28 Aralık 2009 Pazartesi

Tuhaf bir ülke

Geçtiğimiz hafta, Bülent Arınç’ın evi çevresinde dolaşan subaylar olayıyla, bunların orada oturan bir başka subayı izlemekle görevli olduğuna dair Genelkurmay açıklamasıyla, yeni bir “sansasyon” ortamına girdik. Bu durumlarda hep olduğu gibi, bunların hiçbir anlamı olmadığına dair yazılar da yazıldı. Ne olduğuna dair hiçbir bilgim olmadığına göre, bir yargıda bulunmama da imkân yok. Ama kâğıt yutmaya çalışan bir adam, eğer bu anlatılan doğru ise, herhalde epey ilginç, mutlaka araştırılması gereken bir işin içindedir diye düşünmemek elde değil.

Bu arada, Leyla İpekçi’nin, Yıldıray Oğur’un, bu ülkenin geçmişinde yaşanan benzer olayları hatırlatan yazıları çıktı. Benim de aklımdan sık sık geçirdiğim bir tema bu. İnsan saymaya kalksa başa çıkamaz, ne çok kan, ne çok cinayet! Tek tek vurulanlar, öldürülenler, ayrıca da kıyımlar, Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da yığınla insanın canını alan olaylar. Bunların neredeyse hiçbirinin sorumlusu da yok ortada. Yargılananların kimisi beraat etmiş, kimi durumlarda dava kaydadeğer bir sonuç alınmadan düşmüş, ama birçoğunda zaten kimin yaptığı belli de değil.

Böyle bir geçmişse sahip olmamız, bu şimdiki savunma çabalarını iyice tuhaflaştırıyor. Herhangi bir olayda, hele bir subay hakkında bir şüphe uyanmışsa, anında bunun saçma olduğunu beyan etmeye hazır bir koro var. İşte şu son olayda da Deniz Baykal’ın hemen ortaya atılıp “inandırıcı değil” demesi gibi. Peki, bu şimdiki olaylarda suçlananların suçlanması inandırıcı değil, ikide birde intihar edenler, bir şeyden sorumlu oldukları için değil, suçlanmak ağırlarına gittiği için intihar ediyorlar. Peki, şu tarihimizi karartan, daha doğrusu kızartan bunca olayı kim tetikledi, bunca insanı kim öldürdü?

Bu olaylar olurken şimdiki gibi çalışan bir polis örgütü olsaydı ve olaylar olurken, hattâ, gene şimdiki gibi, olmadan önce, sivil ya da üniformalı, sorumluların yakasına yapışsaydı, gene böyle kıyamet koparılacak, “İftira! İftira!” feryatları yükselecek miydi?

Ama belki de biz “sorumlusu belli olmayan”, öteki deyimle “faili meçhul” cinayetlere alıştık; hatta alışmaktan öte, iptila kesbettik. Siyasî cinayet dediğin şey, “faili meçhul” olan bir şeydir. Şu dönemde failin “malûm” olmasına sinirleniyoruz herhalde.

Örneğin o denizaltıdaki patlayıcıyı kimsenin bulmaması, görmemesi, ihbar etmemesi gerekiyordu. Sonra bir gün, müze gezmeye gelmiş okul çocukları denizaltının içindeyken patlayıcı patlayacaktı. Bilmem kaç ölü! Neye uğradığımızı şaşıracak, “böyle cinayet olur mu!” diye dövünecektik. O mühimmatı oraya kim koydu, kim patlattı, hiçbir fikrimiz olmayacaktı. Bizler ağzımız açık bakınırken, kim neyi nasıl planlamışsa, onlar bu durumdan kendi istedikleri sonucu çıkaracak, hedeflerine varacak ya da yaklaşacaklardı.

Ve herhalde hayatın böyle devam etmesi, bu düzenin bozulmaması gerekiyordu.

Doğrusu, epey bir şey önlendi. Bildiklerimizin yanı sıra bilmediklerimiz de olduğunu sanıyorum. Ama bu işin bittiğini söylemek de mümkün değil. Kazılıp çıkarılan tonla silâh var ama, daha kazılamayan, çıkarılamayan kaç ton olduğunu bilmiyoruz. Bazı cinayet planları ele geçti, ama şurada burada, daha kaç kişi için –henüz ele geçmemiş- plan yapıldığını bilmiyoruz.

Bunlar ortaya çıktıkça da, “telefonlar dinleniyor” diye kızıyoruz.

Gerçekten çok tuhaf bir ülke bu Türkiye.

Murat Belge - 2009.12.28 - Taraf Gazetesi

İki milletvekili, polisin iki farklı tavrı... Ve vekilin dokunulmazlığı!

AKP Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın, trafik polisleriyle tartışırken çekilen görüntülerini izlediniz mi?

Ankara Emniyeti Trafik ekipleri Karum Alışveriş Merkezi önünde denetim yaparken AKP Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın içinde bulunduğu aracı durduruyor...

İşbaşaran, şoförünün kullandığı araçtan inerek polislere ve araya giren grup amirine, “Yolumu kesiyorsunuz lan sizi s...m. S...n. gidin” diye hakarete başlıyor...

Ve... Israrla, resmî kıyafetli polisten “kimlik göstermesi”ni istiyor...

Polis ise sürekli alttan alıyor:

“Aman efendim, rica ederim, lütfen...”
***


Bu görüntüleri seyrederken aklıma CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal geldi...

TEKEL işçilerine destek için gittiği gösteride polisin 20 santimetrelik mesafeden biber gazlı saldırısına hedef olmuş, saatlerce acı içinde kıvranmıştı!

Oysa o; ne polise küfretmişti, ne de kendisi için bir ayrıcalık tanınmasını istemişti...

Tek derdi, hak aramak için gösteri yapmaya çalışan işçilere insanca muamele edilmesini sağlamaktı...
***


Bu iki olaydaki “polis”in farklı tavrına dikkat edin:

Küfreden Feyzi İşbaşaran’a, “Aman efendim, rica ederim, lütfen...”

Vatandaşa desteğe koşan Çetin Soysal’ın göz bebeklerine biber gazı!

İkisi de milletvekili...

Tek farkları, birinin “iktidar partisi”ne üye olması!
***


AKP yönetimi kamuoyundan yükselen tepkileri duymazdan gelemedi ve Feyzi İşbaşaran’ı partiden ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk etti...

Bunun üzerine de Feyzi Bey dün partisinden istifa etti!

Peki; yeter mi?

Elbette hayır!

AKP, İşbaşaran’ın dokunulmazlık zırhını da kaldırmalı ve ettiği küfürlerin hesabını yargı önünde vermesini sağlamalı!
***


Ama...

Adım gibi biliyorum ki AKP’li yöneticiler bunu asla yapmaz!

Yoksa, Allah korusun (!) birileri de onların dokunulmazlığının kaldırılmasını ister...

***



SUSAN BAKAN

Cemaatlere açtığı soruşturmadan sonra Adalet Bakanlığı tarafından hakkında 26 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan ve meslekten ihracı istenen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, 20 gün önce önemli iddialarda bulunmuştu...

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na gönderdiği savunmada, İsmailağa cemaatine ilişkin soruşturma esnasında şüpheliler gözaltında iken Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in kendisini aradığını ve şüphelilerin salıverilmesini istediğini söylemişti...

Bu ağır iddianın üzerinden tam 20 gün geçti...

Gelin görün ki; tüm iddialara anında yanıt veren Cemil Bey’den ses soluk çıkmadı!

Yoksa onun bu suskunluğu, hakkındaki iddiayı kabul ettiği anlamına mı geliyor?

Eğer öyleyse...

Yargıya müdahale etme hak ve yetkisini acaba ona kim verdi?

Mustafa Mutlu - 2009.12.27 - Vatan Gazetesi

22 Aralık 2009 Salı

Vatan hainliği mi dediniz? – 2

Dün başladığım vatan hainliği nedir konusuna bugün de devam ediyorum.

Bu ülkenin toprağına, havasına, suyuna ne oluyor kimsenin umurunda değil. Hakikaten değil.

İnsanlar ölüyor, verecek, kaptıracak bir karış toprağımız yok deniyor, çılgın bir para vatan savunmasına harcanıyor, yok Ermenileri öldürdük dedin vay Nobelli vatan haini, yok 1993’te öldürülen 33 erin hesabını sordun vay “psikolojik ve asimetrik” vatan haini, yok kitap yazdın tarihi gerçekler aslında budur dedin vatan haini...

Dün atık yağdan söz ettim. Meşhur meşhur bir takım fast food zincirlerinin, askeriyenin, beş yıldızlı süpersüper enternasyonel otel zincirlerinin nasıl ama nasıl vicdanları hiç sızlamadan, hiç umurları olmadan yağları lavabodan akıttıklarını...

Suların kirliliğinin yüzde 25’ine bu kızartma yağlarını lavaboya dökmenin yol açtığını...

1 litre yağın 1 milyon litre suyu kirlettiğini..

Dedim...

Tabii ki kimsenin umuru olmadı.

Çünkü okuyan da aynısını yapıyor öyle değil mi Fatma Hanımlar, Ayşe Teyzeler, Mehmet Amcalar, fastfoodcu Ahmet beyler?

Bugün de başka konu.

Temiz enerji.

Bu ülkede “temiz enerji” hâlâ adam akıllı üretilmiyor!

Kendimizi nedendir bilinmez Bay Putin’e teslim etmişiz, verelim paraları, gelsin doğalgaz, onunla ısınalım, onunla elektrik üretelim..

Olacak iş değil!

Güneş ve rüzgar bakımından Avrupa’nın en şanslı ülkesi olalım, en çok güneş bizde olsun, en çok rüzgar bizde essin...

Ama biz elektrik üretmek için kömür ve doğalgaz yakalım!

Allah’ın yağmurlu Almanyasında, Allah’ın karanlık Münich’inde SADECE fuar alanı üzerindeki güneş paneli TOPLAM Türkiye’de güneşten üretilen elektrik miktarına eşit miktarda elektrik üretiyor...

Yani bilmem anlatabiliyor muyum ne halde olduğumuzu. Duş suyumuzu ısıtmak dışında güneş enerjisi kimsenin aklına gelmiyor. GETİRİLMİYOR!

Kömürle havayı bir güzel yaşanmaz hale getirelim, doğalgazla da Rusya’nın kölesi olalım.

Üç gün, sadece üç gün kessin Putin doğalgazı, 5 darbe görmüş kadar darmadağın olacak durumdayız.

Çünkü elektriğimizin yüzde 30’u doğalgazdan üretiliyor!

Antalya’ya bile doğalgaz döşendi! Yılın 12 ayı güneş gören Antalya’mız doğalgazla elektrik üretiyor!

Sibirya’nın bir ilçesi sanki Antalya!

Ve halkımız da bunu hiç garip karşılamadı.

“A ne güzel Antalya’ya da doğalgaz geldi” dediler.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde ilk defa tüm partilerin tüm milletvekilleri yenilenebilir (yani kaynakları kömür, doğalgaz, petrol gibi sınırlı olmayan. Tekrar üretilebilir olan) enerji yasasına destek verdi FAKAT nedendir bilinmez yukarıdan gelen bir talimatla tasarı GERİ ÇEKİLDİ.

Doğalgaz lobisi galip geldi... Birilerinin hiç hoşuna gitmedi doğalgaz dışında bir enerjiye teşvik...

Ne olacaktı bu yasa tasarısı geçseydi?

Vatandaş kendi elektriğini üretebilecek, kendi ihtiyacından fazlasını dağıtım şirketlerine satabilecek, güneş enerjisinden elektrik üretmek için yaptığı yatırımı 2-3 yıl içinde geri kazanacaktı.

Bu modelle dev barajlar, dev doğalgaz santralleri yapılacağına minicik ama on binlerce küçük santral, gücü yettiğince vatandaşın veya sanayicinin çatısında Türkiye şebeke hattına elektrik basıyor olacaktı...

Güneşten, rüzgardan, topraktan (jeotermal) elde ettiği elektriği.. Ortalığı pisletmeden elde ettiği elektriği...

Bu kadar büyük bir pazar açılınca elbette bir çok Türk girişimci de bu ürünlerin üretimi için gerekli çalışmaları yapacaktı.

Üstelik kanunda bu teknolojinin yerli üretimi için de teşvik getirilmişti ek olarak. Böylece 80 milyonun katkısı ile Türkiye fosil yakıtlı enerji tüketen ve enerji kaynağını ithal eden bir ülke olmaktan çıkıp temiz enerji tüketen ve enerji kaynağını kendi havasından-suyundan-güneşinden üreten bir ülke olmaya doğru gidecekti... Ve tıpkı yanımızdaki kıçı kırık tabir edilen Yunanistan gibi kendi panelimizi kendimiz yapar olacaktık.

Ve şimdi bu vatan hainliği olmuyor öyle mi?

Niye? İçinde Kürt, Rum, Yahudi, Ermeni, liberal, Ergenekon, 2. Cumhuriyet, Fethullah, Taraf lafları geçmediği için mi?

Sevsinler böyle vatan severliği... Sevsinler faşizm dışında tek bir şey üretemeyen milliyetçi partileri...

Mutlu Tönbekici - 2009.12.19 - Vatan Gazetesi

Vatan hainliği mi dediniz?

Hepimiz yatıp kalkıp kim hain onu mu saptamaya çalışıyoruz?

Mustafa belgeseline Mustafa Kemal’in kendi yazdığı mektubu koydu diye Can Dündar’a dava mı açıyoruz?

O vakit size gerçek vatan hainliğinden söz edeyim bugün.

Ama bu hainliğin içinde Kürt yok.

Ermeni de yok.

Rum da yok.

Liboş dedikleri liberaller de yok, cumhuriyet düşmanı dedikleri İslamcılar da yok, IMF’yi protesto edip ortalığı birbirine katan lümpen gençlik de yok, darbe yapma meraklısı Ergenekoncular da yok...

Geriye kim kaldı diyorsunuz di mi?

Zira bize ezberletilip durulan “hainler” tek bunlar.

Biz aptal gibi tek bunları ciddiye alırız, tek bunları hain belleriz, tek bunlarla mücadele ederiz.

Devletimiz de böyledir, askeriyemiz de böyledir, işadamımız, iş kadınımız da böyledir vatandaşımız da böyledir.

Şehitler ölmez, vatan bölünmez...

Di mi?

Vatan sağolsun...

Di mi?

Ama uğruna yüz binlerce insanımızı bir kalemde feda edebildiğimiz o vatan dediğimiz topraklar, sular, nehirler, göller, denizler...

En küçük bir vicdan azabı duymadan...

Ölümüne kirletilebilir...

Ve bu vatan hainliği sayılmaz di mi?

Çünkü neden?

Çünkü bunu hepimiz yapıyoruz da ondan...
***


Vatanın bir ATIK YAĞ sorunu var.

Bildiğiniz kızartma yağından söz ediyorum.

1 litre yağ tam 1 milyon litre suyu kirletiyor!

Yani bir fritözün aldığı yağ 1 milyon litre suyu kirletiyor.

Ve yılda tam 350 bin ton atık yağ lavabolara dökülüyor.

Lavabolara dökülen bu yağlar da direkt olarak ırmaklara, göllere ve denizlere gidiyor.

350 bin çarpı 1 milyon...

Her yıl kirletilen ve kullanılmaz hale gelen sularımızın miktarı.

Karadeniz’de canlı hayatın olduğu derinlik 100 metreye kadar düşmüş durumda.

Marmara’da, Ege’de, Akdeniz’de çıkan balıklar artık yenemez durumda.

Adamcağızın biri biodizel üretmek maksadıyla 6 milyon dolar harcayıp bir fabrika kurmuş.

Otellerden, bilhassa fast foodculardan olmak üzere lokantalardan, okullardan, evlerden KENDİ ARAÇLARIYLA yağ toplayacak...

Ve bunları yakıta çevirecek...

Hattı da var. 444 28 45. Arıyorsun geliyorlar.

Yok...

Bidonu ben kendim vereceğim, üstelik bidon başına şu kadar para vereceğim diyor...

Yok...

Garanti Bankası devreye giriyor, bidon başına şu kadar bonus yüklenecek kartınıza diyor...

Yok...

KİMSE TOPLAMIYOR!

Hemen hemen bütün lokantalar, bütün oteller, bütün okullar, bütün kışlalar yılda 350 bin ton yağı şakır şakır lavaboya döküyor...

Okulundan, oteline, lokantasından askerine HERKES yapıyor bunu!

Geçen sene 350 BİN tonun sadece 680 toncuğu toplanabilmiş. Gerisi lavabolardan nehirlere, göllere, denizlere dökülmüş.

Olacak iş midir bu?

Aklınız alıyor mu?

Bu nasıl bir vatan sevmezlik, bu nasıl bir hainliktir?

Bu ülke vatan uğruna ölür ama bir bidon yağ biriktirmez.

Bu ülke insanı işsizlikten geberir ama bidon başına 15 liraya tenezzül etmez. Halbuki günde 4 bidon yağ eder ayda 1800 lira. Herhangi bir alışveriş merkezinden rahat rahat toplarsın her gün o kadar yağı.

Benim aklım hakikaten almıyor.

Ev kadınları yapmayacaklardır. Birikmiş yağ fikri tüylerini diken diken eder.

Ama her gün binlerce litre yağ tüketen fast food zincirleri? Tatil köyleri? Yemek fabrikaları?

Hiç mi vicdanınız sızlamaz? Hiç mi döktüğünüz yağlar nereye gider umursamazsınız?

Devletin de umurunda değil.

Ağır yasaklar ve cezalar getirdiler güya. Bugüne kadar tek kişiye ceza kesilmiş değil.

Ve biz neyle uğraşıyoruz?

Aman İsrail şirketlerine sınırımızda mayın aratmayalım, sonra orayı kapıverirler, Almanlar Alanya’da çok fazla ev aldılar, yoksa orayı Berlin mi yapacaklar, Rumlar Paskalya’larda çok fazla gelmeye başladılar yoksa kötü niyetleri mi var, ay Ermenilere soykırım, tehcir yaptık demeyelim sonra gelirler mallarına el koyarlar..

Beri yanda memleket zaten gitmiş kimsenin haberi yok!

Pis olsun ama bizim olsun. Kafa bu!

Aferin. Otur. Sıfır.

Mutlu Tönbekici - 2009.12.18 - Vatan Gazetesi

Afet alarmı

Geçenlerde nerede okudum, nasıl okudum, belki de duydum, kim bilir bu gidişin dönüşü olucek mi değerli okur, kitabın bir pasajında diyordu ki, komünizm nasıl ki Allah tanımaz, kapitalizm de aynı şekilde Allah tanımaz. Biri daha erdemli olduğu için, diğeri de daha farklı bir savaş için vicdana pabuç bırakmaz, eşeğini sağlam kazığa çakar. Tabii kitap bunu bu kadar müptezel anlatmıyordu, her neyse.

Kapitalizmde tek gaye minimum karşılıkla maksimum verim almak için her tür

mücadelenin mübah olması ki, buna hayır dediğin anda çarkın dişlileri koluna bacağına dalar maazallah, fazla dikkat çekmeden, oyunu görerek ama oyuna fazla dahil olmayarak hayatını en az hasarla bitirip gitmeli. Ama elmayı armutla da karıştırmamalı. Malum, zam ve prim aylarına girdiğimiz şu günlerde kapitalizmin işine gelmediğinde sizi bir metropol faresi yapıp değersizleştirmesine aman vermemeniz, bunu kişiselleştirip ego savaşı haline getirmemeniz, o vahşi robotun hissiz elektrikli kollarında aciz öfkeniz yüzünden yem olmamanız için bunları yazmakta önemli faydalar görüyorum zavallı piyon okur. Piyon derken, aslında hepimiz bir başka piyonun güller açan piyonlarıyız elbette ama bu lise edebiyatı da ayak kokmaya başlamıştır seneler içinde.
Devlet politikalarının da güttüğü, aslında alelade bir vahşi kapitalist şirketten farklı değil.
Gerçi ‘uygar’ denilen tek dişi kalmış sosyal devletlerde durum biraz daha farklı işleyebiliyordur ancak gelen haberler oradakilerin de öyle aman aman kendini güvende hissetmediği, zaten bunun tek kafa ilerleyemeyeceği, teki bütünden ayırdığın müddetçe tastamam sağlıklı bir bütünsellik yaşayamayacağın yolunda.

Size biçilen değere karşı sizde bir özgüven oluştu ve süregelen hayattan sıkılıp ya başka bir yaşam formu, ya da aynı formda biraz daha yüksek standart gibi densiz bir niyetiniz varsa karşınıza dikilecek ilk engel, kendi değersizliğinizle yüzleşmek olacaktır. İlk iş, sizi bu çarktan çıkarma sinyalleri olacaktır ki bu da öyle gizli gizli ve Amerikan filmlerindeki avukatların sinsiliğiyle olacaktır ki her zaman kötücül ve küçük düşündüğünüz için suçluluk duyacak olan yine siz olacaksınız ve tatataaam: Zincirden koptuğunuz taktirde neler olacağını bile düşünemeyecek hale getirmiş olan ezberlerimiz, belki de bu ezberlerden kurtulma sancısı yüzünden hayatta gerçek anlamda ne yapmamız gerektiğini, ne istediğimizi asla bulamayacağımız şekilde bizi son yılların en tehlikeli lafı olan bir ‘kaybeden, bir luuzır’ tehdidiyle burun buruna getirecektir.


Bir arkadaşımız son zamanlarda luuzır oldu ve yeni bir hayata başlamak, yeniden o çarklının bir dişlisi olmak için de geçce bir yaştaydı, derken tası tarağı alıp bir sahil kasabasına yerleşti. Fakat vahşi kapitalizm öyle bir damarlarına işlemişti ki, buraya bir hafta sonu için geldiğinde “Kararlıyım, henüz kaybetmedim, yeniden buraya taşınıp kaybetmediğimi herkese ispat edeceğim” dedi hırstan şişmiş burun delikleriyle, olay işte o zaman trajik bir hal aldı. O manzara insanlık adına acıklıydı ama olsun, kendini sevme gemisi Kadıköy Beşiktaş vapur seferleri gibi; 10 dakkada bir kalkıyor. Birini kaçırsan öbürüne binersin.

Son model televizyonlar, son model arabalar, bunlara bağlı olarak manitaların feriştahı (çünkü cinsel hoyratlık da aynı oyunun bir parçası) filan derken, kapitalizmin tek gayesinin insanın kendini gerçekleştirmesinin ve hatta buna uyanmasının bile son derece büyük bir günah olduğu. Kendini geçekleştirme, kendini bulma, sevgi gibi sözlerin bile hayatı sadeleştirip ihtiyaçlarını azaltacağı için geyikleştirilip mistisize edildiği zamanlarda bilemiyorum acaba tanrı bize günah yazıyor mudur, yoksa hiç birimizin cezai ehliyeti yok mudur?..

Ama günün birinde “bre deyyuslar akıl verdik kullanmadınız, fikir verdik egonuzu şişirmek için kullandınız, günahlarınızı sevaplarınızı, imaj sahiplerini, okuyup adam olmayı bile put edindiniz, yıkılın len karşımdan” derse süper makara olur.

Kendini gerçekleştirme denen ve aranızdan bazılarınızın dertsiz başa dert almak addedeceği bu hayatın tek gayesine giriş bileti, her ne olursak olalım kendimizi kabul etmemiz, onaylamamız, sevmemiz turnikelerinde başlıyor. Çünkü erteleyerek, koşullara ve maddelere bağlı sevgi sevgi olmuyor. Bunun adı ticaret oluyor, ki, kendine karşı esnaf olmak, insanın kanını iliklerine kadar donduruyor.
İşte bu da bir afet alarmıdır değerli AKUT okur.

Ayça Şen - 2009.12.22 - Radikal Gazetesi

Akıl

Her gün aynı musluğu tamir eden bir muslukçu gibi hissediyorum bazen kendimi.

Dünyanın en basit lafını döndüre döndüre söylemeye uğraşıyorum benim gibi “muslukçularla” birlikte.

“Barışsanıza çocuğum.”

Barışmıyorlar.

Çok fazla Türk, çok fazla Kürt var bu memlekette.

Ama kendine ait düşünceleri olan “birey” sayısı inanılmaz derecede az.

“Sadece kendine ait fikirleri olanlar ayakta dursun, diğerleri yere yatsın” desen, memleket bir anda dümdüz olabilir.


Sanki Türklük ve Kürtlük denilen karanlık kulübeler var, onun içine giren, pencerelerin sımsıkı kapalı olmasıyla da yetinmiyor bir de gözlerini yumuyor.

Şimdi Kürtlere bakın.

PKK’nın ve Apo’nun peşinden gidenlerin dışında epey Kürt var ama onların ne düşündükleri duyulmuyor bile.

Silahın sesi onların sesini bastırıyor.

Apo’yu ve PKK’yı tabulaştıranlar ise asla kendilerine ait bir fikre sahip olmuyorlar.

Olanlara da kızıyorlar.

Onlara göre PKK ve Apo ne derse doğrudur, bu görüşlere aykırı fikirleri olanlar “Kürt düşmanıdır”, “faşisttir” falan filan.

Aklını böyle “kiraya” verdiğinde zorlukla karşılaşmak kaçınılmaz.

Günlerden beri “demokratik mücadele iyidir, silahlarla bir yerlere ulaşılmaz” diyenler, PKK’lıların öfkelerini topluyordu.

DTP’li milletvekillerine Parlamento’dan çıkmaları için baskılar yapıyorlar, çocukları sokaklara döküyorlar, şiddeti arttırıyorlardı.

Apo, İmralı’dan “demokratik mücadele devam etsin” deyince birden inanılmaz bir sessizlik oldu.

O ana kadar çözümü” sokakta” arayanlar birden sustu.

Sokaklar sakinleşti.

Siyaset hareketlendi.

Ama böyle “kutsallaştırmalar” başlayınca “tuhaflıklar” da başlar.

Kürtlerin bir kısmı Apo’ya tapıyor, değil mi?

Kürtlerin bir bölümünün tartışılmaz lideri Apo, değil mi?

Eh, şimdi biz bugün Apo’nun son konuşmasını bir daha yayımlıyoruz, o konuşma, iki gün önce PKK’ya yakın sitelerin yayınladığı konuşmadan biraz farklı.

Apo’nun “Reşadiye baskını” ve Emine Ayna hakkındaki sözleri “sansür” edilmiş birileri tarafından.

Apo, “ben bu Reşadiye meselesini hiç anlamadım” diyor, “Tokat benim aklıma gelmezdi” diyor ama Kürtler Apo’nun bu sözlerinden ancak bizim gazeteyi okurlarsa haberdar olacaklar.

Kürtlerin bir bölümünün “tartışılmaz” lideri de olsan, söylediklerin, üstelik de Kürtler tarafından sansür edilebiliyor demek ki...

Şimdi birçok Kürt, daha önce söylediklerinden vazgeçip Apo’nun söylediklerini tekrar edecek.

