8 Aralık 2009 Salı

Beyoğlu

Beyoğlu’nu tanıyan, İstanbul’un bütün insanlarını tanır sonunda. Beyoğlu’nun tarihi üstüne çok şey söylenebilir elbet. Naum Duhani’nin dökümünü çıkarttığı, Reşat Ekrem Koçu’nun ballandırdığı gerçekten de heyheyli bir tarihi var Beyoğlu’nun. Salah bey tarihinden kahvelerini, insanlarını; Scognamillo’nun tarihinden sinemalarını; Murat Belge’nin rehberliğiyle binalarını, sokaklarını bir bir selamlamak mümkün. Asmalımescit’e kadar yürürsek Fikret Adil’i anarız. Eric Ambler’in 50 yıl önce yazdığı bir roman da Asmalımescit’in bir barında, Avrupa’nın dört bir yanından gelip İstanbul’da mevzilenmiş casusların, müthiş revü kızlarının orta yerinde başlar. Bilge Karasu’nun Lağımlaranası diyesi olduğu Beyoğlu, nam-ı diğer Pera üstüne çıkılan edebi bir yolculuğun sonu gelmez.
Nicedir gece hayatı dendiğinde akla gelen kuytudur, Beyoğlu. Anlatacağı hikâyelerin sonu gelmez. Mitolojisi bereketlidir. Agatha Christie’nin dünyanın kaydından düştüğü, hâlâ derin bir muamma olarak yazarın kimi sır düşkünü araştırmacısının tam olarak çözemediği 10 günlük kayboluş serüveni de Pera Oteli’nin bir odasında düğümlüdür. Zaten İstanbul’da yaşayan, İstanbul’u ziyaret eden herkesin en azından bir kayboluş serüveni Beyoğlu’nda yaşanmıştır. Bir Beyoğlu gecesinde kaybolmamış insan pek azdır vesselam.
Beyoğlu, kozmopolittir. Orada İtalyancadan Rumcaya, Arapçadan Rusçaya çeşitli diller konuşulur. Romanların çaldığı meyhanelerden Kürtçe türküler söylenen Türkü barlarına, simsiyah rock’çu kuytularından Flamenco’lu lokantalara yatay Babil kulesi. Mültecilerin takıldığı bir barda Afrikalılar bir davul ritmiyle sallanmaktadır. Bir kapıdan avaz avaz Yunanca şarkılar sokağa dökülür. Beyoğlu’nun kendi dili de bütün bunların paslı bir kazanda eritilip hemhal edilmesinden çıkan bambaşka, şekerli bir lehçedir. Beyoğlu, bir argodur. On yıllar boyunca nüfusundaki dalgalanmalar, yapılaşmasındaki hırçın acelecilik sonucu değişe dönüşe yalınkat bir şiveye, bir dil sürçmesine benzemiş olan bu dil,
hâlâ zengin bir giz kuyusunda yankılanır hayallerimizde. Bu nedenle Beyoğlu’na çıkılır. Köşede Alevilerin bir türkü barı vardır. Barok bir bestecinin adı verilmiş olan bir barda sabaha kadar şehir görmemiş türküler yankılanır. 50 metre ötesindeki Rock bar, binbir renkte saçları ve takılarıyla rocker gençlerin sığınağı. Rus lokantası, Ocakbaşı’nın hemen üst katında. Fransız lokantasının karşısında İşkembeci. İşportada Armani, Versace, Donna Karan; şu New York kahvesinin hemen önünde. Sinemalarda ne filmler var? Boş ver, gel şu sinemacıların barında iki tek atalım. Beyoğlu’na çıkanlar aslında sahneye çıkmaktadır. Bunu da iyi bilirler.
Beyoğlu’nun gündüzü, gecesini aratır. Avrupa ülkelerindeki kimi muadilleri gibi akşamın koyuca bir saatinde ayaklanıp gerinmeye başlamaz. Gündüz sahnesine çıkanlar, akşama kalmayacaklarını biliyorlarsa, kırgın bir acele içinde oradan oraya koşar, gördüklerini, yiyip içtiklerini hızlı hızlı kaydederler. Karanlık çöktüğünde, Beyoğlu ışıklı, armonisini kaybetmiş bir müzik kutusuna döndüğünde ortaya çıkanlar farklıdır. Hemen hepsi felekten bir gece çalma hevesiyle sokakların mahşerine atılan, mucize beklentisiyle sarhoş gececilerdir. Kahveler, barlar, lokantalar, meyhaneler, pavyonlar onlarla dolar taşar.
Herkes, kendi dostlarının tercih ettiği mekanlara çadır kurup sabahlara kadar eğlenir. Sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünen Beyoğlu, aslında keskin bir ‘kast’ sistemiyle dokulanmıştır. Herkes, her yere gitmez. Yaşlısı genci, varsılı yoksulu, Türk’ü Kürd’ü, eşcinseli travestisi birbirine yakın lakin farklı yerlerde çatı bulmuş, kendi Beyoğlularını oradan doğru yazmaktadırlar. Geceleri neşeyle hoplaya zıplaya kendi inlerine doğru koşarken ana caddede karşılaşırlar. Birbirlerinden pek hoşlanmazlar. Mucizenin bir başka geceye ertelendiği sabaha doğru sarhoşluğun ve düş kırıklığının yakınlaştırdığı değişik çetelerden insanlar ya işkembeci dükkânlarında ya da sandviççilerin önlerinde bir arada karınlarını doyurur. Bu gece şehrine kaybolmaya gelmiş ama bu kez kaybolmayı becerememişlerdir. Gecenin vitrinleri onları usulca evlerine yollarken kaçamak bakışlarla diğer gececileri izler, kimi zaman geceden yeterli serüven devşirememiş oldukları duygusuyla onlarla itişip kakışırlar. Çünkü Beyoğlu’na sıkça gidenler, oburlardır. Onlar görmeye, insanlarla konuşmaya, sevişmeye, yemeye, içmeye doyamayan lanetli kullardır.
Beyoğlu, bir panayırdır. 20 yıl öncesinin tekinsiz çukuru değil. Orta sınıftan bol sakallı okur-yazar gençler de varoşların geçmiş vatkalı kruvaze ceketli, afili delikanlıları da buradan kazasız belasız evlerinin yolunu bulabilir. Beyoğlu’nun sırı dökülmüş. Dişleri sökülmüş.
Beyoğlu gecelerinin çocukları da var. Ellerinde kâğıt mendiller ya da tartı makineleri, gelen geçenin eteğine asılıp birkaç kuruş kazanmak için çırpınan bebekler. Belki anaları bir vitrinin hemen içine oturtulmuş, hamur yoğuran kadınlardan. Belki ‘adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarından’. Bir de tinerci çocuklar. Köşelerde ateşler yakıp ısınmaya çalışan, kapkara suratlı barksızlar.
Geceler de zaten onların tanıklığında yaşanır. Küçük ev sahipleri, konuklarını aşkla ağırlar, onlara vicdan azabı ikram ederler.
Beyoğlu’na bir düştün mü, Beyoğlu lamı cimi yok, ‘hep arkandan gelecektir’. Değil mi ki Beyoğlu’nun sonsuz vaatlerine bir kez kulak asmışsın, ondan sonra hangi gece, hangi sokağında, hangi köşebaşında yıkılıp kalacağını bilemezsin. Kalabalık içinde iliklerine kadar kaybolup, gözlerini bambaşka, o ana kadar görmemiş olduğun bir dünyada açacaksın diye bekle dur. Beyoğlu sürekli vaatler savuran, ima ettiği serüvenleri sana bir türlü yaşatmayan hilebaz bir aşık gibi seni oyalar. Her an değişen çehresiyle bir türlü içine giremediğin, kokulu ve oyun dolu labirentine uzaktan bakarsın. Çünkü tarihin bu gizem dolu, aşırılıklar şehri çoktandır bir film setinden farklı değildir. Senin de hep arkandan gelen, heyecanını kabartan, rüyalarına giren aslında şimdiye çizili Beyoğlu değil, Beyoğlu’nun mitolojisidir. Beyoğlu aslında rüyana giren mitolojik bir geçmiş zaman şehrinden başka bir şey değildir. Beyoğlu geceleri, inatçı arkeologların, kafalarında binbir kadim hikâyeyle dalıverdiği bir arka bahçedir.

Yıldırım Türker - 2009.12.05 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder