13 Aralık 2009 Pazar

İçerde ve dışarıda zor dönem

Türkiye hem içerde hem de Batı ile ilişkilerinde oldukça kritik bir döneme giriyor. Geçen hafta yaşanan gelişmeler bu durumu bir kez daha açıkça ortaya koydu. Başbakanın Beyaz Saray ziyareti nedeniyle dış politika ağırlıklı başlayan hafta, DTP'nin kapatılmasının yarattığı siyasi deprem nedeniyle iç politika odaklı bir şekilde kapandı. Ancak hiç şüpheniz olmasın: Kürt meselesinde geldiğimiz nokta sadece içerde değil dışarıda da başımıza ciddi işler açacak.
Şurası kesin: Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar Türkiye'nin zaten ağır aksak giden AB macerasına ağır bir darbe vuracak. "DTP Avrupa'da olsa da kapatılırdı" diyenler hiç kusura bakmasınlar ama tam anlamıyla abesle iştigal ediyorlar. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararda AİHM'nin Herri Batasuna'ya ilişkin kararı esas alması tam bir kara mizah örneği. Sanki Türkiye'de İspanya'dakine benzer bir azınlık hakları var da. Kürtlerin siyasi, kültürel ve yönetimsel hakları ne zamandan beri Bask ve Katalan halkları ile kıyaslanır hale geldi? Bu hukuk açıklamasına Avrupa'da kargalar bile güler. Türkiye Kürtlerinin anayasal hakları ile İspanya'da Baskların anayasal hakları arasında en ufak bir benzerlik yok. İki ülke arasındaki demokratik ve anayasal platform bu kadar farklıyken neden hukuk ölçüleri bire bir olsun ki?
Maalesef kendi kendimize zarar vermekten bir türlü vazgeçmiyoruz. Kürt meselesinde "açılıştan kapanışa" geldiğimiz nokta bunun en açık örneği. Türkiye konusunda son bir yıldır Batı basınındaki en olumlu ve umut veren gelişme demokratik açılımdı. Artık bu demokratik açılımın yerinde yeller esiyor. O eski, otoriter, kendiyle kavgalı, içe dönük ve anti-demokratik Ankara geri döndü. Rüyadan uyandık ve kendimizi birden kâbusun içinde bulduk. Kürt meselesinde bunca umut ve bunca tartışmadan sonra geldiğimiz nokta maalesef trajik. "Güzel şeyler olacak" diyerek yola çıktık ve beyhude yere Kürt vatandaşlarımızın ümitlerini ve beklentilerin artırdık. Oysa sonuçta gene çıkmaz bir sokağa girdik.

Şahinler ağır bastı
Peki, niye bu duruma düştük? Kısaca özetlemek gerekirse hem Türk hem de Kürt tarafında "çözüm istemeyen şahinler" ağır bastı. Önce Tokat Reşadiye'de 7 askerin şehit düşmesine yol açan "provokasyon" terörü yaşandı. Bu kanlı saldırı temelde "demokratik açılımı" kapatmak için bir provokasyondu. Bunun öncesinde Türkiye zaten doğusundan batısına günlerdir PKK'nın şiddet dozu artan eylemleriyle çalkalanıyordu. Durum açıkça belliydi. Kendini dışlanmış hisseden Abdullah Öcalan Kürt gençleri üzerindeki etkisini kullanarak açılımı bitirmek için elinden geleni yapıyordu. Ancak İmralı'nın bunu tek başına gerçekleştirmesine imkân yoktu. Öcalan'ın en azından kendisi kadar çözüm aleyhtarı bir "Türk cephesine" ihtiyacı vardı. Yani çözümsüzlükten beslenenler birbirlerine muhtaç durumdaydı. Bu çözüm aleyhtarı Türk cephesinde zaten mevcut durumda olan CHP ve MHP'ye cuma günü bir de Anayasa Mahkemesi eklenince demokratik açılım tabutuna son çivi çakılmış oldu.
Temmuz 2007 seçimlerinden bu yana içerdeki siyasi süreci iyi yönetemeyen AK Parti, bugün yaşanan gelişmelerle hemen 2007 seçimlerinden sonra kapsamlı bir anayasa değişikliğine gitmemiş olmasının cezasını çekiyor. Peki ya dış politika cephesi ne âlemde? AB ile işlerin daha da kötüye gidiyor olduğundan bahsettik. İç politikada ve AB cephesinde bunca sorun yaşayan AK Parti eğer bir de ABD ile ilişkilerde çok zor bir dönem yaşamak istemiyorsa acilen bazı seri adımlar atmalı.
Washington ziyaretinde ortaya İran, Afganistan ve Ermenistan ağırlıklı bir tablo ve pazarlık çıktı. Bu üç mesele arasında AKP göreceli olarak en rahat Ermeni cephesinde adım atabilir. Umarız protokollerden en azından biri bir an evvel Meclis'ten geçer. Acele edilmediği takdirde hem Washington'daki Türkiye aleyhtarı cephe güçlenecek, hem de Ermenistan'da radikaller kazanacak. Zaman azalıyor. Sorunlar artıyor.

Ömer Taşpınar - 2009.12.14 - Sabah Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder