8 Aralık 2009 Salı

Godwin'in Kanunu'nu yazamamış bir ülke olmak...

Bu gazete için Ankara’ya taşındığım ilk yıllarda, Ankara’yı neden sevmediğimi soranlara hep ‘Bu şehir beni fakirleştiriyor’ cevabını verirdim.
Birkaç kez yazdım, tekrar da edeyim: Fakirlikten kastım maddi fakirlik değildi, daha çok entelektüel fakirlikti. Ankara, neredeyse siyasetten ibaret bir şehirdi o zamanlar (şimdi değil mi?) ve orada siyasetten, onun da çok düşük bir formu olan siyasi dedikodudan başka bir şey konuşamazdınız (şimdi farklı mı?) ve konuşacak kimseyi de bulamazdınız; sizi görenler hemen siyaset dedikodusu sormaya başlarlardı.
Bir zamanlar Ankara için söylediklerimi bugün Türkiye için de söylüyorum maalesef: Sloganlarla düşünüp konuşan, hap haline getirilmiş siyasi tavırlardan ibaret hale gelmiş, birbirimize karşı keskin düşmanlıklar besleyen insanlara dönüştük bu ülkede.
Ülkenin büyük bir bölümü bu durumdan memnun olabilir veya başka türlüsünün, sloganlar ve siyasi tavırlardan ibaret olmayan bir hayatın mümkün olabildiğininin farkında olmayabilir. Ben öyle değilim.
Çok ama çok rahatsızım. Özellikle de hiçbir konuda derinleşememekten çok şikâyetçiyim. Bilgiyle kimsenin ilgilenmemesinden, onun yerine sloganlarla durumun idare edilmesinden çok şikâyetçiyim.
Arada nefes aldığım yerler var. Bunlardan biri, Yıldırım Türker’in bu gazetede her cumartesi günü yazdığı yazılar. Türker’in pazarları Radikal 2 ve pazartesileri ana gazetede yazdığı yazılar da elbette çok kıymetli ama ben cumartesi yazılarıyla gerçekten nefes alıyorum, siyaset dışında da önemsenecek konular olduğunu birinin bana, bize göstermesini değerli buluyorum.

***


Ülkemizde eli kalem tuttuğu düşünülen herkes günün birinde köşe yazarı olduğundan veya olmak istediğinden herhalde, yalnız ve güzel ülkemizin ‘kanaat önderleri’ denen grubu da bu köşe yazarlarından oluşuyor.

Bu grup, ülke nüfusuna oranlandığında çok minik bir kalabalık olsa da, sesi çok çıkan, sesi çok işitilen ve nedense söyledikleri önemsenen bir grup.
Bu grup da kendi içinde fena halde bölünmüş, o dediğim sloganlarla tartışır ve kendi saflarına ayrılmış durumda.
Eskiden bu ülkede en kolay kullanılan sıfatlardan biri ‘vatan haini’ idi. Birisi aykırı bir laf mı etti, hemen vururlardı boynuna ‘vatan haini’ yaftasını, ‘Ali Kemal’ yaftasını, ‘Mütareke basını’ yaftasını. Bu hakaretlerden payımı az almadım ben de.
Şimdi birilerine hain deme alışkanlığı bir yandan sürerken (geçenlerde başbakan da köşe yazarlarına ‘Devlet ve millet düşmanı’ dedi mesela) yeni yeni yaftalar da ortaya çıktı. ‘Askerci’ deniyor mesela, ‘Ergenekoncu’ deniyor, ‘Liberal’ deniyor, ‘Demokrat’ deniyor, bir sürü şey deniyor.

***


Geçenlerde bir Amerikan gazetesinde, bizdeki gibi medyaya yansıyan tartışmaların oralarda daha çok internet üzerinde yapıldığına ilişkin bir yazı okudum.

İnternette haber gruplarında, bloglarda ve sohbet odalarındaki tartışmaların yapılış biçimi ve kullanılan sıfatlar konusunda Türkiye’de gazete ve TV ortamında yapılan tartışmaların seviyesi ve kullanılan sıfatlar arasında bana göre dehşet verici benzerlikler vardı.
Hatta o yazıdan, bu çeşit tartışmalara ilişkin 1990 yılında çok eğlenceli bir tanımlama yapıldığını ve bu tanım için internet ansiklopedisi wikipedia’da bir sayfa olduğunu da öğrendim.
Mike Godwin isimli bir kişinin 1990’da yaptığı bir gözlem bugün ‘Godwin’s Law-Godwin’in Kanunu’ adıyla biliniyor. Kabaca çevirmeye çalışayım: “Usenet üzerinde yapılan herhangi bir tartışma uzadıkça, Hitler veya Nazi analojisinin yapılma ihtimali 1’e yaklaşır.”
Görüyorsunuz, bir konuda bir tartışma başlıyor. Laf uzadıkça uzuyor. Derken bir taraf diğerini ‘Nazi’ olmakla suçluyor, bu analojiyi kullanıyor. Tartışmanın uzaması, bu analojinin kullanılma ihtimalini yüzde yüze yaklaştırıyor.
Etrafınıza bakın: Bizdeki bütün tartışmalarda lafın bir biçimde vatana ihanete, Ergenekonculuğa, liboşluğa, sözde demokratlığa vs. yaftalara geldiğini görürsünüz. En sonunda bir taraf diğerini böyle suçlar.

***


Söylememe bile gerek yok herhalde, böyle yaftalamalar aslında tartışma bitirici şeylerdir. O andan itibaren karşılıklı konuşma imkânı ortadan kalkar, bir taraf diğerine ‘Sen vatan hainisin ben seni neden dinleyeyim ki’ demiş olur. (Vatan haini lafının yerine istediğiniz başka bir yaftayı seçin.)

Veya, bana göre daha yüksek olasılıkla, bir taraf diğerine ‘vatan haini’ dediğinde, aslında o tarafın o konuda söyleyecek bir şeyi kalmamıştır, son çare olarak elindeki desteden joker kartı olarak bu yaftayı çıkartır.

***


Bilgiye boş verip her konuyu sloganlar düzeyinde halletmeye çalışmanın bana göre en büyük sakıncası, ülkenin bu sloganlar düzeyinde kamplara ayrılması.

Karşılıklı kamplar oluşunca, diyelim bir tarafa Fenerbahçeliler bir tarafa Galatasaraylılar geçince, kavga ve mücadeleden başka bir şeyin olma ihtimali de ortadan kalkıyor; çünkü ne Fenerliler ikna olup Galatasaray’a sempati besler hale gelebilirler ne de bunun tam tersi olabilir, taraflar kendi tribünlerinden birbirleri aleyhine bağırır dururlar ancak.
Bugün Türkiye’de ulaştığımız yer maalesef böyle. En azından medyanın bize yansıttığı Türkiye böyle bir Türkiye: Diyalog yok, grip aşısı dahil her konuda kavga var.
Böyle bir ülke de, kimse kusura bakmasın, sığ bir ülkedir ve içinde yaşayanları fakirleştirir.

İsmet Berkan - 2009.12.06 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder