15 Aralık 2009 Salı

Türk standartlar enstitüsü

DTP’nin kapatılması olayı üstüne söylenen bir yığın söz arasında, AİHM’nin Batasuna kararına bakılmış olmasının da söylenmesi, birtakım yeni yorumlara yol açtı. Bazı iddialara göre bu fikri Cemil Çiçek vermiş, herhalde kendine yakın gördüğü üyelere. Ama bu sabah Taha Akyol’da –Haşim Kılıç’la görüşmüş olarak- böyle bir şey olmadığını yazıyor. Çiçek söylemese de, Mahkeme üyeleri herhalde o karardan haberdar olmuşlardır; ama bu da öyle bir telkin veya destek olmadığının kanıtı değildir herhalde.

Neyse, beni orası ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, dünyada olup biten şeylere Türkiye’de referans verme üslûbu. Haşim Kılıç, bir gazetenin sorusu üstüne AİHM’nin Batasuna kararına değindiğini söylüyor. Yani, o kendisi böyle “uluslararası” bir emsal üstüne konuşmamış, sorulunca söylemiş. Bu zaten başlı başına bir “Türk” tavrı. “Biz ‘yabancı’ örneklerden etkilenmiyoruz”!

Ama, tabii, aslında etkileniriz. Etkilenir ve biçimine getirip “emsal” de getiririz. “Biz yaptık, ama, bakın başkaları da yapıyor” demek bir güven verir.

Peki, başkaları ne yapsın? Önemli konu bu. Başkaları ne yapıyor, nasıl yapıyor?

Geçtiğimiz pazar günü, bir televizyon programındaydık, Levent Köker de vardı. Levent, Avrupa’da böyle bir parti kapatma olayının olup olmayacağı, olursa nasıl olacağı noktasından girdi konuya. Bir kere, bir partiyi kapatmak gibi bir konuya bilmem nere savcısı karar vermiyor, Avrupa ülkelerinde. Parlamento karar veriyor. İkincisi, ancak “şiddet” övgüsü, propagandası vb. bir kapatma gerekçesi olabiliyor. Buradaki “ülkesiyle bölünmez bütünlüğü” üstüne laf etmekle parti marti kapatılmıyor.

Bizim buradaki alışkanlığa göre, “iktidar partisi” dediğin şeyden bir tane olur. Gene bu “ecnebi” takımı, böyle “demokrasi” diye, “parti” diye icat çıkarmışlar da o yüzden... Yoksa devlet vardır, devletin ordusu vardır, onlar ülkeyi idare eder, bu işler böyle yürür; ama bu icatlar yüzünden “politika” diye bir şey çıkmış, “idare”nin yerini almış, ayaklar baş olmaya kalkıyor, bir saçmalıktır gidiyor; üstelik bizi de bu saçmalığa uymak zorunda bırakmışlar.

Bu duruma uymak için (12 Eylül’ün Sunalp partisi gibi) bir tane iktidar partisi kurarsın; yanına da birkaç tane muhalefet partisi. Böylece o pek beğendikleri (yani, “ecnebi”lerin) “çok-partili düzen” kurulmuş olur. Bir de bu iktidar partisine ne yapması gerektiğini söylersin Milli Güvenlik Kurulu’nda, “uymakla yükümlü” oldukları “tavsiye”lerini. Onlar yaparlar, olur biter.

Gene de, tedbirli olmak gerek. Bu sivillerin ne halt edeceği belli olmaz, başı boş bırakmaya da gelmez. Bakarsın “muhalefet ol!” diye kurduğun parti iktidar partisi olmaya kalkmış. Hattâ, o kadarı da olmayabilir; diyelim ki “sahici” muhalefet partisi olmaya kalkışmış. İşte böyle nahoş vakalarla ilgilenmek üzere –Anayasa’yla- bir savcı görevlendireceksin ki, bu tür serkeşlikler başgösterdiğinde dava açsın, anarşiyi önlesin. Savcılara açmak, mahkemeye de kapatmak için gerekli mevzuatı yazıp vereceksin ellerine. Böylece işler gereği gibi yürüyecek “çok-parti-düzen” içinde.

Hernekadar “biz bize benzeriz” dedik ve bunun çok iyi bir şey olduğunu da anlattıkça da, belli olmaz, “Başkaları bu işleri böyle yapmıyor” diye çıkıntılık edenler de çıkabilir. Sivillerden her türlü çıkıntı çıkar. Onun için de, yeri ve sırası geldikçe, “Bak Batasuna’yı da kapattılar” diyerek, dış dünyadan örnek vereceksin. Vereceksin ki, bir tek kendisinin cehennemde yaşadığına inanmasın.

Nihat Erim de, 12 Mart’ta “bol gelen” Anayasa’yı daraltma eylemine geçtiğinde, radyoda (o zaman daha televizyon yoktu) konuşur, bütün dünya anayasalarından örnek getirirdi: “Bakın Japonya’da şöyle asıyor, Almanya’da böyle kesiyorlar” diye. Sonunda, demokratik anayasaların en anti-demokratik maddelerinin antolojisi mahiyetinde bir anayasamız oldu, mahkemesi de var, dünyada kimseden farkımız kalmadı. Uluslararasılaşmayı böyle sağladık.

Murat Belge - 2009.12.15 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder