1 Aralık 2009 Salı

Dersim isyan etmedi

Gerçekten, Allah söyletti. Türkiye’de sabırların nasıl taştığını Devlet Partisi’nden Onur Öymen’in (özrü kabahatinden) büyüklüğü sayesinde anladık. Şimdi de iki şey söylüyorlar: 1) “Atatürk hastaydı, olan bitenden haberi yoktu”, 2) “İsyan edeni devlet tabii ki itlaf eder”. Birinciye cevap: Dersim’in “fetih” hazırlığı 1925’te başladı, M. Kemal o tarihten beri mi “hasta”ydı? Koruyacağız diye Atatürk’ü konu mankenine çevirdiler. İkinciye cevap aşağıda, özeti: Cumhuriyet tarihinde Dersim isyanı diye bir olay olmadı. Bu sorun, Ankara’nın Dersim’de ıslahat yerine fütuhat yapmayı tercih ettiği için patladı. Bu fütuhat 12 yıl boyunca santim santim planlandı ve isyan falan yokken uygulandı. Dersim de canlı organizmaların ortak özelliğini sergiledi: Savunma refleksi.

“İsyan” sadece iki tane
PKK’ya gelene kadar Cumhuriyet tarihinde Kürt sorunu üç farklı türde patladı:
1) 1925 Şeyh Sait İsyanı ve 1930 Ağrı İsyanı. İkisi de Kürt kökenli subaylar tarafından çıkarıldı: Birincisi Azadi örgütü lideri Miralay Cibranlı Halit Bey (Şeyh Sait burada sadece vitrin), ikincisi Yüzbaşı İhsan Nuri “Paşa”. Bunlardan başka “isyan” falan yok.
2) Asayiş olayları. 1925 ve 30 dışındakiler, birkaç gün süren asayiş olayları. Sebepleri muhtelif. Fakr-u zaruretten doğan eşkıyalıktan başlıyor, “belden aşağı”ya kadar iniyor. Mesela, Tertari Badik adlı ağaya misafir olan bir jandarma yüzbaşısı evde kimse yokken geline yaklaşmak istiyor. Kadın bağırıyor. Erkekler koşuyor. Yüzbaşı geriye ateş ederek askerlerinin yanına kaçıyor. Köylüler heyetteki diğer memurları öldürüyor. Harekât emri çıkıyor ve oluyor sana, Genelkurmay’ın E. Albay Reşat Hallı’ya yazdırdığı kitaptaki 18 “isyan” arasında 4. sırada geçen “Sason Ayaklanmaları”ndan bir tanesi. Kaynak: Korgeneral C. Madanoğlu’nun anıları (kitaplarım yanımda yok, ayrıntıları Faik Bulut’tan aldım, sağolsun). Unutmayalım: Bu asayişsizlikler, günümüzdeki Maraş, Çorum, Sivas, Gazi olaylarından bin kere daha masum. Çünkü bu olaylarda egemen ve silahlı çoğunluk, devletin göz yummasıyla, mazlum ve silahsız azınlığa saldırdı.
Hallı’nın kitabındaki bazı “isyan”ların ad ve sürelerine dikkat: “Raçkotan ve Raman Tedip [uslandırma] Harekâtı (9-12 Ağustos 1925)”, “Bicar Tenkil [topluca tepeleme] Harekâtı (07 Ekim-17 Kasım 1927)”, “Savur Tenkil Harekâtı (26 Mayıs-09 Haziran 1930). Peki, niye “isyan” deniyor? Çünkü o sırada girişilmiş ulus yaratma (nation building) projesine “isyan” lazım. Hem Şark Islahat Planı’yla Kürtleri asimile etmek hem de Takrir-i Sükun Kanunu’yla herkesi susturmak için.
3) 1937-38 Dersim. Bu olay ne 1925 ve 1930 gibi isyan ne de bir asayiş olayı. Ankara’nın taammüd’en yani planlayarak yarattığı üçüncü bir tür. Dersim’de durum şöyle: Zaza olan halkı, Dımılî olan dili ve Alevi olan diniyle Dersim çok çok özel bir yer. Şapka giyiyorlar mesela. 1915’te 20 bin Ermeni’yi katliamdan kurtardıkları dillerde. Yüksek dağlarla çevrili bu doğal kalede kapıyı yüzyıllardır içeriden kilitlemişler. Devletle ilişkileri minimumda. Zaten hep yarı özerk olmuşlar.
Ulus-devlete gelince. Adliye Vekili M. E. Bozkurt konuşuyor: “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” (Milliyet, 19.09.1930; “dağlar”a dikkat). Başvekil İsmet Paşa diyor ki: “Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31.08. 1930). Tüm gazeteler alkış. Böyle bir atmosferde, devletin önüne iki farklı öneri geliyor.
1) Islahat yapalım. Okul ve hastane gibi tesisler götürelim, tarımı destekleyelim. Dersimlileri kazanalım (Elazığ Valisi Cemal Bey, “tarihçi” Murat Bardakçı’nın dedesi).
2) Dersim bir çıbanbaşıdır, derhal halledilmesi gerekir (ör. Hamdi ve İbrahim Tali beyler). Bunlar, yöntem de öneriyor: Hamdi Bey “Köylerin uçaklarla yoğun biçimde bombalanması suretiyle hayvan ve ekinlerin telef edilmesi ve köylülerin yüreklerine korku salınması”. Diğer ikisi: “Özellikle sarp tepelerde münferit ev ile mezraların yakılıp yıkılması”.
Devletimizin bugüne kadar uygulayacağı reçeteler. Uzun yıllar sonra ABD kuvvetleri de Vietnam’da pirinç tarlalarını bombalayacak.

Dört boyutlu planla fütuhat
Devletin paşaları ıslahat yerine fütuhat’ı seçmekte pek tereddüt etmiyorlar ve uygulamaya 1925’in hemen ertesinde dört boyutlu bir planla girişiyorlar.
1) Demiryolu politikası: a) 1923-1950 arasında yapılan 3.578 km’lik demiryolunun 3.208 km’si, 1940 yılına kadar tamamlanıyor, b)Cumhuriyet döneminde yapılan tüm demiryollarının yüzde 78,6’sı Ankara’nın doğusuna döşeniyor (http://www.tcdd.gov.tr/ genel/tarihce.htm). Fevkalade ilginç. Çünkü: a) 1929 krizi dünyayı kavururken, Hazine tamtakırken, Düyun-ı Umumiye borçları ödenirken dünyanın en teknik ve pahalı yatırımına girişiliyor, b) “Düşman yararlanır” gerekçesiyle Mareşal F. Çakmak Antalya’ya bile yol yaptırmamakta, c) En önemlisi, “Bunların cahiliyle baş edemiyoruz, bir de okumuşunu düşünün” diyen Mareşal, Kürtleri “muasır medeniyet”ten tamamen tecrit ettirmiş vaziyette. (Hatta, Tek Parti bile Doğu’da örgüt açmıyor da, Kurultay’da o illeri o illerden gösterilmiş ve o illeri ömründe görmemiş milletvekilleri temsil ediyor). Zaten, TCDD’nin veb sitesi olayı şöyle kodlamış: “Milli güvenlik ve bütünlüğün sağlanması amacına dönük olarak ülkeyi sarması hedeflenmiştir.” Batı’da nâmevcut üretimin, alım gücü nâmevcut Doğu’ya arzı mı olacaktı yani amaç?
Amaç, devrimciler kolayca barikat kuruyor diye Paris’in o daracık sokaklarını 70 metrelik bulvarlara dönüştüren III. Napoleon’unkiyle aynı: Ordu sevkiyatı. Demir ağlar Dersim’i batıdan (Sivas 1930, Malatya 1931), güneyden (Elazığ 1934, Diyarbakır 1935) ve kuzeyden (Erzincan 1937) örüyor. Onuncu Yıl Marşı’nda ilan edilen bu durum, fütuhatın maddi altyapı boyutu.
2) 1927 ve 1934 İskân Yasaları: Kürtler perperişan Batı’ya sürülüyor. Yerlerine muhacirler yerleştiriliyor. Dersim’in etrafı boşaltılıyor. Kürtçe konuşma yasaklanıyor. Bu, fütuhatın toplumsal boyutu.
3) 1935 Tunceli (“Tunç Eli”) Kanunu: İlde komple bir askerî diktatörlük kuruyor. Vali, Korgeneral rütbesinde bir asker (“Korkomutan”). İstediği kişiyi ilden sürebilir. Memurların yerine muvazzaf subay atayabilir. İdam cezalarını TBMM’den geçmeden uygular. 12 Eylül dönemindeki OHAL hukuku gibi, artık Dersim bambaşka bir hukuka tâbi. Örneğin iddianame sanığa tebliğ edilmiyor; yani sanık neyle itham edildiğini öğrenemiyor. Tercüme falan da olmadığı için, hükümde mesela “ölüm cezasına...”denmişse, insanlar sehpayı görene kadar “idam”a mahkûm edildiklerini anlamıyorlar. Bu, fütuhatın iç hukuk boyutu.
4) 1937 Sadabad Paktı: Bu antlaşmanın bir tek önemli hükmü var: Kürt aşiretlerine karşı Irak ve İran’la ortak hareket amaçlayan 7. madde. Bu da fütuhatın uluslararası boyutu.

Dersim’in fethi (ve direniş) başlıyor
Sıra, Dersim’in içine girmeye geldi: Yol açarak, ahşap köprü ve karakolları betonarme yaparak. Yukarıda anlattığım ideolojik ortam bir yana, olay çoktan pratiğe yansımış: “Evde orta direğin dibi paçavralarla beslenir, gaz dökülür” diye, jandarmaya köy yakma talimatnamesi çıkarılmış vaziyette. Bu seferki gelişin farklı olduğunu gören Dersimlilerin ne karar verdiğine ilişkin ilginç bir öykü var: Sözü çok dinlenen yaşlı bir kadına gidiyorlar. “Rum leşkeri [Osmanlı askeri= Türk ordusu] geliyor ana. Direnelim mi direnmeyelim mi?” Kadın şöyle diyor: “Bilemem. Bildiğim şudur ki, bir kümeste iki horoz olmaz!”. Bunun üzerine direnme kararı alınıyor. Çünkü Türk ulus-devletinin gelişi Dersim’in tüm farklılığını bitirecek. Bunun üzerinedir ki, 20-21 Mart 1937 gecesi ahşap Harçik Köprüsü’nü yakma, telefon hatlarını kesme, civardaki karakolu basma vuku buluyor.
Gerisi malum. Tunceli Kanunu’nu en sert biçimde uygulamasıyla meşhur Korkomutan Abdullah Alpdoğan karadan iki saldırı yapıp püskürtülünce, Diyarbakır’dan (Sabiha Gökçen’in de dahil olduğu) uçak filoları kaldırılıyor. Kurtulanların durumu: “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısından. Bunları fare gibi zehirledi. Ve 7’den 70’e o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu...” Zehirli gazın savaşlarda kullanımı 1889 Lahey Sözleşmesi’nden beri yasak ama, devletin kendi vatandaşına kullanmasına bir yasak yok.
“Fare gibi”yi de insanlar Öymen sayesinde duydu, zeval görmesin. Bizzat İ. S. Çağlayangil, bizzat Tuncelili Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği demeçte söylüyor (ses bandı: http://desmalasure.de/09/1227066689/index_html#Bild1). Uzun yıllar sonra Saddam da kendi vatandaşı Kürtleri gazlayacak.
Seyit Rıza, Pazar günü açtırılan Adliye’ye evlerinden getirtilen yargıçlarca idama mahkûm edilecek. 75’ini geçkin olduğu için yaşı küçültülerek. Sonuçta 13.160 kişi öldürülecek, 11.818 kişi sürgün edilecek (Resmî Raporlarda Dersim Katliamı, Radikal, 19.11.09). Katledilenlerin kız çocukları da subay ailelerinin yanına evlatlık verilecek. Uzun yıllar önce, 1885’ten itibaren, Avustralya, Aborijin çocuklarını alıp beyaz ailelerin yanına hizmetçi verdi. O kadar uzağa da gitmeye lüzum yok, 1915’te de Ermeni çocukları...

Dünden bugüne hisse
Dinlediyseniz, “Kanlı bir harekât oldu” dedikten sonra Çağlayangil’in sesi devam ediyor: “... Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi Dersim’e geldi.” Huzur şükür. Çağlayangil bu demecini 1987’de, üçüncü Kürt isyanı (PKK) yeni patlamışken vermişti. Aralık 1993’te vefat ettiğine göre, bu söylediğinin pek de doğrulanmadığını giderayak idrak ettiği tahmin olunur. Diğer yandan, bandın en sonu, Çağlayangil’in de kendini tatmin zevkinden kendini mahrum edemediğini gösteriyor: “... Yalnız, son zamanlarda bilhassa sınırlarda, dış tesirlerle, Kürtlerin bağımsızlık hareketi başlamıştır.” Yanlış yapmışız demiyor da, “dış tesirlerle” diyor. Yine o mukaddes “dış mihraklar” can simidi. “Biz hatasızız, sütten çıkmış kaşığız, suç hep başkalarında” nakaratı. Milli Emniyetçi, vali, bakan ve cumhurbaşkanı vekili Çağlayangil, koca ülkeyi 80 küsur yıldır perişan eden en yanlış stratejinin, yani ıslahat yerine fütuhat’ın seçildiğini ya göremeden ölüyor, yahut itiraf edemeden...
Not: Ben İzmir’denim, ama DTP konvoyuna saldıran İzmir benden değil.
Düzeltme: Geçen haftaki yazımın resimaltına Arika hanım yerine Zaruk hanım yazılmış, kusura bakmayınız.

Baskın Oran - 2009.11.29 - Radikal İKİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder