

Yıldırım Türker - 2010.09.26 - Radikal

19 Ağustos 2010 Perşembe

Hrant Dink 'Türk düşmanı' mıydı?...

Devlet, Hrant Dink’i “Türk düşmanlığı”yla suçlamaya devam ediyor.
Dink’in sağlığında kötü ünlü 301. maddeden ötürü aldığı cezaya karşı AİHM’de açtığı dava için hükümetin yolladığı savunmaya ilişkin haber, 15 Ağustos 2010 tarihli gazetelerde ayrıntılarıyla yer aldı. Hükümetin savunması aynı suçlamaya dayanıyor: Hrant Dink’i hedef yapan suçlama!
Katlin ardından Nokta dergisi Hrant Dink’in söz konusu yazısında gerçekte ne dediği konusunda benden, Feyza Hepçilingirler’den ve Yusuf Çotuksöken’den
yorum istemişti. Derginin 1 Şubat 2007 tarihli sayısında üçümüzün yazılarından oluşan bir dosya yer aldı. Tıpkı mahkemeye sunulan bilirkişi raporu gibi Türkçeyle uğraşan bizlerin analizleri de iddianın
geçersizliğine işaret ediyordu.
Gerçi Hrant Dink’i kişi olarak tanıyan ya da yazılarını az çok izleyen herkes bu iddianın ne kadar yersiz olduğunu dile getirmişti, hâlâ da dile getiriyor: Türk düşmanlığı ırkçılıktır ve Hrant Dink, ırkçılığın tam tersi her ne ise, işte tam odur. Ancak, onu ve yazılarını bilmeyenler için, yazısının dil açısından analiz edilmesi önemliydi ve gerek bilirkişinin gerekse bizlerin yaptığı da buydu.
Mahkeme nedense bilirkişiyi dikkate almamış, yöneltilen “Türk düşmanı” suçlamasını onaylamıştı. Ve acınacak birileri alet oldu, Hrant Dink o yazısı bahane edilerek katledildi. Bizim yazılarımız ise hükmün ve ne yazık ki Dink’in katledilmesinin sonrasına denk geliyordu.
Şimdi bu acı durmadan tazeleniyor. Hrant Dink’e mahkemenin yönelttiği
suçlama şimdi de hükümet tarafından yineleniyor. Katillerin savunmaları ile hükümetin savunması aynı teze, aynı suçlamaya dayanıyor! Dolayısıyla, Nokta dergisindeki, Dink’in suçlama konusu yapılan yazısını analiz eden yazımı aşağıda sunmak gereğini duyuyorum. Başlık “Zor yazı”dır.

***

“Bir insan bütün canlılığıyla gözünüzün önündeyken, ölüm kavramı durmadan gelip bu görüntüye çarparak şimşekler çıkarırken, onun kaleminden çıkmış bir yazı üstüne açıklamalar üretmek fazlasıyla zor. Zor ama, aynı ölçüde de zorunlu. Hrant Dink’in ne dediğini anlamak istiyorsak elbette.
Gazeteci Hrant Dink’in ‘Türk düşmanlığı’yla suçlanıp hüküm giyen sözü, sekiz yazılık bir dizinin sonuncusundaki giriş paragrafından ibaret.
Dizideki diğer yazıları okumamış biri için, irkiltici bir paragraf gerçekten de bu. Diğer yazıları okumuş olanlar için bile, başvurduğu eğretilemeye özel bir dikkat, değişmecelere özel bir duyarlık gösterilmediği sürece, yine irkiltici olacaktır.
Dink’in eğretilemesi, dizideki altıncı yazının başlığıyla birlikte oluşuyor ve son üç yazı boyunca devam ediyor. Bu başlık şöyle: Ermeni’nin ‘Türk’ü.
Buradaki Türk sözcüğü, ‘gerçek anlam’ denilen anlamının dışına çıkarılmış, özel bir anlama büründürülmüştür, tıpkı ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki gibi. ‘Tanpınar’ın Bursa’sı’ sözündeki ‘Bursa’ kavramı
nasıl genel Bursa kavramından farklı ve anılarıyla, değerleriyle Tanpınar’a özgü bir imge ise, ‘Ermeni’nin ‘Türk’ü’ sözündeki ‘Türk’ de bildiğimiz olağan
Türk kavramı olmayıp, özgül, belirli bir imgedir: ‘Ermeni’nin gözündeki, soykırımın faili fikriyle belirlenmiş, kirden ibaret gibi görünen ‘Türk’ imgesi.
Hrant Dink, ana konusu Ermeni kimliği olan yazı dizisinin bütününde bu özgülleşmiş ‘Türk’ imgesinden söz ediyor. Her seferinde böyle tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu imgeden değil de bildiğimiz olağan Türk kavramından söz etmek istediğinde ise tırnak kullanmıyor ve sözcüğe çoğul eki getiriyor: ‘Sonuçta Ermeniler’in bin yılı aşkın süre İslamla ve Türklerle yaşanmış bir biraradalığı mevcuttur. (...) Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında
klinik iki vaka durumundadırlar’ örneklerindeki gibi.
Özetle, Hrant Dink’in yazı dizisinde Türk sözcüğü iki farklı biçimde ve iki farklı anlamda kullanılmış: Birincisi alışılmış, olağan anlamıyla, genellikle
çoğul eki getirilerek, ikincisi ise, tırnak içinde ve tekil olmak üzere. Bu ikinci kullanımdan kasıt, yukarıda da belirttiğim gibi, ortalama Ermeninin kanına işlemiş, özel ve belirleyici bir ‘Türk’ imgesidir.
Dink dizi boyunca bu kurguya göre konuşuyor: Ortalama Ermeni kimliğini bir beden, canlı bir organizma gibi kurguluyor ve bu bedende dolaşan kanın, ortalama Ermeni tarafından üretilen özgül ‘Türk’ imgesinden oluştuğunu söylüyor. Kurguya göre ‘Ermeni ‘nin damarlarında ‘Türk’ dolaşmaktadır ve bu, Ermeninin duyduğu nefretten ibaret, o nefretle kirlenmiş bir imge-kandır. Sonuncu yazının mahut paragrafında boşalmasından söz edilen kan, işte bu eğretilemeli imge-kandır.
Hrant Dink’in anlatımındaki zorluğu yaratan öğelerden birincisi bu özgül ‘Türk’
imgesi, ikincisi ‘kan’ sözcüğünün o güçlü olumsuz çağrışımı ise, üçüncüsü de ‘boşalma’ fiilinin kullanımıdır.
Bu ‘boşalma ‘ fiilinin üzerinde biraz duralım. Fiilin, şu örnekteki gibi kullanımlarını hatırlayalım: ‘Giden öğrenciden boşalacak ön sıraya, en arkadaki öğrenciyi oturtalım.’
Öyle görünüyor ki Hrant Dink, ‘Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerine’ derken ‘boşalma’ fiilini bu örnekteki anlamıyla kullanmıştır.
Başka bir deyişle, ortalama Ermeni’nin kimliğinin bir parçasına dönüşmüş olan özgül ‘Türk’ imgesinden vazgeçilmesiyle boşalacak olan yere, tıpkı yukarıdaki iki öğrenciden boşalan ön sıra gibi, arkalarda kalmış
olan ‘asil damarında mevcut’ ‘temiz kan’ konacaktır, diyor Hrant Dink. Buradaki ‘temiz kan’dan kasıt, kurgunun ve eğretilemenin bütün öğeleri göz önüne alındığında, nefretten arınmış, olağan insan kimliğidir.
Okurun söz konusu paragrafı yukarıda açıkladığım gibi okuması için, dizinin bütününü, özellikle de son üç yazıyı her tür önyargıdan arınmış bir dikkatle izlemiş olması gerekir. Aksi halde, çiğ bir Türk düşmanlığıyla karşı karşıya olunduğu fikrine kapılması olasıdır. Oysa böylesine bir ırkçılığın Hrant Dink’e en uzak düşünce olduğunu bilmek için onu bir yazar olarak izlemiş, okumuş olmak yeter.
Hrant Dink belli ki, kendisini yeterli ölçüde izlememiş ya da önyargılarından kurtulamamış bir okurun bu paragraftan çıkaracağı ilk anlamın yukarıda açıkladığım anlam olmayacağını düşünmemiştir. Her yazarın başına gelebilen bir durumdur bu: Siz kendi zihninizdekini yazdım sanırsınız, oysa sizin kastınızdan bütünüyle farklı anlamlar çıkaracak okurlar her zaman vardır.
Okurun görevi, metne ve yazara hakkaniyetli davranmaktır. Nesnel ve bilimsel yorum, metni cümle cümle değil, oluşan bağlam içinde değerlendirmeyi gerektirir. Bağlam, ilgili cümlelerin yer aldığı metinsel bütün demek. Örneğin, mahkemenin atadığı bilirkişinin bu dikkati gösterdiği, görüşünü bildirirken metnin genel bağlamını göz önünde bulundurduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki mahkeme farklı yönde karar vermiştir.
‘İroni, mecaz, eğretileme’ gibi söz sanatlarına başvuran yazıların anlaşılma şansı düşüktür. Özellikle de işin içine önyargılar ya da eşduyum kıtlığı girince.
Yahya Kemal, ‘İnsan insanın ufkudur’ demişti. Ufkumuza önyargısız bakmak insanlık görevimiz olsun.”

http://necmiyealpay.blogspot.com


Necmiye Alpay - 2010.08.19 - Radikal

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Beyaz Saray

Yılbaşı gecesini kaçıncı kez gözaltına alındığını hesaplayarak geçirdi, 23. ya da 24.’üydü bu ve öncekileri nispeten kolay atlatmıştı. Adam yaralamak, haneye tecavüz gibi hafif suçlardan en hafif cezalarla sıyırmıştı. Peppino, alaylı bir ‘bandito’, yani bir haydut, bir gangsterdi, ama o kadar hırçın, kavgacı, üçkâğıtçı, sağı solu belli olmayan bir adamdı ki kendi katı kurallarıyla çalışan yeraltı dünyasında yükselemiyordu. Bir muhbir olarak bile güvenilmezdi. Yıllardır onunla ‘işbirliği’ yapan polisler, Peppino’nun silahlı soygunlarını, cinayetini, usta bir silahşor olduğunu duysalar şaşırırlardı. Gerçek adını kimse bilmediği gibi, gerçek suçlarını da kimse bilmezdi.
Bozkırda, sert, kıraç topraklarda doğmuş bir melezdi. İşine gelince yerli kanını, işine gelince zenciliğini öne çıkarır, ama en çok İtalyan asıllı babasıyla övünürdü. 10 yaşından beri büyükşehirde, sokaklardaydı. Bir sabah annesi tuhaf bakışıyla onu yıkayıp giydirmiş, bir iki damla gözyaşının ardından o da çekip gitmişti. Kalkık burnuna, incecik dudaklarına bakılırsa, babası gerçekten de beyazdı, ama Peppino uzun boylu, kaslı, yakışıklı bir melezdi, yakışıklılığının farkındaydı. Kendine iyi bakardı doğrusu. Sorguya götürülürken bile arka cebinden hiç eksik etmediği tarakla saçlarına çekidüzen verişi alay konusuydu.
‘Tatsız’, diye mırıldandı Peppino kendi kendine, ‘yılbaşını Beyaz Saray’da geçirmek’... Üstelik bu kez neden gözaltına alındığını da bilmiyordu. Merkez Karakolu’nun, ‘Beyaz Saray’ diye anılan ana nezarethanesinde, sırtını yağlı duvara dayamış, yavaşça ayılırken hayatının muhasebesini yapmasının bir nedeni de geçmiş suçlarından hangisinin açığa çıkabileceğini hesaplamasıydı. 30 yaşına gelmişti, gangster deyimiyle ‘kurt yaşı’, bir şeylerin yolunda gitmediğini giderek daha sık düşünür olmuştu. Hızla kuruyan bir ırmak gibi sanki sık sık tıkanıyor, bir türlü akamıyordu hayatı ama kaderin ona başka ne verebileceği, ya da ondan neyi esirgediği konusunda hiçbir fikri yoktu. Bu kötü kokulu nezarethane, polis tehditleri, hücreler vesaire olmadan da yeterince tatsızdı zaten hayat.
Sırtını duvara dayamış, Lusi’yi düşünmeye bırakmıştı kendini. Varoşlarda doğmuş, hizmetçilikle geçinen, kocaman bir poposu ve kocaman bir kahkahası olan, altın kalpli bir melezdi Lusi -tam Peppino’nun sevdiği türden... Son çalıştığı evi basıp olay çıkardığından beri kadıncağız ancak gündelik işler bulabiliyordu, hepsi farklı babalardan dört çocuğu vardı üstelik, bir daha yanına yaklaşırsa Peppino’yu öldüreceğine yemin etmişti. Ama elbet bu, onu düşünmesine, böcek kaynayan bir nezarethanede oturup saçlarını, kokusunu, göğüslerini düşlemesine engel değildi. Aslında kadınlara iyi davranırdı, pek belli etmese de onlara derinden bağlanırdı. Kimsenin bilmediği sarsılmaz ilkeleri vardı Peppino’nun. ‘Onlar da beni ele verirdi,’ derdi, ‘Fırsat bulsalar’... Öldürdüğü adama gelince... Peppino biraz daha hızlı, biraz daha şanslıydı o kadar. Onu rahatsız eden cinayetin bir başkasının üzerine kalmasıydı. Yargıç yıllardır karar veremiyor, hapiste beş parasız çürüyen adam Peppino’nun vicdanını gerçekten sızlatıyordu.
Sabaha karşı gürültüler, bağırışlar, sloganlar eşliğinde kapı açılıp içeriye 12 Kızılderili girince, Peppino bu sürpriz gözaltının nedenini anlar gibi oldu. ‘Topraksızlar Hareketi’nin, kıraç topraklarda toprak reformu için mücadele eden, asla silah kullanmayan hareketin önde gelenleriydi bunlar. Üzerlerine makineliyle ateş açıldığında bile geri çekilmemeleri -o gün 40 kadar ölü vermişlerdi- ünlerini ülke çapında duyurmuştu. Gerçi Peppino, gazetelerde okuduğu hiçbir şeye, hele kahramanlık hikâyelerine inanmazdı, ama liderleri Yuma’nın, bütün Kızılderililer gibi duygularını ele vermeyen gözlerine baktığında, bu adamın hakikaten hiçbir zaman silah kullanmayacağına emin olmuştu. Beline dek inen saçları tek bir örgüyle toplanmış, ufak tefek, çok zayıf bir adamdı, Peppino’dan epeyce kısa, epeyce de koyuydu. Onu içten, gerçekten zarif bir tavırla selamlamış, hiçbir şey sormamıştı. Adamları da öyle... Bakışları dostça, saygılı ama mesafeliydi, sanki o orada değilmiş gibi davranıyorlardı.
-Ben de Kuzey Doğulu’yum, dedi Peppino ansızın. Lehçenizi anlıyorum. Başka bir kabile diliniz falan yok mu sizin?
(Sürecek)

Aslı Erdoğan - 2010.08.14 - Radikal

Kavgacı entelektüel

Bazı yazarları ilk günden itibaren
bilirsiniz. Nasılsa ilk yazdığından
haberdar olur, devamında da az ya
da çok ilgiyle peşisıra gidersiniz. Her
yazdığını sevmeyebilirsiniz, sonuna
kadar okumayabilirsiniz. Ama olsun.
O sizin yazarınızdır. Bazı yazarları geç
keşfedersiniz. Bir yerlerde, birilerinden
bir şey duyarsınız. Bir rafta, bir kitap
görürsünüz. Önce birkaç cümle,üç-
beş paragraf derken kapılır gidersiniz.
Daha önce, sizden önce yazıp çizdiği
ne varsa bulup buluşturup okumaya
çalışırsınız.Adeta geç bulmanın verdiği
bir açık kapama açlığıyla külliyatı
devirmek istersiniz.
Tony Judt’ı geride kalan hafta içinde
keşfettim.Ölümünden sonra yazılmış
bir anma yazısında. Yazdıklarını merak
ettim. Bir haftayı Judt’la geçirdim.
İsrail’in kurulduğu yıl Londra’nın
Doğu tarafında doğmuş. “Kelimelerle
yetiştim”diyor. Çocukluğunda, o
Yahudi evinin mutfağında, dedeler,
amcalar, göçmenler Rusça,Lehçe,
Yidiş, Fransızca’yı birbirine karıştırıp
‘Zionismus, Marxismus,Socialismus’
der, konuşur dururlarmış. Çocukluktan
başlayarak hep konuşan,konuşturulan
bir insan olmuş.
Gençlik yıllarında İsrail’de uzun süre
kibutz sakinliği yapmışlığı var.Hatta
Altı Gün Savaşı’nda İsrail ordusunda
şöför ve çevirmen olarak da çalışmış.
Dönüşünde yazmış, ders vermiş ve hep
konuşmuş. İkinci Dünya Savaşı,20.
yüzyılın dünyası, entelektüeller derken
ha babam üretmiş.Her geçen gün İsrail
karşısında daha radikal bir konuma
geçerek.
2003 yılındaki bir yazısı Judt’ın en
son ve en keskin virajı olmuş. Büyük
acılarla kat ettiği uzun düzlükten önce.
Daha 11 Eylül’ün dumanı tütüyorken,
Filistin’de eşit haklara sahip iki
uluslu bir devlet kurulmasını savunan
yazısına bir dolu protesto gelmiş, New
Republic dergisinden kovulmuş,
Amerikan Yahudi Komitesi tarafından
‘ilerici neo-antisemit’ yaftasıyla kara
listeye alınmış. 2006’da İsrail lobisi ve Amerikan dış politikası üzerine yapacağı konuşma tehdit ve baskıyla iptal edilmiş.
Lakin ‘Yahudi düşmanı Yahudi’ (galiba
İsrail taraftarı Yahudiler arasında en affedilmezi bu) olarak üretmekten geri durmamış.
Son zamanlarda yazdığı ‘Shoah’nın
fazlası Shoah’yı öldürür’ başlıklı yazıda
İsrail’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki
Yahudi soykırımını kendi vahşetine
kalkan yapmasına şiddetle karşı çıkıyor.
“Terörizm ya da antisemitizmi içinde
bulundukları bağlamdan soyutlayarak,
batı uygarlığı, demokrasi ya da ‘yaşam
biçimimiz’e karşı bir tehdit haline getirip
bir kaideye oturtmak...çağımızın diğer
belalarını görmezden gelme tehlikesini
taşır”. Tüm bu müzeler, anıtlar ve anma
günleri sayesinde Yahudi soykırımının
yasının bittiğini ilan ediyor. Judt, İsrail
devletinin bugünkü haliye sona ereceğini
ilan ediyor. Yarın olmasa bile. Ancak
Yahudi milletini çok seven Yah udi bir
entelektüelin doğrucu kafasından
çıkacak düşünceler.
Ömrünün sonunda bir sinir hastalığı
nedeniyle hareket yeteneğinden yoksun
kalıp tekerlekli sandalyeye bağlanıyor.
Solunum cihazı yardımıyla yaşasa da
dikteyle yazdırmaya , ders vermeye
devam ediyor. Özel düzeneklerle
havlular, yastıklar arasına sıkışmış
yatağa yerleştirildiği zaman zihnini
bedeninden sıyırıp nasıl belleğine,
fantezilerine, anlatılara kaydırarak
uykuya geçiş için verdiği zorlu uğraşı
anlatıyor. ‘Gece’ yazısı kısacık bir
edebi mücevher. Bir başka yazısında,
kelimelere vedasını şöyle yazmış.
‘Varoluşu düşünceye,düşünceyi
kelimelere, kelimeleri de iletişime
çevirme yeteneğim uzaklarda kalacak
ve iç düşüncelerimin retorik manzarası
içinde kalakalacağım.’
Kavgacı Judt’ı geç de olsa keşfettiğime
seviniyorum.Belki YKY’den çıkan ‘Savaş
Sonrası’ dışındaki kitapları da Türkçe’ye
çevrilir. Artık öldüğüne göre...
Şimdi Said’le halvet olmuş,konuşuyorlardır.

Serhan Ada - 2010.08.14 - Radikal

Huzursuz firari

İşe bakın. Pessoa, Portekizce’de ‘kişi’ anlamına geliyor.
Fernando Pessoa; Lizbon’un Şair’i.
Ama ondan söz ederken, kimden söz ediyoruz aslında? Yazısını,
dolayısıyla hayatını kendini sürgün ettiği kimliklerde yaşamış bu tuhaf adamın
hangi suretidir baktığımız?
Onunla ilk tanışmam, yıllar önce bir huzursuz ruhun bana ödünç verdiği bir kitapla oldu.
Evet. Bazen bir kitap insanın hayatını değiştirebilir.
‘Huzursuzluk Kitabı’nı neredeyse yıllar boyunca bir muska gibi yanımda taşıdım.
Bildiğim, bildiğimi sandığım, hissettiğim, hissettiğimi sandığım her şeyi onunla yeniden, döne döne yeniden tarttım. Kitabı sahibine geri veremedim.
Fernando Pessoa, kendine 70’den fazla kimlik uydurdu. Kendini birçok benliğe bölüp onların adlarıyla yazdı. O dışkimlikler, takma adlar değildi. Her birinin yaşamı, fikirleri, kişilikleri, hatta kimileyin milliyetleri farklıydı.
“Bütün insanlığımı, yazınsal icracıları olarak hizmet ettiğim değişik yazarlar arasında bölüştürdüm. Benliğimin bir tür aracısı olarak sürdürüyorum varlığımı, ama ötekilerden daha az gerçeğim ben, daha özden yoksun, daha az kişiselim ve onların hepsinden kolaylıkla etkilenirim.”
Daha 15 yaşındayken ilk dış benini yaratır: Charles Robert Anon, bir Britanyalıdır. İngilizce şiir ve denemeler yazan bir başka dış beni de Alexander Search’dir.
Ancak 20 yaşından sonra anadilinde şiirler yazacaktır.
Dış kimliklerinin en ünlülerinden Alvaro de Campos (ki bir gemi mühendisidir) metinlerinden birinde şöyle der: “Doğrusunu söylemek gerekirse, Fernando Pessoa diye birisi yoktur.” Alvaro de Campos, Pessoa’nın yaratmış olduğu en karanlık, en kışkırtıcı şairdir kuşkusuz.
Onun uzun, ‘Hiçim ben./Asla bir şey olmayacağım./Bir şey olmayı isteyemem./Öte yandan, bendedir bütün düşleri dünyanın’ dizeleriyle başlayan uzun şiiri ‘Tütüncü’den birkaç dize daha koparıp okuru da zehirlemek isterim:
“Her şeyde başarısız oldum.
Bir amacım olmadığına göre, belki de hiçbir şey demekti bu.
Bana verilen çıraklığı
İndirdim evin arka camından.
Büyük amaçlarla kırlara çıktım.
Ama orda sadece otlar ağaçlar buldum,
İnsanlar ortaya çıktığındaysa, hepsi de birbirinin aynıydı.
Pencereden çekilip bir sandalyeye oturuyorum. Ne düşüneyim?”
1914 yılında Portekiz’in en büyük şairlerinden dördü birden ortaya çıkar.
Biri de Campos.
İkincisi, okul yüzü görmemiş muhteşem köylü Alberto Caeiro, Pessoa’nın gözünde diğerlerinden farklıdır. Ondan söz ederken Usta der. Caeiro’nun ‘Koyun Çobanı’ adlı kitabı “Hiç bakmadım koyunlara/ama sanki bakmış gibiyim” dizeleriyle başlar. Caeiro, Pessoa’nın en yakın
dostu yazar Mario de
Sa-Carneiro’ya armağanıdır. 26 yaşında intihar eden bu yakın dostuna nazire olsa gerek, Caeiro da, yaşamöy-
küsüne bakarsak 26 yaşında veremden ölür.
Üçüncü şair, Pessoa’nın ‘Portekizce yazan
Yunanlı Horatius’ olarak tanımladığı tıp doktoru ve klasikçi Ricardo Reis’dir. Kraliyet yanlısı Reis de yaşamöyküsüne bakacak olursak Brezilya’ya kaçmış, orada yaşayıp ölmüştür.
Fernando Pessoa, bir mektubunda, bu dışkimlikleriyle olan ilişkisini açıkça anlatır: “Bütün dramatik kişiliksizleştirme gücümü Caeiro’ya koydum; bütün entelektüel disiplinimi, ona uygun müzikle şekillendirilmiş halde, Ricardo Reis’e; ne benliğime ne de yaşamıma girmesine izin verdiğim bütün heyecanı ise Alvaro de Campos’a.”
‘Huzursuzluk Kitabı’nda Fernando Pes soa, “Önemli olan aşkın kendisi değil, varoşlarıdır” der.
Ona kalırsa dünyada tek soylu şey görmek ve işitmektir. “Bir şeyin aslından değil, kışkırttığı fikirler ve rüyalardan haz almayı öğren. Çünkü hiçbir şey olduğu gibi değildir. Rüyalar hep rüyadır. Bu yüzden dokunmayacaksın hiçbir şeye. Rüyana dokunduğunda ölür gider, dokunduğun nesne bütün benliğini doldurur sonra.”
Bu dünyanın en kalabalık yalnızının kendi adıyla yazmış olduğu bir şiirle bitirelim:
“Ben bir kaçağım
Doğar doğmaz
Kendime hapsettim kendimi
Sonra kaçtım
Sıkılır insan
Aynı yerde olmaktan
Kendimde olmaktan
Ben niye sıkılmayayım?
Ruhum arar beni
Doğlarda ovalarda
Tanrıya şükür asla
Bulamaz beni ruhum
Bir olmak zindandır
Ben olmak hiç olmak
Firarda yaşarım
Ve zaten yaşıyorum”

Yıldırım Türker - 2010.08.14 - Radikal

13 Ağustos 2010 Cuma

Kimliğimi kaybettim, hükümsüzdür!

Sıkı sıkı sarılırız kimliklerimize. Kimliğimizdir, bize kan davalarından savaşlara kadar davetiye çıkartan. Kimliğimizdir, bizi ırkçıların, dalkavukların, oportunistlerin hedefi yapan. Kimliğimizdir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dedirten.
Adam havaalanında kuyruğun önüne geçip görevliye biletini uzatır. “Sıraya girin beyefendi,” diye ikazda bulunur yer hostesi. “Kim olduğumu biliyor musun?” diye kükrer kelli felli adam. “Bir dakika beyefendi,” der yer hostesi. Mikrofonu alır. Havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen biri var. Tanıyan varsa lütfen gelip sahip çıksın.”
Kimlik denilen her neyse öyle müphem bir şey olmalı ki, 20. yüzyılda psikologlar zeka testlerinin yanısıra gelir kaynaklarının peynir ekmeği olan ‘kimlik /kişilik’ testlerini keşfettiler. Onlara göre hayat boyu koşarız, ‘Ben kimim?’ sorusunun peşinde. Öğrencilik, evlilik, yaşlılık ve benzer dönemlerimizde kendimizi farklı tanımlamamız, tanımlara göre davranmamız yetmezmiş gibi, bizi en yakından tanıyan anne babamız, eşimiz, dostlarımızın bile, bizi nasıl algıladıklarıyla kendimize göre nasıl olduğumuz arasında dağlar kadar fark vardır. ‘Sen beni tanımıyorsun’ diye ömür boyu isyan ederiz yakınlarımıza.
Bence bu işte bir terslik var. Kimliğimizi bulmak yerine ondan kurtulmalı mı? Tek neden bile yeterli. Giderek totaliterleşen devletlere, hakkımızda depoladıkları bilgilerle hayatımızın her girdi çıktısından bize bir şeyler satmaya çalışan şirketlere karşı, kimliğimizi mümkün olduğu kadar değiştirerek, gizleyerek, yalan söyleyerek korumamız şart.
Özgürlük, aitliklermizden kimliksizleşmemizde.
Doldurduğumuz formlardan, aşklarımızdan, yolculukta karşılaştığımız yabancılara kadar kim olduğumuzu ifşa etmekle meşgulüz. Oysa, ilişkilerimiz, yaptığımız işler, kim olduğumuzdan önemli olmalı. Geçenlerde tanıştığım biri her gün küçük bir özgürleşme oyunu oynadığını söyledi. Bilenler bilir. Çeşitlilik kisvesi altında hayatımızı standartlaştıran Starbucks Kahve’lerinde, siparişinizi verdikten sonra beklemeniz gerektiğinden isim veriliyormuş. Yeni dostum her gittiğinde başka bir isimle kahvesini ısmarlamaya başlamış. Kimi zaman tanınmış bir politikacı ya da tarihe geçmiş ünlülerin adlarıyla kendisini çağırtıyor, kimi zaman ölen dostlarının, kimi zaman ‘halk düşmanlar’ıyla ‘vatan hainleri’nin, kimi zaman ‘karşı’ cinsten birisinin.
Andy Warhol’un, “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak,” kehanetinden esinleşmişcesine, o da hiç olmazsa günde bir kez kimliğinden özgürleşmenin peşinde. Hak vermedim değil. Yoksa arada sırada rüyalarımda kendimi öyle yapar görüyorum da uydurdum mu böyle birisi olduğunu? Siz de benzer duygular yaşamışsınızdır. Kendimi belki de en özgür hissettiğim anlar, karşılıklı kim olduğumuzu bilmediklerimle yaptığım tesadüfi sohbetlerde olur. Bir ifşa ettik mi kimliğimizi, tılsım bozulur. Kadın erkek fark etmez, çok kişinin düşünde yok mudur, tanımadığı, bir daha görmeyeceğini bildiği birisiyle sevişmek?
Kimliğin prangaya vurulma hissi olduğunun en iyi örneği iktidar sahipleriyle meşhurlar. Doyumsuzluklarıyla yüzleştikleri bir noktadan sonra ellerinden geleni yapmazlar mı kimliklerini gizleyip aramıza karışmaya? Padişahların, kralların halkın derdini anlayabilmek için tebdil-i kıyafette dolaşmaları düpedüz devletler tarihi propagandası. Dertleri, kimliklerinden kurtulup özgürleşmek.
Günlük ilişkilerimizde ‘Kimsin?’, ‘Kimlerdensin?’ diye ne kadar az sorarsak, toplumca o denli kurtuluruz düzenin kalıplarından.
Bari yaşarken yapalım.Yoksa malum, Türkiye’de öldünüz mü kimliğimizi kanunen devlet teslim alıyor.

Gündüz Vassaf - 2010.07.25 - Radikal

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yerelin gururu

KARİN KARAKAŞLI

RADİKAL 2 / 04/07/2010
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor
“Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam...” Bunu diyen kadının gözlerine bakıyorum. Frida da beni deşiyor zamansız bakışıyla. Acının cisimleşmiş hali olarak geçirdiği yaşamını, resim sanatının benzersiz tablolarına akıtan bu kadını önüme almam, fotoğraflarına da tablolarına da doyamamam boşuna değil. İçin neyi çekerse, neyse ihtiyacın onu ararsın aslında, bebeğin memeyi araması kadar içgüdüsel bir doğallıkla.

1907’de Mexico City’nin güneyindeki Coyoacan’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya gelen Kahlo, genetik mirası olan yerliliğini de tablo misali taşıdı. Bunu yaparken sakattı üstelik. Bindiği otobüsün tramvayla çarpışması sonucu çok kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. 19 yaşındaydı. Kazadan sonra 32 kez ameliyat edilecek ve 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecekti.


Hayatın yaşattıklarına ne anlamlar yüklediğin üzerinden belirleniyor rotan, ona da kader diyorlar. Frida “Koltuğun kolu, kılıcın boğayı delmesi gibi, beni delip geçti” diye anlatacağı o feci kazayı, hayat ve sanat rotası için milat kıldı. Oyalansın diye yatağının tavanına konulmuş aynaya baka baka kendi kendisinin ressamı oldu. ‘’Hep kendi portremi çiziyorum, çünkü çoğu zaman o kadar yalnızım ki, en iyi kendimi tanıyorum” diyecekti. Ama asıl önemlisi bu otoportreler içinde kadının ve insanın hikâyesini de anlatması, Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimliğini de tuvale aktarmayı başarmasıydı. Onunki, evrenseli kucaklayan bireysel bir yerellikti.

Frida bu yerelliği, kadın kimliğinde de gurur dolu bir ifadeye dönüştürdü. Otoportrelerinde kalın, siyah kaşlarını birbirine bitiştirirdi. Herkesi şaşırtan bıyıkları ile New York’ta başka coğrafyalar için değişik güzellik kriterlerinin geçerli olduğunu anlattı sanki, müstehzi bir gülümsemeyle. Öyle ya kadında bıyık Meksikalılar için anlamlıydı. 19. yüzyılda Meksika burjuvaları, karılarının bıyıklarıyla övünürdü. Bu, onların köse olan yerli ırkından değil, İspanyol olduğunu gösteriyordu çünkü. Sakat bacağını gizleyen folklorik kıyafetleri, şalları, takıları ile benzersizdi. Yine Meksika’ya özgü, Aztek-İspanyol kökenli Tehuana kıyafetleriyle herkesi çarptı geçti. İnkâr edilemeyecek kadar çarpıcıydı ve o çarpıcılık tam da toprağından, kökünden beslenmenin, yereli taşımanın tezahürüydü. Bir nevi arketipti sanki, halkının ruhuydu.
Kendisine kimi zaman en az o kaza kadar zarar veren ama bir yandan da ölümcül bir tutkuyla bağlı olduğu ünlü duvar ressamı eşi Diego Rivera, Frida Kahlo’nun sırrını en iyi ifade edenlerden biri oldu: “Frida, sanat tarihinde bir sanatçının duygularının biyolojik gerçeğini açığa çıkartmak için göğsünü ve kalbini yırtıp açtığı tek örnektir. Frida’nın çalışmasına egemen olan trajedi değildir. Onun çektiği acının karanlığı sadece onun fiziksel direncinin fevkalade ışığına, onun hassas duyarlılığına, onun parlak zekâsına ve diğer insanlara düşman güçlere karşı nasıl direnileceğini ve zafere ulaşılacağını gösteren yenilmez gücüne kadifeden bir arka plan oluşturur.”

Farklı’dan devşirilecek ders
Benim doğduğum ülke de kültür zengini. Öyle böyle değil. İçinde yerel kültürler kıvıl kıvıl. Ama kültür, ancak sürekliliği sağlanmış ve paylaşılabilmişse bir nimet halini alıyor. Misal ben dört bin yıldır Anadolulu olan bir kavmin mensubuyum. Ermeniliğim aynı zamanda bu toprakların da hikâyesi. Atalarım, bana ait özel bir dil, din, tarih, kültür ve kimlik dışında Anadolu’ya ve İstanbul’a kendi izlerini bırakmış. Oraları daha bereketli, daha özgün kılmış olmaları açısından, ülke tarihi açısından da kıymetli. Yalnız Ermeniler mi? Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Yezidiler, Lazlar, Çerkezler ve daha sayısız farklı topluluk tam da o farkla biricik. Ama yazık ki tüm bu tespitlerin romantik kaçacağı acılıkta günlerden geçiyoruz hâlâ. On yıllardır hâlâ. Yerelin, farklının tehdit görüldüğü, dış mihrakla ilişkilendirildiği bir kültürle zehirleniyoruz sürekli. Minicik çocuklar önyargıları, düşmanlıkları kuşanıyor sloganlarla. Ve biz kim bilir kaçıncı güzelliği tepiyoruz ortak hayat adına.
Oysa nasıl da koca bir özlem bu kimsenin birbirinin üzerine çıkmadığı hayat... Diyarbakır’dan yükselen ses, bunun çağrısı değil mi? 99 sivil toplum örgütünü bünyesinde barındıran “Adalet ve Çözüm Girişimi” operasyonların durdurulması ve PKK’nın eylemsizlik kararı alması için ortak çağrı yaptı. Bildiriyi okuyan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, ortak beklentiyi dillendiriyordu aslında: “Son bir yılda Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsatlar yakalanmasına rağmen somut adımlar atılmamış ve bu süreç heba edilmektedir. Türkiye toplumuna güven verici yasalar zaman geçirilmeden yaşama geçirilmediği, Kürt sorununun özgür ortamla tartışılması için düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadığı, seçme ve seçilme sisteminde düzenlemeler yapılmadığı, hazırlanan Anayasa taslağının Kürt sorununun çözümünü kolaylaştırmadığı, Habur’dan gelenlerin, çocukların, seçilmiş siyasetçi ve insan hakları savunucularının tutuklanmasının şiddet ortamına ve silahların konuşmasına davetiye çıkarıldığı görülmüştür. Hükümeti, muhalefet partilerini, TBMM’yi ve devletin tüm kurumlarını Kürt meselesinin demokratik çözümünün anayasal zeminini hazırlama sürecini başlatmak ve eksiksiz irade koymaya, Kürt meselesinin çözümünde tüm taraf ve dinamikleri yok sayan yaklaşımlardan vazgeçmeye davet ediyoruz. Silahların sustuğu, siyasetin önünün açıldığı ortamın sağlanması için görev almaya hazır olduğumuzu kamuoyuna duyuruyoruz.”
Hatay’daki Amanos dağlarında kekik toplayan köylüleri PKK’lı sanan askerlerin ateş açması sonucu iki köylü öldü, bir kişi yaralandı aynı gün... Birbirini görebilmenin, farktan kin değil güven üretmenin kaçınılmazlığı bundan daha acı nasıl çarpacaktı insanın yüzüne? Kaybedecek tek bir saniyenin olmadığı daha kaç canla anlatılacaktı ki?
O kadına baktım tekrar... Frida Kahlo, günlüğüne son kayıt olarak acı mizahının ifadesi şu sözleri düşmüş: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.” Onun acılarla dolu hayattan devşirdiği bu dileği, ben de ülkem adına yineliyorum. Asla geri dönmeyelim ve güzel bir çıkışa yol alabilelim diye hep birlikte...

Tökezleme taşları


Davisco Asriel, 25 Ocak 1942 de Berlin den Riga ya sürülüp öldürüldü.

CORRY GUTTSTADT
RADİKAL 2 / 11/07/2010

30'ların başında Berlin'de yaşayan 500'ü aşkın Türkiyeli Yahudi, o dönemde kentteki Türk vatandaşlarının yarıdan fazlasını oluşturuyordu. Soykırımdan önce Türk-Sefarad cemaatinin son başkanı olan Davisco Asriel de onlardan biriydi...
1 Temmuz’da Berlin’in merkezindeki Friedrichstrasse’ye soykırımdan önce Türk-Sefarad cemaatinin son başkanı olan Davisco Asriel için anma taşı döşendi. 1882 Viyana doğumlu Davisco Asriel, Naziler tarafından gözaltına alınana kadar, şu an lüks mağaza olan La Fayette’in bulunduğu yerde oturdu. 25 Ocak 1942’de Berlin’den Riga’ya sürülüp öldürüldü. Eşi Helene Asriel ve onun annesi Henriette Fischer’in sürgünden önce son oturdukları Genthiner Strasse’deki evinin önüne de birer anı taşı yerleştirildi. Almanca “Stolperstein/tökezleme taşları” denilen anma taşları, Alman sanatçı Günter Demnig’in projesi. Naziler tarafından sürülüp öldürülen kişilerin son oturdukları evlerin önündeki parke taşlarının arasına pirinç kaplı 10 x 10 büyüklüğünde taşlar yerleştiriyor. Her taşın üzerinde eskiden burada oturan kişinin adı, doğum tarihi, sürgün tarihi ve nerede öldürüldüğü yazılı. Son 15 yıl içersinde Almanya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde 20 binin üzerinde tökezleme taşı yerleştirildi. Tören için, İsrail’in Hayfa kentinde oturan Jochanan Asriel, kızları Naomi ve Ruth ve iki torunu Berlin’e geldi. 1924’te Berlin’de Türk vatandaşı olarak dünyaya gelen Jochanan Asriel, çocukken Nazilerin baskısını yaşamıştı: Okulda Yahudi olarak küfür ve dayak yemiş, 1938’de devlet okulundan atıldıktan sonra, her gün bisikletle 45 dakikada Berlin’in diğer ucundaki Yahudi okuluna gitmiş, 9 Kasım 1938’de okul yolu üzerindeki Fasanenstrasse’deki sinagogun önünden geçerken, ibadethanenin Naziler tarafından yağmalandığını ve kutsal kitaplarla ibadet eşyalarının yakıldığını bizzat kendi gözleriyle görmüştü. 1940’ın başında Danimarkalı kadınlar tarafından kurulan bir yardım örgütünün desteğiyle Almanya’dan kaçıp bir süre Danimarka’da bir çiftçi ailenin yanında barındı. Birkaç ay sonra, Almanlar Danimarka’yı da işgal edince, Gençlik Aliya örgütüne katılarak 50 genç Yahudiyle birlikte dört haftayı aşkın bir yolculukla İsveç, Finlandiya ve Sovyetler Birliği’ni geçerek Odessa’ya, oradan İstanbul’a ve akabinde de Beyrut üzerinden Filistin’e ulaştı. Danimarka’ya doğru yola çıkarken henüz 15 yaşındaydı ve anne ve babasını son kez görüyordu. Berlin’deki Türk-Sefaradlar Davisco Asriel, 1930’dan itibaren Berlin’de faaliyet gösteren İsrail Sefarad Derneği’nin de başkanıydı. Dernek, 1905’te aralarında David Leon Haim, Eli J. Uziel, Isidoro Covo, Sinai Eskenazi ve Nissim Zakouto gibi, çoğu İstanbul’dan gelen Sefaradlar tarafından kuruldu. Dernek, Lützowstrasse 111 numarada kiraladığı daireyi bir ibadet salonuna dönüştürerek özel bir sinagog haline getirdi. 19. yüzyılın sonundan itibaren Berlin’e yerleşen Türk (ya da Osmanlı) göçmenlerin büyük bir kısmı Yahudi tüccarlardan oluşuyordu. Yahudilerin göçünün ilk durağı, 18. yüzyılda kurulmuş bir Türk-Sefarad cemaatinin bulunduğu Viyana kentiydi. Bu durum Asriel ailesi için geçerliydi. 1908’de Viyana’dan Berlin’e gelen Asriel kardeşler, kendilerini ticaret siciline gururla Türk tüccarları diye kaydettirdiler. Babasının ölümünden sonra Davisco Asriel, Alman Yahudi eşi Helene Fischer’le birlikte Türkiye’den kürk ve deri ithal eden kendi şirketini kurdu. Türkiye’den göçen Yahudiler, Dünya Savaşı sırasında ve 20’li yıllarda arttı. O dönem yaklaşık 150 Türk-Yahudi aile Sefarad derneğine üye idi. Bu dernek giderek bir sosyal buluşma görevi de üstlendi. Dernekte çocuklara Sefarad adetlerine göre dini eğitim veren bir okul kuruldu. Cemaat, Edirne’den Avigdor beyi öğretmen olarak davet etti. Avigdor bey, 13 yaşına geldiğinde Jochanan Asriel’i de Bar Mitzwa töreninden geçirdi. 30’ların başında Berlin’de yaşayan 500’ü aşkın Türkiyeli Yahudi, o dönemde Almanya’nın başkentindeki Türk vatandaşlarının yarısından fazlasını oluşturuyordu. Başka bir deyişle, Türkiyeli göçmenlerin ilk nesli ağırlıkla Yahudi idi! Türkiyeli Yahudiler, 1927 Aralık’ında kurulan ve merkezi Lützoufer’de olan “Türkische Handelskammer für Deutschland/Almanya Türk Ticaret Odası”nın aktif üyesiydiler. Davisco Asriel de bu odanın üyelerinden biriydi. Nazilerin zamanında Ocak 1933’te Nasyonal-Sosyalistlerin iktidara gelmesinden sonra başlayan Yahudi takibatına Türkiyeli Yahudiler de maruz kaldı. Ancak Alman devleti, dış politikayla ilgili çıkarlarını gözönünde tutarak, yabancı Yahudileri bir dizi Yahudi karşıtı düzenlemenin dışında tutmuştu. Mesela Kasım 1938’deki Pogrom gecesinden hemen sonra, Yahudileri Alman ekonomisiden dışlayacak kararnameyle başlayan Yahudi malının sistematik soygununa karşı, Asriel şirketinin genel müdürü, şirket sahibinin Ari olmadığı ama Türk vatandaşı olduğunu gerekçe göstererek itiraz etti. Ancak Türkiye devleti, 1930’lu yılların ortasından beri yurtdışında yaşayan Yahudilerin çoğunu vatandaşlıktan çıkartmaya başladı ve böylece Türkiyeli Yahudileri korunmasız bıraktı. Ayrıca Türk yasaları, vatandaşlıktan çıkmış ya da çıkarılmış eski vatandaşlarının ömür boyu Türkiye topraklarına ayak basmasını yasaklıyordu. Böylece 1933’te Almanya’da yaşayan 750 üzerinde Türk Yahudiden ancak üç veya dört kişi eşleriyle TC’ye dönebildi. Vatandaşlıktan çıkarılan Yahudiler, tabiiyetsiz konumuna düştükten sonra, Yahudilere yapılan baskının her aşamasında ilk kurban oldular. Bu, 1941’in sonbaharında başlayan ölüme tehcir için de geçerli: 24 Ekim 1941’de Berlin’den yapılan ikinci sevkiyatla eski Türk vatandaşı olan Cohen-Pinto, Meschoulam ve Jahisch gibi üç aile ölüme gönderildi. Çoğu çocuk toplam 13 kişiden hiçbiri geri dönmedi. 1940 yazına kadar Türk vatandaşlığına sahip olan ve yakasında Türk bayrağı rozeti taşıyan Davisco Asriel de bu süre içinde vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Tabiiyetinden çıkarılmış olan birkaç Türkiyeli Yahudi, 1941’de para karşılığı tekrar Türk tebaasına alınmak ve Türkiye’ye geri dönmek için boşuna çabaladı. Bu durum, Davisco Asriel’in 20 Ocak 1942’deki Gestapo sorgusundan da anlaşılır. Dört gün sonra kendisi de ölüme gönderildi. İsrail-Sefarad Derneği, Almanya’da bütün Yahudi kurumları gibi Temmuz 1939’de yasaklanıp feshedilmişti. Davisco Asriel, gözaltına alınana kadar Tevrat rulolarını ve cemaatin birkaç ibadet eşyasını Gestapo’dan saklamaya çalışmıştı. Sinagogun da içinde bulunduğu bina ise savaşta harabe oldu.

İçine kapanan yazarlar

ZEYNEP HEYZEN ATEŞ

RADİKAL KİTAP / 09/07/2010
Daily Mail muhabiri Sharon Churcher elinde çikolatalarla yazarı bir köşeye sıkıştırdığında Harper Lee 'Çok teşekkürler. Ne kadar naziksiniz ama biz ördekleri beslemeye gidiyorduk' deyip yürüyüp gitti. Proust, ölümünden önceki üç yıl, Emily Dickinson ise yirmi yıl evden çıkmadı

Yirmi birinci yüzyılda gözden uzak olmak diye bir şey kaldı mı? 140 karakterlik twitter mesajları, facebook ve myspace sayfaları, online haberler artık inzivaya çekilmek diye bir şey söz konusu olabilir mi, dahası bir pazarlama aracı olarak interneti reddetmek ne kadar akıllıca olur? Bu sorunun yanıtı şu: İnzivaya çekilmek diye bir şey mümkün değildir ve interneti reddetmek çağı reddetmektir. Okuyucuyla sadece kitap aracılığıyla iletişim kurmak artık sadece ve sadece seçkin birkaç yazara bırakılmış bir lüks. Onlar dışındakiler, eğer bu işten ekmek yemek istiyorlarsa oyunu kurallarına göre oynamak zorunda. Bu konu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Geçen günlerde yaşanan bir Harper Lee olayından çıktı. Lee, basına demeç vermeyen, röportaj önerilerini nazikçe reddeden, basımının 50. yılı nedeniyle gündemde olan Bülbülü Öldürmek’ten bahsetmekten özenle kaçınan yazarlardan ama elbette bulvar basınının böyle şeylere aldırdığı nerede görülmüş. ( “Elimde bulabildiğim iyi çikolatalarla dolu paketle yazara yaklaştım,” diye anlatıyor Daily Mail muhabiri Sharon Churcher. Elinde çikolatalarla yazarı bir köşeye sıkıştırdığında Harper Lee “Çok teşekkürler. Ne kadar naziksiniz ama biz ördekleri beslemeye gidiyorduk” deyip yürüyüp gidiyor. ) Ama sonunda o bir cümle bile Churcher’ı gazetelerin sayfalarına taşımaya yetti.


Bu dünyadan değilim

Yukarıda da belirttiğim gibi 21. yüzyılda inziva zor iş, peki bu, 20. yüzyılda mümkün müydü? Sınırla sayıda yazar için evet. Örneğin Marcel Proust hayatının ilk kısmını Paris davetlerinde boy göstererek geçirse de son on yedi yılında insanlardan uzak durmayı tercih etti. Gece hayatını bırakan, uslanan birinden bahsetmiyorum, çalışma odasının duvarlarını ses geçirmez bir yalıtımla kaplattı, ışık girmesin diye kalın perdeler taktırdı ve Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmaya koyuldu. Başka bir yazarın, arkadaşı Leon-Paul Fargue’ın tasvirine göre “misafirlerini karşıladığında çoğu zaman dışarıda gece mi yoksa gündüz mü olduğunu bilmezdi.” Proust ölümünden önceki üç yıl boyunca ender olarak evinden çıktı ama yirmi yıl evden çıkmayan Emily Dickinson’la kıyaslandığında bu ne ki? İnsanlardan, özellikle gazetecilerden uzak duran yazarları sayarken gazetecileri kovalaması ve “bu dünyadayım ama bu dünyadan değilim” sözüyle meşhur Salinger’dan bahsetmemek olmaz. Ama uzatmayacağım çünkü yakın zamanda evindeki notlardan ‘oluşturulan’ kitaplarla karşımıza çıkacağına emin olduğum yazarla ilgili çok yazdım. Bir de Thomas Pynchon var. Nabokov’un öğrencisi olan Pynchon, ilk romanı V ile Faulkner Ödülü’nü aldığında dikkatleri çekmişti. Time yazarın resmini çekmesi için bir muhabir yolladı ama muhabiri gören Pynchon rivayete göre otobüse atlayıp kaçtı. National Book Award’ı aldığında komedyen Irwin Corey’i ödülü almaya yolladı ve pek çok kişi onu yazarın kendisi zannetti. Bir noktada dedikodular öyle bir hal aldı ki ‘Pynchon aslında Salinger’ denmeye başlandı. (Pynchon’un yanıtı: “Fena değil. denemeye devam edin.”) 1996’da New York Magazine kredi kartı bilgileriyle telefon görüşmelerini kullanarak yazarın yerini tespit etmesine kadar kırk yıllık edebiyat hayatı boyunca kimse onunla konuşmayı başaramamıştı. (enfes bir makale ilgilisine: http://nymag.com/arts/ books/features/48268/) Akla gelen ilk isimler bunlar ama bunlar gibi yeni isimlerin olması, insanlardan saklanmanın pazarlama yöntemi olarak kullanıldığı az sayıdaki örnek haricinde, zor görünüyor.

Facebook etkisi
New York Times’ın kitap ekinde Facebook Etkisi adlı bir kitapla ilgili ilginç bir makale yayımlandı. Makaleye ve kitaba- göre facebook.com dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci sitesi (Birincisi google). Kitap, Mark Zuckerberg’in şirketi kuruşunu anlatan tarihçeden ve şirketin bugün insanların hayatındaki rolünü inceleyen araştırmadan oluşuyor. David Kirkpatrick tarafından yazılan kitap oldukça ilgi çekici. Zuckerberg, facebook’u Harvard’dayken, Harvard öğrencilerinin ve mezunlarının fotoğraflarını ve hikâyelerini paylaşabilmeleri için kurmuş. Ardından bu gruba Ivy League denilen büyük üniversiteler eklenmiş. Sonra diğer üniversiteler, liseler ve en sonunda da facebook herkese açılmış. Dev şirketlerin peşinde olduğunu okuyoruz ama Zuckerberg satmayı reddediyor. Kitap ve internet sitesini sosyolojik açıdan değerlendirmesi ilginç.

Café Esperanza, bir arayışın sonucu

Ali Teoman'ın yazdığı 'Café Esperanza' savsız bir metin. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi
Edebiyatımızın önünü açacak yolları arama kaygısını yeterince taşıdığımız söylenebilir mi? Öyle olsaydı, hemen her yılın sonunda, yıl boyunca yayımlanan romanların pek azının elle tutulur olduğu yolundaki savlar da çoğunlukça paylaşılmazdı. Edebiyatımızın kendi içinde bütüncül anlayışlara ulaştığı dönemlerin art arda gelişi bir dizi egemen anlayışın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu gelişme süreci sabit bir ivmeyle yukarı çıkan bir eğri oluştururken, hem geçmişe bağlılığı, hem zaman içinde oluşturduğu anlayışını dayatma refleksleri yüzünden kendini yeniliklere hemen hep kapalı tutmak zorunda gördü.
Yazılanların birbirine benzeyip niteliğini geliştiremediğini, geçmişin altında kaldığını savunanların çoğunluğu aslında gerçeğe yakınlık ve toplumsal sorumluluk arıyor. Dolayısıyla bu anlayış ile as’lolan edebiyattır diyenler, kendiliğinden ikiye ayrılıyor. Oysa bizim edebiyatımızın gerçek hayatla, dolayısıyla toplumsal sorumlulukla kurduğu ilişki hiçbir kuşakta zaaf göstermedi. Kendini yenileme zaafını hiçbir zaman tam anlamıyla çözememesiyse, üstünde daha az durulan, bana kalırsa en önemli eksikliğimiz.
Ali Teoman’ın Café Esperanza adlı anlatısı bu tür açık yaraları iyileştirecek metinler arayışımıza bir karşılık olabilir mi? Café Esperanza için ‘anlatı’ denmiş. Roman mı, anlatı mı ya da şiir mi, deneme mi? Yazınsal bir metnin hangi terimle anlatıldığı önemli mi? Bu tür arayışlarımız zaman zaman oldu, ama insanın kişiliğini adı nasıl belirlemezse, bir metnin niteliğini de onu hangi adla tanımladığımız anlatmaz elbette. Café Esperanza beni bir roman denemesi olarak daha çok ilgilendirdi. Ali Teoman’ın baştan belirlediği bir konu ve onun özünü oluşturan bir sorun çevresinde ne yazdığı önemli. Sanırım böyle bir metnin yazarı da aynı düşünür. Sonunda yazmak istediğinizi yazarsınız onun roman mı, öykü mü olduğu sizi pek ilgilendirmez.
Café Esperanza’da Strasbourg Üniversitesi’nde okuyan üç arkadaş arasındaki ilişki anlatılıyor. Daha doğrusu, bu ilişkinin yalnızca bir kesiti, asıl olarak da bugünün ve gelecek tasarımlarının anlamı üstüne düşünsel bir alışverişin boyutları. Mühendislik öğrenimi gören Altuğ, felsefe doktorası yapan Doğu Avrupalı Xeno, resim yapan güzel sanatlar öğrencisi Brezilyalı Rapazinho.
Xeno bütün hayatı ve ilişkileri felsefi yorumlarla anlayıp anlatmaya meraklı. Lafebesi. “Söz sanatı yapmaya, lügat paralamaya, bilgi ve görgüsünü göstermeye bayılır.” Karşısındakileri etkilemek için yalnızca kendisini anlatmakla yetinmeyip onların duygularını da parlatmaktan kaçınmaz. “Kendi aklının herkesinkinden üstün olduğunu” belli etmeden de duramaz. Üç arkadaş arasında en renklisi de Xeno mu? Tersini düşünmek zor.
Altuğ için üçü arasındaki ilişki bir oyunsa, bu oyunun özellikle Xeno ile oynandığı kuşkusuz. Rapazinho daha uzak, kendi halinde. Zararsız bir oyun, o ilişki biçimi içinde oynanmak zorunda. “Oynuyoruz,” diye anlatır Altuğ, “kurallara uyarak, gerektiğinde kendi kurallarımızı kendimiz koyarak ama hep titizlikle, dikkatle, özenle...”
Üç erkek, bir hayat
Café Esperanza’nın ilk sayfalarında başlıyor bu sorgulama. En çok sorgulanan da üç arkadaş arasındaki ilişki mi? Birbirinden apayrı kimlikte, rastlantıların bir araya getirdiği üç genç erkeğin hayata ve insan ilişkilerine bakış açıları, bizi de okur olarak bu sorgulamanın parçası yapar. Varoluşun ve umudun biçimlerini sorgularken Altuğ, hayatın akışını sağlayan insanal güçlerin neler olduğunu, onların ağırlıklarını biz de tartışmaya başlarız. Okuru kendi dünyasını paylaşmaya çağıran, özel bir metin Café Esperanza.
Altuğ tutarlılık arayışını da temsil ediyor, özellikle düşünsel düzeyde. Xeno’nun pek umursamadığı. Rapazinho’nun daha çok yaşarken bağlı kalmaya özen gösterdiği. Sonunda, dünyanın üç ayrı bölgesinden gelen, üç ayrı kültür içinden çıkmış üç genç adam var.
Xeno soyutlamanın erdemleriyle yaşamak istiyor, ama onun istencini de tutarlı olmayı başaramamak bozuyor. Oysa Altuğ sürekli somut hayatla bağ kurmaya çağırıyor onu. Rapazinho ise yaşayarak deniyor. Kendi hayatlarının konuları mutluluk ve yalnızlıksa sözgelimi, Altuğ doğrudan insanlarla arasındaki ilişki bakımından tartıyor onları. Xeno için yaşananlar önemli değil de, düşünülenler önemlidir. Sözgelimi umut ise konu Café Esperanza’nın başat konularından, ona Xeno’nun vereceği anlam elbette gösterişli sözlerle, “Umut için bir eğretileme yapmak gerekseydi eğer, ufuk çizgisindeki mor bulut kümesi,” biçiminde anlatılır. Hayata ilişkin sorunları böyle anlatınca, eksende hep Xeno yer alır. Oyunu kuran odur, siz de oyuncu.
Café Esperanza, aslında başından sonuna dek yazma serüveninin basamaklarını çıkarak kurgulanmış. Üç arkadaşın sık sık oturup konuştukları Café Esperanza, aynı zamanda yazdıkları mekândır. Yapıt ve bir yapıtın yaratılma süreci üstüne yorumlar da bu arada öne çıkar. Yapıt ve yapıntı sözcükleri arasındaki bağ, onların yapay sözcüğüyle ilişkisi pekâlâ yazınsal sorunlar olarak tatışılıyor Café Esperanza’da. Ama şu farkla: Xeno felsefe tezini yazarken, Altuğ romanını tamamlamaya çalışıyor. Rapazinho sokakta, umursamaz, belli ki daha kontrolsüz. Xeno’ya göre, gelecekte ancak üçüncü sınıf bir ressam olabilir Rapazinho. Peki Xeno da üçüncü sınıf bir felsefeci mi olacaktır? Bunu yanıtı yok, o kendisini Doğu Avrupa’nın Baudrillard’ı olarak gösteriyor olabilir, ama öyle olamayacağını sezer okur. Altuğ Xeno’yu onu üstün görmekle birlikte, özgüveninin eksik olduğunu düşünür.
Her şeyin aslında insanın kafasının içinde olduğuna kuşku yok. Maddi yoksunluklardan bağımsız düşünmeye başlayınca, düşüncenin içinde yaşanıyor bütün çatışmalar. İçki ya da marijuana, onlar insanın kendi cennetine gitmesi için yollar değilse, her şey kafanın içinde başlayıp bitiyor. Belki bütün değerler görecelidir, ama kendi değerleriyle yaşamak insanı o değerlerle dünyayı açıklamaya da iter. Baştan sona düşüncelerin ve değerlerin yaşanan ânı ve geleceği tartıştığı bir anlatıdır Café Esperanza.
Okurun aradığı
Üç anlatı kişisinin kendi yaratıcılık dünyalarını ve yaptıklarını açıkladıkları bir anlatı biçimi, Ali Teoman’ın sanırım yeni bir biçim kaygısının da ürünü. Bu arada Altuğ yazdığı romanı anlatırken, Café Esperanza’nın yaratım süreci de anlatılır mı? Eleştirinin aramadığı bu düzeyi, okurun araması doğaldır.
Café Esperanza’nın kusursuz bir yapıt olarak tasarlandığı sanmıyorum. Olay örgüsüne dayanmayan, bir hikâyesi olmayan, “başı sonu belirsiz söyleşimlere, sözde felsefesel çözümlemelere” dayalı bir yazınsal metin. Belirsiz kişiler, yalnızca düşünme biçimeriyle kimlik kazanıyor. Anlatıcı bir kişiden öbürüne zorlanmadan geçebiliyor, arada sağlam düğümler atmaya gerek görmeden. Aynı Altuğ’un yazdığı roman için belirttiği gibi, kişiliklerin bakış açıları arasında atlayarak oluşuyor doku. Café Esperanza’yı belki bir roman olarak okumak, romanın alabileceği biçimlere verilmiş nitelikli bir karşılık da olabilir.
Kişileri sürekli konuşuyorsa, anlatının konuşma diliyle yazıldığı da söylenebilir mi? Bu var elbette, ama düşünel ve fesefi sorgulamanın konuşma diliyle örtüşmesi nasıl olanaksızsa, Café Esperanza’nın dilinin de yaratıcı düşüncenin içinden çıktığını söylemek gerekir. Bir düşünce romanının dili nasıl olabilirse, Ali Teoman’ın onu aradığı belli.
Café Esperanza savsız bir metin, kendini köşeleri belirlenmiş savlarla anlatmaya gereksinimi olmayan. Bir düşünce romanının kararlılığında, ama biçimsel bakımdan deneysel sayılabilir. Bir arayış metni. Usta işi.

Ali Teoman
Café Esperanza
Sel Yayıncılık, Mayıs 2010
79 s., 7,00 TL.

19 Haziran 2010 Cumartesi

İnternete yasak koyana da ....!

Ufaktan edepsizleştiğim için özür di... Yok ya! Niye özür dileyecekmişim? Özür mözür dilemiyorum. Zira yapılan hukuksuzluğun haddi hesabı artık kalmadı.

44 IP daha erişime kapandı. YouTube ile bağlantılı olduğu için haşırt diye bir IP aralığını da geri zekalı yerine konan Türkiyeli internet kullanıcılarına kapatıldı. Bunun da sonuçlarını daha doğrusu yan etkilerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Fakat geri zekalı yerine konmanın da tabi bir haddi/hududu/istiabı var.

Bugün İlker Akgüngör’ün hazırladığı haberi dikkatle okumanızı öneririm. Sakin atın çiftesi pek olur misali, Türk internetçileri harikulade bir eylem yapmışlar.

Ulaştırma Bakanlığı’nın, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın, Ali Nesin’in Matematik Köyü’ne destek olmayan (ama kendi site güvenliğini bile beceremeyen) Tübitak’ın sitelerine dün sabah 01.00’den 11.00’e kadar girilemedi.

Veya sansürcü kafanın jargonuyla “erişime kapandı”.

Erişime kapatanlar: İsmi belirsiz (veya lazım değil) bir grup hacker. Daha doğrusu öyle imiş. Ne oluyor ne bitiyor derken bir bildiri yayınladılar. “Amacımız kurumların çalışmasını engellemek değil. O nedenle sınırlı bir saat için bu eylemi yaptık, öğleye sarkıtmadık. Amacımız dikkat çekmek, nasıl oluyormuş sansürcülük, nasıl oluyormuş erişime engellenmek görün istedik..”

Cümleler böyle değil ama mana bu. Tübitak’ın sitesini de kurum içerisinde yer alan, kamu güvenliğini hedef alan BOME (Bilgisayar Olaylarına Müdahale Ekibi) yapısının fonksiyonsuzluğunu ve vizyonsuzluğunu gözler önüne sermek için engellemişler. “Kamu Bilgi Güvenliği daha kendi güvenliğini sağlayamayan bu tarz kurumların tekeline bırakılmamalıdır” diyorlar.

İşte bu kadar...

İnternetle ilgili eylem internette yapılmalıdır.

Kim bu kişiler bilmiyoruz. Ama belli ki adi hacker değiller. Düzgün çocuklar olduğu tahmin ediliyor. Kimsenin malını çalmak, hayatını karartmak gibi niyetleri olmadığı, bu işlerin adamı olmadıkları belli.

Bunun devamı da gelecek. Zira bu tarz bir eylem yapabilecek on binlerce insan var. Türkiye artık eskisi gibi değil. Memlekette (bir dolu yeteneksiz odunun yanı sıra) hem namuslu hem yetenekli çok insan var. Fakat dünyanın en munis kedisi bile köşeye sıkışınca tırnaklarını çıkartacaktır.

Bu, tam da böyle olmuştur. Bugüne kadar bilgilerini ve yeteneklerini kötü niyetle kullanmayan kişiler bundan böyle bunu yapacaklardır. Suçmuş, cezası hapismiş umurlarında olmayacaktır. Bu kadar zırva bir yasak için eylem yapanlar da yakalanamayacaktır zira işi bilenler yakalamak isteyenlere yardım ETMEYECEKTİR! Ve yakalamak isteyenlerin de yeterince yetenekli olmadıklarını biliyoruz (çok şükür).

Neden bu inat anlaşılır gibi değil. Durmadan halkıyla didişen yöneticilere mahkum olmak zorunda mıyız? Kendimi bildim bileli bu böyle. Kitabı yasakladıklarını sanırlar, millet fotokopiyle çoğaltır. Televizyonu yasakladıklarını sanırlar millet uyduyla, o da olmadı, başka ülkelerde kasete çektirip yine izler. Yasak işlemez. İnternet çıktığından beri hepten işlemiyor. YouTube’a yeni erişim engellerine rağmen girmenin (ben bile!) beş altı yolunu biliyorum. Ben bile diyorum zira çok da süper bir internet kullanıcısı değilim. Fakat devletim sayesinde kurt olacağım yakında.

Ama Google servislerine erişememek yüzünden uğradığımız zararları kim telafi edecek bilemiyorum.

Mutlu Tönbekici - 2010.06.19 - Vatan

Arap sokaklarını kazanmak...

Amin Maalouf; tekrar tekrar okumaktan hiç bıkmadığım ‘Çivisi Çıkmış Dünya’ adlı kitabında, Arapların dünya ulusları arasındaki yerlerini bir daha geri kazanamayacaklarını düşünmekten kaynaklanan elemlerini anlatır. Şimdi o elem yerini Türkiye bayrağı sallamanın coşkusuna bıraktı.
Arap sokaklarını kazanmaya küçümsemeyle bakmamak gerek. Haritaya bakmak bile Türkiye’nin Ortadoğu ile neden ilgilenmesi gerektiği anlamaya yeter. İnsanca bir yaşama, ekonomik ilerlemeye, demokrasiye ihtiyaç duyan, bunların peşinde olan ama gerçekleşmeyince de kırılan gururları nedeniyle radikalizme teslim olmaya meyilli Arap sokakların kazanılmasının yalnızca Türkiye’ye değil, dünyaya da ne kadar katkı sağlayacağını görmek gerek. Yeter ki bu yeni durumun temeli, Soğuk Savaş kalıntısı olan ve ilk zamanların heyecanı yatışınca anlamsız kalacak ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ basit önermesi ya da yalnızca dini mezhep kardeşliği olmasın.
Hafta başında SETA’nın düzenlediği bir toplantıda karşılaştığım Arap aydınlarında da benzer bir heyecan vardı; tarihin, Batı’nın, kendi yanlışlarının ve İsrail’in, yerlere atıp üstünde tepindiği gururlarının Türkiye tarafından yerden kaldırılarak yükseltildiğini düşünüyorlardı. Yıllardan beri baskıcı rejimler altında yaşamalarının getirdiği bir alışkanlıkla, ikili sohbetlerde sürece dair bazı kaygılarını dile getirseler de, kürsüye çıktıklarında, gururlarının bir parça olsun tamir edilmiş olmasının verdiği coşkuyla geleceğe dair pembe tablolar çizdiler. Başbakan Tayip Erdoğan’ın, Nasır kadar popüler bir lider olduğunu anlattılar.
Maaluf aynı kitapta Nasır’ın yükselişini ve düşüşünü de çok güzel özetler. Nasır’ın düşüşünde, elbette petrol şirketlerinin, İsrail’in, muhaliflerin, bölgedeki başka ülkelerin çekememezliklerin payı vardır ama ‘Nasırcılığın bozguna uğramasında en büyük pay yine Nasır’ın kendisidir’ diyor Maaluf. Nasır’ın yeni yeşermeye başlayan demokrasiyi güçlendirmek yerine otokrat ve popüler olmayı tercih edip, özellikle İsrail-Arap davasında, kendi retoriğinin tutsağı olduğunu, bu sebeple yaşanılan yenilgiyle Arapların gururunun iyice kırıldığı 1967 savaşına yuvarlandığını söyler.
Birçok nedeni var o savaşın; İsrail’in haritadan silinmesini isteyen Arap sokaklarının haykırışı; Filistinli örgütlerin İsrail’e karşı vur kaç eylemleri; her zamanki gibi İsrail’in bu eylemlere ‘aşırı güç kullanarak’ yanıt verirken sivilleri de öldürmesi. Üstüne bölgesel bir güç fikrine hiç de sıcak bakmayan o zamanki Sovyetler Birliği’nin, ‘İsrail saldırıya hazırlanıyor’ yanlış istihbaratı vererek Nasır’ı nihayet uzun süredir hazırlanan tuzağa düşürmesi. Tıpkı ilk Körfez savaşında ABD yönetiminin Kuveyt’i işgale hazırlanan Irak’a, ‘Canım bize ne, sizin sınır sorununuz, bu işe karışmaya niyetimiz yok’ demesi gibi. Allah’tan şimdilerde, bölgesel güçlere razı olsalar bile onları topal ördek misali yavaşlatmak isteyen büyük güçler, yükselen güçleri savaşa itmiyorlar. Onun yerine artık ‘gidin diplomatik çaba gösterin’ deyip sonra da ‘ama bunu kast etmemiştik’ diye eklemekle yetiniyorlar. Çünkü bölgesel güçleri vurmanın en iyi yolunun onların kibrine dokunmak olduğunu biliyorlar.
Ortadoğu’yu gerçekten istikrar ve barış havzasına çevirmek isteyenlerin Nasır’ın deneyiminden alması gereken bir çok ders var. Bu derslerin başında da, Arap sokaklarıyla, Arap rejimlerinin çok farkı düşünebildiği ve davranabildiği gerçeği. Sokakların baskısıyla masanın üstünden el sıkışırken, masanın altından tekme atmaya hazır, tek dertleri kendi istibdat yönetimlerinin bekası olan rejimlerinin varlığı... Şimdilik ‘he’ dermiş gibi gözükseler de ‘başka bir dünya mümkün’ algısından yoksun oldukları için her an yan çizmeye hazır küçük ülkeler, meseleyi yalnızca başka bir gücün dengelenmesi olarak görüp ona göre tavır belirleme derdindekiler... Tıpkı şimdi yükselen Şii üstünlüğüne karşı, Türkiye’yi yalnızca Sünni karşıt güç olarak görenler gibi...
Bu tuzaklara rağmen, Ortadoğu ile ilgilenmeme lüksü yok Türkiye’nin ama bu karşılıklı ilginin temeli yeni bir anlayışla demokratik, insan haklarına saygılı yeni bir Ortadoğu kurmak için olmalı. Çünkü Maaluf’un dediği gibi: “Ya bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.”

Ayşe Karabat - 2010.06.19 - Radikal

Devlet! Beni koruma! Düş yakamdan!

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım (yani aynı anda hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan bakan) “Türkiye bir hukuk devletidir. Türk vatandaşı nasıl yargıya hukuka saygılıysa, bunların da (Google’den söz ediyor) aynı şekilde yargıya saygılı olmaları lazım” dedi.

Türkiye bir hukuk devleti mi gerçekten? Bana Google IP’lerini de kapsayan erişim yasağının mahkeme kararını verebilir mi acaba?

Veremez çünkü yok. Bu keyfi bir karardır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı KANUNSUZ, HUKUKSUZ bir şekilde erişimi engellemiştir.

Nitekim, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak “kullanıcı sıfatı” ile iki gün önce Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Daire Başkanlığı’na verdikleri dilekçeyle Google IP’lerine erişim engeline itiraz etti. Zira yasadışı bir engellemedir.
İşte bu nedenle, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan Ulaştırma Bakanı Binali Bey, konu saptırmak için Google Şirketinin vergi ödemekten kaçtığını ortaya atmış, Google’ı itibarsızlaştırarak (hesapça) bizlerin “onların servislerinden yararlanmayıveririz, olur biter” dememizi bekliyor. Herhalde. Hazır ayağa kalkmışken alnımıza “salak” dövmesini de yaptıralım mı?

Demek ki hem trenlerden hem interneten sorumlu bakanlık olamıyormuş. Binali Bey’in web sitelerinin alt yapısı hakkında zerre bir bilgisi olmadığı aşikar. Analytics gibi servislerden istesek de vazgeçemeyeceğimizi kimse kulağına fısıldamamış belli ki.

“Türkiye’yi Google mı yönetecek” diye de sormuş. Evet, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan sayın Bakanım! Google, bırak Türkiye’yi, tüm dünyayı yönetiyor şu an. Bütün hesaplar, bütün kodlar Google arama motorunu “ikna” etmek üzere yazılıyor. Bir sitenin, girilen arama kelimesine göre listenin en başında, en azından ilk sayfada çıkması için (çok affedersiniz) bir taraflarını yırtıyor insanlar.

İnsanlar deli gibi kodları şöyle mi yazsak, böyle tagler mi kullansak, başlık, URL, içerik öyle mi olsun, araya şunu koyarsak daha mı iyi olur, Google bunu mu sever, buna mı kızar diye kafa patlatıyor. Çünkü Google arama motorunun nasıl bir mantıkla çalıştığını, hangi siteyi niye birinci veya 25. yaptığını dair kimse kesin bir şey bilmiyor.

Elbette Google, site hazırlayanlara bir takım önerilerde bulunuyor. Şöyle yapın böyle yapın diyor. Ancak tüm kurallara uygun da yapılsa, siten, aramalarda bir numara olamayabiliyor. O zaman, konulmuş kuraların dışında başka internet numaraları yapılıyor. Amaç “bu kelime girildiğinde en doğru içerikli site benim sitem” diye ikna etmek. Koca bir endüstri bunun için çalışıyor. Web siten, bir bakıyorsun en başta, sonra bir bakıyorsun en altta. Demek ki biri Google arama motorunun kurallarını senden daha iyi çözmüş, daha doğru bir kodlama, mega tag, içerik başlık URL uyumu yapmış ve senin önüne geçmiş. Dahası bir kere çözünce de iş bitmiyor. Her gün yeni bir kural geliyor. Bu kurallar da öyle alenen ilan edilmiyor.

Ayrıca kandırmaya yönelik numaralar yapmışsan web siten küt diye 30. sayfaya düşebiliyor. Hatta kandırma numaralarını yok etmediğin sürece aramalarda hiç görünmeyebiliyor. Ödülü de var cezası da. Yani hem zeki, hem çevik hem ahlaklı olman gerekiyor. Açıkçası son yılların en heyecan verici bulmacası olarak görüyorum Google arama motoru mantığını çözmeyi.

(Mesela Binali Yıldırım diye yazdığın zaman Google arama kutusuna, ilk sırada bakan beyin kendi resmi sitesi binaliyildirim.com.tr’den önce birincikuvvet.com diye bir site çıkıyor. Niye? Daha başarılı tag vs koymuşlar belli ki. “Google yasağı” dediğin zaman ise Bugün Gazetesinin sitesi bugun.com çıkıyor. Niye? Daha iyi çalışmış. “Yasakçı zihniyet” yazdığın zaman ilk kimin haberi çıkıyor peki? Ben demeyeyim hadi. Gitsin kendi baksın “hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan” sayın Bakan.)

***


İşte “Google analytics” dediğimiz servis, bu bulmacayı çözmeye yönelik en önemli araç. Gün gün, saat saat takip ediyorsun, kim hangi kelimeyle girmiş, girmiş de beğenmiş mi, beğenmiş de bir şey satın almış mı veya almadıysa niye almamış.. Sitenin dünya sıralamasını da etkiliyor kullanıp kullanmaman. Özetle: Bir sitenin en önemli parçası!

Yani maliye vergi alamıyor diye bunun cezasını ben NİYE çekecekmişim? Devlet beni (aklınca) bir takım kumar, porno, bahis, hakaret gibi kaka şeylerden korumaya çalışıyor diye ben niye yıllardır kullandığım servisten vazgeçecekmişim?

Bu mudur memleket yönetmek?

Bu mudur idare?

Sizler bilip bilmeden, kanunsuz, yasadışı müdahale etmeden önce biz kendi kendimizi gayet iyi idare ediyorduk.
Emin olun bizleri korumaya çalıştığınız şeylerden daha az zarar görüyorduk bugüne kadar.
Korumayın bizi! İS-TE-MEZ!

Google vergi meselesine de geleceğiz. Bitmedi konu burada..

Mutlu Tönbekici - 2010.06.10 - Vatan

Kathe Kollwitz

Kathe Kollwitz. Kadın. Heykeltıraş. Sosyalist. Gravür sanatçısı. Feminist. Ressam. Tanık.
İnsanlık tarihinin en vahşi zaman aralığına tanıklık etti.
19. yüzyıl sonunun Prusya’dan kalma Almanyası’nda, dünyanın en hevesle yoğrulduğu yıllarda bir devrim beklentisinin ortasında oluştu hikâyesinin girişi.
Komünizmin, anarşizmin, sosyalizmin birbirleriyle tartıldığı, insanın gelecek inancının en güçlü olduğu yıllarda.
Weimar Cumhuriyeti’nin vaadiydi adeta, onun temsil ettiği hayat muhayyilesi.
Kathe, insanlığa borcu olduğuna inanıyordu. Sanatın, başka bir hayatın mümkün olduğunu ilan etme gücüne dayanıyordu ürettiği baskıresimler. Ona kalırsa, güçsüzün omzuna dokunmalıydı sanat. Ona yol göstermeliydi. Siyasi bir sözü olmalıydı sanatçının.
Resimlerinde sınıf mücadelesi kutsanıyordu. Dokumacıların devrimi, köylülerin savaşı, üst başlık oluyordu baskı serilerine. Belki de, ‘ortam iletinin kendisidir’ savsözünü ilk hayatına serenlerdendi. Sözgelimi Rosa’nın sevgilisi devrimci Karl Liebknecht’in alçakça katledilişini kayda düşerken ağaç baskı tekniğini kullanıyor, afişlerinde yazıya da yer verebilsin diye taş baskısını tercih ediyordu. Kitapları resimlerken ise, diyelim Zola’nın Germinal’ini gravürleriyle bezemişti.
Ama kendisi acıların şahıyla tanışana dek farklı bir izlek peşinde değildi zaten. Acıyı resmediyordu.
Gençliğinin kadını insandan saymayan değerleriyle mücadele ederken ana olup olmama üstüne büyük bir gerilim yaşadığını anlıyoruz, ilk yapıtlarına bakarken. Daha o zamandan acılı anaların dönüp dolaşıp resimlerine yerleştiğini görüyoruz.
Dönemin ilk olarak bir özne duruşuyla ve öfkesiyle Kollwitz’in eserlerinde görünen kadını, anne olma boyunduruğuyla hesaplaşıyordu elbet. Hayatı yönlendirenlerden olabilmek için öncelikle vücuduna sahip çıkma hakkının peşindeydi. Kürtaj hakkı için belki de tarihin en güçlü mücadelesini, Weimar Cumhuriyeti’nin ışık saçan kadınları veriyordu. Kathe Kollwitz, bu mücadeleyi resmediyordu.
1919 yılında Prusya Sanat Akademisi’nin ilk kadın üyesi, sonradan da ilk kadın profesörü olacaktı.
Ama ürkütücüydü elbet. Kathe’nin toplumun ‘değer yargıları’na yönelik bir tehdit olduğuna inananlar iktidardaydı. Her zamanki gibi. ‘Bir Dokumacılar İsyanı’ adlı eseriyle kazandığı altın madalya, İmparator Kaiser Wilhelm’in müdahalesiyle kendisine verilmemişti. Çünkü öyle bir madalya ancak bir erkek göğsüne yakışırdı.
Ve 1. Dünya Savaşı’nda oğlu Peter’ı yitirdi. Savaşa gönüllü olarak katılan ‘kahraman çocuklar’, ‘kutsal bir mücadele uğruna hayatını veren oğul’ resmi karşısında çaresiz kalıvermişti. Peter’ı kaybetmeden yıllar önce yapmış olduğu çocuğunun ölüsünü kucaklamış vahşi ifadeli kadın gravürü hayatının ta kendisi olmuştu. Kathe Kollwitz, savaş karşıtlığına ağırlık vereceği bir mücadelenin öncülerindendi artık.
Milliyetçiliğin, vatanı için can verme kutsiyetinin ilk olarak sorgulandığı dönemdir. Kollwitz, defterine şöyle bir not düşer: “Hepimiz ihanete uğradık. Milyonlarca genç ve Peter da ihanete uğradı. Bu nedenle sakin olamam. Içim karmakarışık ve fırtınalı.”
Daha sonra hep acıya çalıştı. Oğlunu yitirmiş olmanın derin acısıyla başa çıkabilmek için onun Belçika Askeri Mezarlığı’ndaki mezarının başına bir anıt yapma fikrine çalıştı. İlk projesinde vatan için şehit olan yiğit çocuk vurgulanıyordu. Oysa ikinci projesi, acılı bir anayı öne çıkarmıştı.
Ama sonunda bitirmek için 17 yıl çalıştığı son anıtını yarattı. Anıtın anlattığı; bir hiç uğruna ölen evlatları için yas tutan kederli aileydi. Bir anne ve bir baba anıtın girişinde sağlı sollu dizlerinin üstüne çökmüş boşluğa bakıyordu. İkisinin arasında, yerde, “Burada Almanya’nın en iyi gençleri yatıyor” yazısı bulunuyordu.
Kollwitz hayatı boyunca savaş karşıtı, kadın ve eşcinsel hakları savunucusu oldu. Ama birincisinden daha beteri de yoldaydı. Kollwitz’in hayatının ikinci yarısı faşizmin yükselişine ve ikinci savaşın patlamasına tanıklıkla geçecekti. 145 yılında ölmeden önce, hayatı boyunca savaşın sonunu görememiş olmakla yakınacaktı. Ölümünden birkaç ay sonra savaş bitti.
Bu yeni dünyanın ilk etkin tanıklarından, olağanüstü kadının heykelini onun üslubunca yapıp Berlin’de bir parka diktiler. Bir çocuk parkına. Kucağını boş bıraktılar. Çocuklar tırmanabilsin diye.

Yıldırım Türker - 2010.06.12 - Radikal

Rum Yetimhanesi'nin tuşları kırık piyanosu

Yunanistan’ın İskeçe kentiyle İstanbul’un Adalar ilçeleri arasında Defne grubu tarafından düzenlenen Dostluk Festivali’nin son günündeyiz. Dokuz yıldır düzenlenmekte olan ve her sene iki ülkenin değişik bölgeleri arasında buluşmalar gerçekleştirilerek yapılan festivalin en çok işlediği konulardan birisi, azınlıkların iki ülkede yaşadığı sorunlar. Bu festivaller, yaşadıkları topraklarda ‘öteki’ haline gelenlerin iki yakadaki seslerine kulak veriyor. Yeni bir kardeşlik köprüsü ve yeni bir anlayış oluşturulmaya çalışılıyor.
Yunanistan’dan gelen konuklarımızla birlikte yaptığımız tekne yolculuğu sırasında, rembetiko müziği eşliğinde danslar edilirken, cep telefonlarına herkesi heyecanlandıran bir haber geldi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyükada’nın tepesindeki Rum Yetimhanesi’nin üç ay içinde Fener Rum Patrikhanesi’ne teslimine karar vermişti.
İyiden iyiye yıkılacak duruma gelmiş, çatısı yer yer çökmüş bu muhteşem yapı için bir kurtuluş umudu doğmuştu...
Doğal olarak, teknede büyük bir sevinç dalgası oluştu. Angelopoulos filmlerinin değişmez senaristi Heybeliadalı ünlü yazar Petros Markaris, yazar Mıgırdıç Margosyan, Atina’da yaşayan Büyükadalı avukat İrini Noti, Apoyevmatini gazetesini ayakta tutmaya çalışan Mihail Vasilyadis, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin efsanevi müdürü 80’li yaşlardaki Frangopoulos, Defne Grubu Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya, İskeçeli gazeteci Sami Karabıyıkoğlu’nun gözleri, tüm teknedekilerle birlikte Büyükada’nın Manastır tepesinde uzaktan görünen Rum Yetimhanesi’ne çevrildi. Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu da teknedeydi.
Yunanlı gazeteciler, Farsakoğlu’na Yetimhaneye gitmeyi önerdiler. Tekne gezisinin sonunda bir grup gazeteci olarak Adalar Belediye Başkanı’yla birlikte yetimhanenin kapısındaydık. Kapıda bizi 25 yıldır binanın bekçiliğini yapan Erol karşıladı. Önce bu ihtişamlı binanın etrafında uzun uzun dolaştık.
Sonra üzerimize tuğla ya da tahta parçası düşme ihtimalinin az olduğu ön kapıdan binaya girdik. Yalnızca giriş katını gezebilecektik. Çünkü diğer katlar çatıdan akan suların etkisiyle çürümüştü. Zaten giriş katının da bazı yerleri çökmüştü. Binanın koruyucusu Erol yanında siyah köpeğiyle bizleri uyarıyor, nerelere basmamız, nerelere basmamamız gerektiğini gösteriyordu.
Mutfak bölümüne girdik. 110 yıllık mutfakta paslanmış, yer yer parçalanmış demir kazanlar,
geniş ocak insana hüzün verecek şekilde duruyordu. Yüksek tavanlı mutfak, burada ne çok insana yemek pişirildiğini hayal etmemizi sağlayacak kadar büyüktü.
Gözümüz bastığımız esnek tahtalardaydı, kulağımız ise binanın acı hikâyesinde. 1899 yılında bir Fransız firması tarafından otel olarak kulanılmak amacıyla yapılan dünyanın en büyük ahşap binaları arasında sayılan yetimhanenin zengin bir öyküsü var. Yetimhanenin kaderinin değiştiği tarih ise 1964. Yargıtay bu tarihte binanın kapatılmasına karar vermiş.
1964, İstanbul’un ve Adaların yoğun bir acıyla hatırladığı bir tarih. Binlerce Rum, 1964 yılının mart ayında İsmet İnönü hükümeti tarafından çıkarılan bir genelgeyle Yunanistan’a sürgün edildi. Adalar o tarihte bu toprakların binlerce yıllık insanlarını kaybederken, Rum Yetimhanesi de yıkılmaya terk edildi, kullanımı yasaklandı.
***
Belediye Başkanı Farsakoğlu, bizi bir alt katı gören bir balkona götürdü. Burası binanın tiyatro salonuydu. Mimar Alexandre Vallaury’nin ince zevkini yaşatan salon, bu topraklarda 100 yıl önce kocaman tiyatro salonlarının bulunduğuna da tanıklık ediyordu.
Bir kenarda ise piyano duruyordu. Üst kısmı kırılmıştı. İnce demir yayları açığa çıkmıştı. Binanın bekçisi Erol, ‘Tuşları nerede?’ sorumuzu şöyle cevapladı: “Ben burada 25 yıldır yaşıyorum, tuşları o zaman da yoktu...” Demek ki daha önce kırmışlardı.
***
Elimdeki fotoğraf makinesinin objektifini piyanonun bir tarihi simgeleyen görüntüsüne
çevirdim. Tuşlar yoktu.
Erol bizi yanında köpeğiyle kapıya kadar yolcu etti. Sonra elindeki küçük kilidi demir kapıya
geçirdi. Kapı kapandı.
Benim aklım piyanoda kaldı...
Eğer bina gereğine uygun şekilde restore edilirse, belki piyanoya da bir çare bulunur, diye düşünmeye başladım...

Oral Çalışlar - 2010.06.16 - Radikal

En güzel babalar günü hediyesi:“İmkansız Periler”

Bu yazıyı İzmir’de yazıyorum. Yeğenim İris’in mezuniyet töreni için geldik. Elimde doğan o minicik kız, büyüdü de ortaokuldan mezun oluyor...

Saçımıza fön çektireceğiz az sonra. Herhalde en az 40 lira tutar diye düşünüyorum.

40 lira.

Dört tane on lira.

Veriyoruz.

Saçımız daha düz, daha parlak görünsün diye.

Yıkanınca gidecek.

Bu üstelik İzmir’in pahalı olmayan bir mahalle kuaföründeki fiyat. İstanbul’un Etiler’inde bunun kaç katı...

Dünkü Vatan’ın manşeti ÜÇ İSTANBUL’du. Cüppelli Ahmet Hoca, Grup Yorum ve Eric Clapton aynı hafta sonu sahneye çıkabiliyor.. diye atmışlar. (Ajda Pekkan’ı unutmuşlar. Ben de oradaydım. Ahmet Hakan’ın deyimiyle cici beyler ve hanımlar arasındaydım.)

Üç İstanbul, üç Türkiye demek.

Ama bir tane Türkiye daha var.

O Türkiye, kategori sıralamasına bile giremiyor.

***


Şöyle sorayım o zaman:

Hayatınızda 40 liranın ne kadar önemi var?

Veya..

40 liranız eksik veya fazla olduğunda hayatınızda ne değişiyor?

Her zaman yapabildiğiniz neyi mesela yapamaz hale geliyorsunuz?

Ne değişiyor hayatınızda “bu ay 40 lira eksik bütçe ile başlıyorsun” dense?

Nasıl bir önemi vardır 40 liranın?

Her halde hiç değil mi?

Uyduruk bir tişort, en fazla bir fön eksik kalır.

O kadar.

Fakat Muş’daki Ayşe için 40 lira demek her şey demek.

Bir 40 lirasının olmaması onun hayatında çok şeyi değiştiriyor.

Çünkü o 40 lira, Muş’taki Ayşe’nin, Van’daki Fatma’nın bir aylık okul masrafı.

Evet. Sadece 40 lira!

40 liracık. 4 adet on lira..

Hani sormuştum ya “bu aya 40 lira eksik başlıyorsun” deseler sizin hayatınızda ne değişir diye.

Ayşeler, Fatmalar için bu cümle dünyalarının başka bir yöne gitmesi demek.

Çünkü Ayşeler ve Fatmalar o 40 liraları olmayınca bir daha okula gidemiyorlar.

Evlerinde oturmaya başlıyorlar, 12 yaşında evlendiriliyorlar, 13 yaşında doğurmaya başlıyorlar, ölene kadar da doğuruyorlar.

Yedi, sekiz, dokuz, on...

Bu kadar kesin ve net.

Bir 40 lirası olmadığı için.

“Yok artık!” diyor olabilirsiniz ama “münasebetsiz” gerçek tam da böyle.

Yoksulluk böyle bir şey.

Ne Cüppeli’de, ne Yorum’da, ne Ajda’da ne Eric’te görünmeyen “öteki” Türkiye için her şey bir 40 liraya bakabiliyor.

Bu kadar az bir para yüzünden hayatlar başka bir kulvara girebiliyor.

Ne tuhaf, ne yaman çelişti öyle değil mi?

Bir yandan 40 lirası olmayınca okula gidemeyecek olan kızlar bir yandan, “aman kolejde okusun, aman daha iyi eğitim alsın, ezik olmasın, başarılı olsun, Avrupalara Amerikalara gidebilsin” diye yılda 20 bin lira civarında kocaman bir paraların göz bir kırpmadan harcandığı kızlar.
İkisi aynı topraklarda. Aynı yarımadada..

Muş’taki kızın aylık masrafı 40 lira, kolejdeki kızın aylık masrafı 1666 lira.

Bir kolejli kız, 41 Muşlu kızın harcadığını tek başına harcıyor/harcatıyor.. Harcasınlar, harcatsınlar, hiç itirazım yok...

Ama Muş’taki imkansız perileri de unutmamak lazım...

***


Gelecek Pazar babalar günü.

Kravatı, gömleği ıvırı zıvırı boş verin.

Gidin kitapçıya, “İMKANSIZ PERİLER” isimli kitaptan 4 adet alın.

Tanesi 10 lira.

4 tanesi eder 40 lira.

İşte bir kızın bir ayını kurtardınız.

Verin kitapları babanıza, birini kendi okusun, diğer üçünü de başkalarına versin.

İmkansız periler adını verdikleri o Muşlu, Antakyalı, Karacabeyli kızların hikayelerini öğrensin.

Siz de öğrenin.

Öğrenelim.

Bilelim.

***


Peki nedir bu “İmkansız Periler” kitabı?

Şudur:

Metro Marketler Grubu, bundan üç yıl önce, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Milliyet Gazetesi işbirliği ile yapılan “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası dahilinde 1000 kız çocuğunun eğitim masraflarını üstlendi. Ama uzaktan para göndermekle de kalmadı, on kadar Metro çalışanı kızların yaşadığı yerlere gitti.

Döndükten sonra hepsi oturup izlenimlerini yazdı.
İşte “İmkansız Periler” adını verdikleri bu kızların hikayeleri böylece ortaya çıkmış oldu.

Her satırında insan memleketi biraz daha öğreniyor. Biraz daha tanıyor. Yürekler burkularak da olsa..

İki yıl önce çıktı bu kitap. İki yıl önce çok yazılıp çizilmişti. Metro Grubu, satışından elde edilen her kuruşu başka kızların da eğitimine harcamak üzere kitabı tekrar bastı.. Bugüne kadar yüzlerce kızın masrafı toplandı kitap sayesinde. Şimdi sıra diğerlerinde.

İşte size bir fırsat! En az bir on liranız vardır eminim. 40 liranız da vardı. İster kitapçıya gidin (D&R) ister internetten online alın. (www.dr.com.tr, www.pandora.com.tr ve www.kitapyurdu.com sitelerinde satılıyor) Ama illa ki bir katkınız olsun.

Bir 40 lirayı nerelere ve ne kadar boş şeylere harcadığınızı bir düşünün..

***


Şimdi aylık eğitim masrafı 1666 lira olan kızların mezuniyet törenine gideceğim. Türkiye böyle bir yer işte..

Mutlu Tönbekici - 2010.06.16 - Vatan