Bir yolun, doğru bir yol olduğunu anlamaları için mutlaka Apo’dan mı duymaları gerekiyor Kürtlerin?

Galiba öyle.

Şimdi Kürtlerle dalga geçmeye kalkışacak Türkler olabilir.

Ben Türklere bir soru sorayım.

Bugün CHP ve MHP barışa karşı çıkıyor, ortalığın kan gölüne dönmesinden hiç çekinmiyor ya...

Peki, bir düşünün bakalım, Atatürk, Anıtkabir’den konuşabilse ve “ülkemiz için en iyi yol barıştır” dese Baykal’la Bahçeli ne yapardı?

Bugün barışa karşı çıkan milyonlarca Türk ne derdi?

Ne diyecekler, o güne dek söylediklerinin hepsini unutup Atatürk’ün söylediklerini tekrar ederlerdi.

Eğer punduna getirebilirlerse Atatürk’ün sözlerini sansürlemeye uğraşırlardı.

Taha Akyol, daha önceleri Atatürk’ün bazı sözlerinin ve fikirlerinin nasıl sansürlendiğini Neşe Düzel’e anlatmıştı.

İnsanların kendilerine ait fikirlerinin olmaması, bir “birey” haline gelememesi tehlikelidir, liderleri hata yaptığında hiç tartışmadan o hatanın peşinden yürürler.

Daha da kötüsü, birileri “liderlerinin” sözlerini çarpıtıp ya da sansürleyip onları başka bir yöne sürükleyebilir.

Eğer Türklerle Kürtler birbirlerine bu kadar benziyorlarsa, ikisi de “liderlere” tapınıyorsa, ikisinin de kendisine ait fikirleri olan bireyleri çok azsa niye dövüşüyorlar?

Birbirlerine benzedikleri için dövüşüyorlar tabii ki...

Böyle bir ülkede her gün aynı musluğu tamir eden muslukçu olacağıma, Ahmet Haşim’in dediği gibi “göllerde bu dem bir kamış olsam.”

Daha manalı bir hayatım olurdu herhalde.

Ahmet Altan - 2009.12.20 - Taraf Gazetesi

Apo ve barış

İnsanlar basit gerçekleri unutuyorlar.

Bu ülkeyle ilgili basit bir gerçek söyleyeyim size, Türkiye’de “otuz yaşın altında” kırk milyon genç yaşıyor.

Söylediğim bu “basit” gerçek belki bizi Avrupa’nın “en genç” ülkesi yapıyor ama aynı zamanda “belaya” da en açık ülkesi yapıyor.

Kırk milyon gencin çok büyük çoğunluğunun bir mesleği yok.

“Sen kimsin” diye sorulduğunda bu çocuklar “tesisatçıyım, mimarım, mühendisim, duvar ustasıyım” diye cevap veremiyorlar, kim olduklarını anlatmak için “dinlerini ya da ırklarını” söylemek zorundalar.

Bir meslek sahibi değilsen bir ırk sahibi olmak zorundasın çünkü.

Aslında eski işlerin, eski mesleklerin kaybolduğu, yeni mesleklerin ortaya çıktığı, işsizliğin çok arttığı “kürselleşme” döneminde dünyanın birçok yerinde “ırkçı” partilerin artmasının önemli nedenlerinden biri de belki bu.

Mesleksiz insanlar, genellikle entelektüel bir derinlikten de yoksun olduklarından, ırkçılığın ve faşizmin katarına atlamak mecburiyetinde kalırlar.

Bir de yirmi beş yıl sürmüş “ırk savaşı” varsa, birikmiş öfkelerle “ırkçı” hale gelmek bu mesleksiz genç insanlar için çok kolaydır.

Hiç unutmayın ki insanoğlunun temel zaaflarından biri “var olduğunu” sürekli olarak kanıtlama zorunluluğu hissetmesidir.

Bu “büyük zaaf”, bu “kendini kanıtlama” arzusu, bir yandan insanları bir şeyler yapmaya, bir şeyler icat etmeye, bir şeyle bulmaya zorlayarak insanlığın ilerlemesini sağlar, bir yandan da bir şey yapamayanları “hastalandırıp” onları birer ırk ya da din fanatiğine çevirir.

Başarımız ve hastalığımız aynı kökten yeşerir.

Biz, “kürselleşmenin” getirdiği zorluklardan önce de Çetin Altan’ın hep söylediği gibi mesleksiz bir toplumduk.

Var olduğunu kanıtlama isteği ile mesleksizliğin çatıştığı noktalarda hastalandı insanlar.

Bu hastalık, savaşla birlikte daha da ateşlendi.

Barış ihtimali ortaya çıktıktan sonra yaşadıklarımızı bir düşünün, İzmir’i, Çanakkale’yi, Diyarbakır’ı, Dolapdere’yi bir düşünün.

Neredeyse barışa karşı bir isyan vardı.

Çünkü barış geldiğinde milyonlarca genç, varlıklarını “ırklarının ya da dinlerinin” dışında bir nitelemeyle tarif etmek zorunda kalacaklardı ve varlıklarını belirleyecek bir meslekleri yoktu.

Böyle mesleksiz bir kalabalıkla biz hep belanın kenarında yaşarken, iç savaş insanlara “bir ırk” verdi, barış bu “ırk” vurgusunu geri almaya kalktı.

Barışla birlikte hayat güvenceleri olacaktı ama o güvenli hayatın içinde “varlıklarını” hissedemeyeceklerdi.

Türk ve Kürt gençleri neredeyse birlikte barışı lanetlediler.

O çocukları yatıştırması gerekenler, onlara “var olabilecekleri”, meslek edinebilecekleri bir hayat vaat etmesi gerekenler ise onların zaaflarını kullanarak bu çocukları ölüme yönlendirdiler.

Çünkü bu gençler, kendilerini “yok” hissedecekleri hayatı yaşayacaklarına, kendilerini “var” hissedebilecekleri bir ölüm yoluna çıkmayı tercih ediyorlardı.

CHP ile MHP, Türk gençlerini savaşa ve ölüme doğru kışkırttı.

AKP, önerdiği barışa tam sahip çıkıp gereklerini süratle yerine getiremeyerek ortada kaldı.

DTP durdu.

PKK ise sokak eylemleriyle ve Reşadiye baskınıyla Kürt gençlerini ölüme sürdü.

Çeşitli yerlerde küçük çapta iç savaş görüntüleri yaşandı.

Kürt siyasetçiler arasında Ahmet Türk, hem Kürtlere hem Türklere güven veren saygıdeğer ve samimi duruşuyla “barış” için çok uğraştı ama PKK’ya ve savaşçı Kürt siyasetçilere doğru yolu göstermeye gücü yetmedi.

Dün Apo, İmralı’dan yaptığı açıklamalarla, birçok insanın “öldü” dediği “barış açılımına” can verdi, DTP’lilerin Meclis’e dönmesi gerektiğini vurguladı, “askerlerin ve gerillaların ölmemesini istediğini” söyleyerek en azından şimdilik PKK baskınlarını durdurdu, Reşadiye’den hiç söz etmeden PKK’nın içine giren Ergenekon meselesini gündeme getirdi.

Apo, dünkü açıklamalarıyla barışa büyük bir katkıda bulundu.

Eğer bu çizgisini “gücünü göstermek” için değiştirmezse bu toplumun barışa kavuşmasında büyük bir rol oynar, eminim ki bu toplum da “barışa” yardım eden Apo’ya borcunu bir gün öder.

Apo üstüne düşeni yaptı, şimdi sıra, önü açılan barışı sağlamlaştırmak için AKP’nin güçlü ve güvenilir adımlar atmasında.

Başbakan’ın hemen Ahmet Türk’le görüşmesinin bu olumlu havaya büyük katkıları olacağına inanıyorum.

Barış istemeyen Kürtlerle Türkler elele veriyor, bu işbirliğini bütün kışkırtıcı eylemlerde görüyoruz, “barış” isteyen Kürtlerle Türkler de elele vermeli.

Çocuklarımıza sadece “ölümde” değil “hayatta” da var olabileceklerini kanıtlamak, onları yaşatmak ancak “barış isteyenlerin” başarabileceği bir iş.

Üstelik barışı gerçekleştirenler, “var olduklarını” bütün ruhlarında hissedip, kim olduklarını sadece bugün yaşayanlara değil tarihe de anlatabilirler.

Ahmet Altan - 2009.12.19 - Taraf Gazetesi

15 Aralık 2009 Salı

Koç’un IMF hesabı

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç geçen hafta sonunda yaptığı açıklamada “IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını” söylüyor. Herhalde Koç, IMF’nin önüne gelene bedava para verdiğini düşünüyor. Ama gerçek öyle değil. Herkesin bildiği gibi, IMF, bir ülkenin ödemeler bilançosunda sorun varsa borç veriyor. Böylece dünya ticaretinin aksamasını önlemeye çalışıyor. Ve verdiği parayı faiziyle geri alıyor.

Gelelim IMF Türkiye ilişkilerine... Türkiye, 1961 yılından beri IMF ile 19 defa stand -by anlaşması yaptı.19. anlaşma 2008’in mayıs ayında sona erdi. Türkiye bir buçuk yıldan beri IMF ile anlaşma yapmadan ekonomisini sürdürüyor. Dış ödemelerinde problem yok. Özel sektör her ay üç-dört milyar dolar olan dış borç servislerini ödüyor. Çünkü, patronlar kendi şirketlerine borç verip, bu borçları, dış borç olarak gösterdiler. Hükümet, onların, bir yıl önce çıkardıkları gürültüye pabuç bırakmadı. İstekleri doğrultusunda IMF’den borç alıp 35 milyar dolar para vermeyince, kendi kendilerine olan borçlarını paşa paşa ödüyorlar.

Ayrıca, devlet dış borçlarında da sorun yok. Çünkü kısa vadeli devlet dış borcu üç milyar dolar tutarında, bu borcun ödenmesi kolay. Kaldı ki petrol fiyatları yüzde 100’ün üzerinde geriledi. Türkiye’nin ithalatında önemli bir yer tutan petrol faturası 28 milyar dolardan 12 milyar dolara indi. Dolayısıyla enerji için gereken döviz miktarı azaldı. Bu nedenle Türkiye şimdilik sürdürülebilir bir ödemeler bilançosuna sahip. İşte bu nedenle devlet’in IMF’den borç almasına gerek yok. Kaldı ki, IMF’den borç almak da iyi bir yol değil. Bakın, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu “444 milyar doları bulan devlet borçlarını kendilerinin IMF’ye gitmeden ödeyeceklerini” söyledi. “Yunanistan’ın kimseye ihtiyacı olmadığını” açıkladı. Niye? Çünkü IMF’ye gidip borç para aldığınız takdirde yatırımcıların gözünde hasta adam olarak yeriniz alıyorsunuz. Hasta ülkeye verilen borçların faizleri hemen yükseliyor. İşte bu nedenle IMF iyi bir çözüm değil.

Peki, Koç niye IMF’yi istiyor? Çünkü alışmışlar. Devlet IMF’den borç para alsın, onlara versin, beyler yesinler içsinler, sonra borcu vatandaş vergileriyle ödesin. Eğer Koç, borç almak istiyorsa gitsin kendisi alsın. Kriz nedeniyle faizler çok düşük, uluslararası bankalar, geri dönüşü olan projelere hemen kredi vermeye hazırlar. Ama anlaşılan maksat başka... Koç seçilmiş hükümete rağmen, IMF gelsin ekonomiyi yönetsin istiyor. Niçin? Çünkü IMF, bütçeden kimlere para verileceğine karar veriyor. Halkın seçtiği hükümetler tercih yapamıyor. Böylece devlet rantlarıyla geçinenler bir güzel ihya oluyorlar. Rekabet içinde çalışan Anadolu sermayesi, tarım kesimi ve işçiler IMF kaynaklarından pay alamıyorlar. Çatlak ses çıkarmamaları gerekiyor. Bu nedenle IMF gelmişken askerî vesayetsiz bir yönetim mümkün değil. Dolayısıyla asıl maksat ekonomide IMF yönetimini, siyasette askerî vesayeti kurmak.

Süleyman Yaşar - 2009.12.14 - Taraf Gazetesi

Türk standartlar enstitüsü

DTP’nin kapatılması olayı üstüne söylenen bir yığın söz arasında, AİHM’nin Batasuna kararına bakılmış olmasının da söylenmesi, birtakım yeni yorumlara yol açtı. Bazı iddialara göre bu fikri Cemil Çiçek vermiş, herhalde kendine yakın gördüğü üyelere. Ama bu sabah Taha Akyol’da –Haşim Kılıç’la görüşmüş olarak- böyle bir şey olmadığını yazıyor. Çiçek söylemese de, Mahkeme üyeleri herhalde o karardan haberdar olmuşlardır; ama bu da öyle bir telkin veya destek olmadığının kanıtı değildir herhalde.

Neyse, beni orası ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, dünyada olup biten şeylere Türkiye’de referans verme üslûbu. Haşim Kılıç, bir gazetenin sorusu üstüne AİHM’nin Batasuna kararına değindiğini söylüyor. Yani, o kendisi böyle “uluslararası” bir emsal üstüne konuşmamış, sorulunca söylemiş. Bu zaten başlı başına bir “Türk” tavrı. “Biz ‘yabancı’ örneklerden etkilenmiyoruz”!

Ama, tabii, aslında etkileniriz. Etkilenir ve biçimine getirip “emsal” de getiririz. “Biz yaptık, ama, bakın başkaları da yapıyor” demek bir güven verir.

Peki, başkaları ne yapsın? Önemli konu bu. Başkaları ne yapıyor, nasıl yapıyor?

Geçtiğimiz pazar günü, bir televizyon programındaydık, Levent Köker de vardı. Levent, Avrupa’da böyle bir parti kapatma olayının olup olmayacağı, olursa nasıl olacağı noktasından girdi konuya. Bir kere, bir partiyi kapatmak gibi bir konuya bilmem nere savcısı karar vermiyor, Avrupa ülkelerinde. Parlamento karar veriyor. İkincisi, ancak “şiddet” övgüsü, propagandası vb. bir kapatma gerekçesi olabiliyor. Buradaki “ülkesiyle bölünmez bütünlüğü” üstüne laf etmekle parti marti kapatılmıyor.

Bizim buradaki alışkanlığa göre, “iktidar partisi” dediğin şeyden bir tane olur. Gene bu “ecnebi” takımı, böyle “demokrasi” diye, “parti” diye icat çıkarmışlar da o yüzden... Yoksa devlet vardır, devletin ordusu vardır, onlar ülkeyi idare eder, bu işler böyle yürür; ama bu icatlar yüzünden “politika” diye bir şey çıkmış, “idare”nin yerini almış, ayaklar baş olmaya kalkıyor, bir saçmalıktır gidiyor; üstelik bizi de bu saçmalığa uymak zorunda bırakmışlar.

Bu duruma uymak için (12 Eylül’ün Sunalp partisi gibi) bir tane iktidar partisi kurarsın; yanına da birkaç tane muhalefet partisi. Böylece o pek beğendikleri (yani, “ecnebi”lerin) “çok-partili düzen” kurulmuş olur. Bir de bu iktidar partisine ne yapması gerektiğini söylersin Milli Güvenlik Kurulu’nda, “uymakla yükümlü” oldukları “tavsiye”lerini. Onlar yaparlar, olur biter.

Gene de, tedbirli olmak gerek. Bu sivillerin ne halt edeceği belli olmaz, başı boş bırakmaya da gelmez. Bakarsın “muhalefet ol!” diye kurduğun parti iktidar partisi olmaya kalkmış. Hattâ, o kadarı da olmayabilir; diyelim ki “sahici” muhalefet partisi olmaya kalkışmış. İşte böyle nahoş vakalarla ilgilenmek üzere –Anayasa’yla- bir savcı görevlendireceksin ki, bu tür serkeşlikler başgösterdiğinde dava açsın, anarşiyi önlesin. Savcılara açmak, mahkemeye de kapatmak için gerekli mevzuatı yazıp vereceksin ellerine. Böylece işler gereği gibi yürüyecek “çok-parti-düzen” içinde.

Hernekadar “biz bize benzeriz” dedik ve bunun çok iyi bir şey olduğunu da anlattıkça da, belli olmaz, “Başkaları bu işleri böyle yapmıyor” diye çıkıntılık edenler de çıkabilir. Sivillerden her türlü çıkıntı çıkar. Onun için de, yeri ve sırası geldikçe, “Bak Batasuna’yı da kapattılar” diyerek, dış dünyadan örnek vereceksin. Vereceksin ki, bir tek kendisinin cehennemde yaşadığına inanmasın.

Nihat Erim de, 12 Mart’ta “bol gelen” Anayasa’yı daraltma eylemine geçtiğinde, radyoda (o zaman daha televizyon yoktu) konuşur, bütün dünya anayasalarından örnek getirirdi: “Bakın Japonya’da şöyle asıyor, Almanya’da böyle kesiyorlar” diye. Sonunda, demokratik anayasaların en anti-demokratik maddelerinin antolojisi mahiyetinde bir anayasamız oldu, mahkemesi de var, dünyada kimseden farkımız kalmadı. Uluslararasılaşmayı böyle sağladık.

Murat Belge - 2009.12.15 - Taraf Gazetesi

On altı yıl

Önce 24 Mayıs 1993 günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yayınlanan kısa bildiriyi bir okuyun.

“Alınmış olan güvenlik tedbirlerine ilaveten Güneydoğu Anadolu’da iç barış ve istikrarın sürekliliği için, toplumsal hoşgörüye uygun olarak, özellikle Olağanüstü Hal Bölgesinde terör örgütüne katılmış olup da, kan dökülmesi eylemlerine girmemiş kişilerin gelip teslim olmaları halinde, haklarında kovuşturma yapılmamasını ve diğer terör örgütü mensuplarının durumlarının da bu anlayış içinde ele alınarak gerekli düzenlemelerin yapılmasını hükümete bildirmeye karar vermiştir.”

Bu karara göre PKK militanları rahatça evlerine dönecekler ve haklarında bir dava açılmayacaktı.

Hani geçenlerde Kandil’den gelen yedi militanı Kürt halkı büyük bir coşkuyla karşılamıştı ya işte aynen öyle bütün PKK’lılar gelebilecekti.

Yedi kişinin nasıl karşılandığını düşündüğünüzde bu kararın Kürtleri nasıl sevindireceğini anlayabilirsiniz.

Bugün bizim muhalefetin şiddetle karşı çıktığı “açılım” on altı yıl Milli Güvenlik Kurulu’nun kararı olmuştu.

Hükümet, MGK’nın bu kararını yasallaştırıp uygulamaya sokacaktı.

İsmi resmen konmadan bir “af” çıkacaktı.

Barış olacaktı.

Ama olmadı.

Niye?

Çünkü hükümet, kararı resmen yürürlüğe sokmadan bir gece önce “korumasız” şekilde yola çıkarılan 33 asker PKK tarafından öldürüldü.

O askerleri kimin “korumasız” olarak yola çıkardığı, PKK’lıların o askerlerin “korumasız” olduğunu nasıl bildiği, neden bütün Kürt halkını sevindirecek bir olaydan hemen önce PKK’nın böyle bir eylem yaparak o askerleri öldürdüğü yıllarca hiç kurcalanmadı.

Tam af çıkarken PKK o askerleri niye öldürdü?

Bu katliam Kürt halkına nasıl bir yarar sağladı?

Niye o 33 asker “zorla, tehditle” kendi komutanları tarafından korumasız bir otobüse bindirildi?

Çok açık talimatlara rağmen neden bütün güvenlik kuralları çiğnendi?

Ne PKK bu konuda inandırıcı bir açıklama yapabildi, ne de devlet.

Türkiye büyük bir dönüm noktasında karşılaştığı korkunç bir “suikastla” yeniden kana ve karanlığa gömüldü.

Karşılıklı öfkeler ve kinler kabardı, binlerce çocuğumuz öldü.

Şimdi Ergenekon savcıları 33 asker dosyasını yeniden açıyor.

O olaydan sağ kurtulanların ifadeleri alınmaya başlandı.

Türkiye’ye, Kürtlere ve Türklere nasıl ortaklaşa bir tuzak kurulduğu herhalde anlaşılacak.

İki yanda da “barış düşmanlarının” olduğunu ve gerek duyduklarında işbirliği yapabildiklerini göreceğiz.

Bir düşünün...

O 33 asker öldürülmeseydi şimdi nasıl bir ülkede yaşıyor olacaktık?

Bir kere, bu on altı yılda ölen binlerce çocuk ölmeyecekti.

Köyler yakılmayacaktı.

Sokaklarda insanlar vurulmayacaktı.

Devletin içinden çeteler fışkırmayacaktı.

Korkunç işkenceler yapılmayacaktı.

O barış ortamında karşılıklı güven gelişecek, yasalar ve anayasa o huzur ikliminde rahatça değişebilecekti.

Yavaş yavaş, adım adım da olsa “eşitliği” sağlayabilecektik.

Birbirinden nefret eden, birbirini öldürmek isteyen ve öldürmeye çalışan kuşaklar yetiştirmeyecektik.

Irkçılık iki tarafta da böyle gelişmeyecekti.

Güneydoğu’da yatırım, ticaret, turizm boy atacak, derin bir tarihe sahip olan o kentler bütün dünyanın akın ettiği yerler haline gelecekti.

Hiçbiri olmadı.

On altı yılımızı ve binlerce insanımızı kaybettik.

Çünkü nedeni belirlenemeyen, anlaşılamayan karanlık bir saldırı ülkeyi şirazesinden çıkardı.

Bugün, on altı yıl önce olduğu gibi tam barışın kenarına gelmiştik, Kandil’den gelenler “on altı yıl önce çıkarılan karara” benzer bir uygulamayla evlerine gitmişlerdi.

Ve, aynı on altı yıl önce olduğu gibi gene barışın kenarında ağır bir darbe yedik.

Hadi, on altı yıl önce bu konularda acemiydik ama bunca iş geçti başımızdan, nice kışkırtmalar, kanlı pusular gördük.

Bütün bu tecrübelerden sonra şimdi biz bu tuzağa neden yeniden düşüyoruz?

On altı yıl önce barış olsaydı bugün Türklerin ya da Kürtlerin durumu daha mı kötü olacaktı?

Bizim on altı yılımızı ve binlerce insanımızı çalanlara, bir on altı yıl ve binlerce can daha bağışlamak istiyor musunuz gerçekten?

İstiyor musunuz bunu?

Ahmet Altan - 2009.12.15 - Taraf Gazetesi

13 Aralık 2009 Pazar

DTP kapatıldı!

Şimdi kınası arka cebinde hazır akil adamlar dizlerini döver gibi yapıyor. Çünkü onlar hem bu milletin ve devletin hassasiyet terzileri hem demokrasi de onlardan soruluyor.
Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararı hukuki olmasına hukuki imiş meğer. Lakin, siyaseten daha hayırlı bir karar beklerlermiş mahkemeden.
Yani on yıllardır bekçisi oldukları vahşi statükodan bir esneklik görseler fena mı olurmuş.
Bu mantığın ardında hukuk ve demokrasi konusundaki algılarını görüyoruz.
Onlara kalırsa hukuk ile demokrasi hiçbir zaman el ele vererek birbirlerinin güvencesi olamazlar.
Onların hukuk diye belledikleri, kimi zaman tartısını hazmedememiş gibi yapsalar da boynu bükük saygı gösterdikleri şey, demokrasinin sınırlarını belirlemek için oluşturulmuş bir sınır karakolu.
Bütün geçmişe bakışlarının odağında da bu hukuk-demokrasi ikilemi bulunuyor.
Çocukları asan anayasayla pek barışık yaşayadururken, hiçbir katilden katliamcıdan üniformalıdan hesap sorulamazken, andıçlarla birbirini satı satıverirken, hepsi boynu bükük hukuk mücahitleriydi. Demokrasiye tapıyor lakin aydın zihinler olarak hukuk karşısında boyunları kıldan ince kalıyordu.
Dolayısıyla rahatlıkla şu denklemi kurabiliyorlar: Karar, hukuken doğru ve yerindedir. Amma memleketimizin siyasi-toplumsal durumunun hayrına değildir.
Böylelikle DTP’nin Anayasa mahkemesi’nce oybirliğiyle kapatılmasına diyecekleri hiçbir şey yok. Onlar biz özgürlükçüler gibi hayalperest çıkıntılar değil. Onlar her şeyi açık ve sarih görür. Ve gösterir. Hukuki dedikleri karar, siyaseten hayırlı değil. Ama ne yaparsınız, DTP de akıllı olsaydı.
Bekçisi oldukları devlet geleneğinin, kanlı statükonun da temel direğidir zaten: Mağduru suçlu, yetersiz, sorumsuz, liyakatsiz ilan ederek düşüncenin sınırlarını, meşruiyet alanını belirlemek.
Cumhurbaşkanı da çok lazımmış gibi açıklamasını aynı boynu büküklükle yapıverdi. “Gönül isterdi ki..” diye başlıyordu açıklaması. DTP, partisini kapattırmasaymış. Hırsızın da suçu varmış.
Ah, gönül daha neler istemezdi ki Cumhurbaşkanı; gönlün istediklerini bir sıralasak, Meclis’ten aya kadar ferman uzar. Ama şu kadar demeli; gönül bugün TC. topraklarının iki ayrı dünya olarak bölünmemiş, bir tarafına kendi dili dahil her türlü tokluk halinin yasaklanmamış olduğu bir ülkeye vatan olsun isterdi.
Gönül bu topraklarda milli değil insani hassasiyetlerin bayraklaştırılmış olmasını da isterdi. Öyle olsa on yıllar geçtikten sonra kamuoyuyla paylaşılmayacaktı, Kürtlere uygulanan zulüm.
Kaldı ki AKP’nin kapatılma tehlikesi altında titreştiği günlerde hukuka ve mahkemelerin kararlarının hukukiliğine olan inancınız böyle kaviydi de biz mi hatırlamıyoruz?
Bakın bana kalırsa mesele şudur:

Bilgi teknolojileri
Dünyaya burnunun ucunu gösteren Türkiye, sil baştan sınırlarındaki surları berkitiyor. On yıllar boyunca batı demokrasisini bedenine bol bulan, bu memleketin özel ‘konjonktürel’, ‘stratejik’ ve benzeri şartlarından dem vurarak milletinin hazır olmadığı özgürlükler listesinin üstünde oturan devlet diskuru, yine azgın bir heyecanla iş başında.
Dünyanın en çok izlenen görüntü paylaşım sitesi YouTube, uzun süredir Türkiye sınırları içinde kapalı, biliyorsunuz. Kapatılma gerekçesi de Atatürk’e hakaret edilen video görüntülerini yayımlıyor olması.
Demokrasiye bağlı, hukuk sandığına kul köle olan akil adamlar, bu konuda fikir belirtmekten kaçınıyor. Ne yapsınlar Türk hukuku bu kadarına izin veriyor.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Tayfun Acarer, bir açıklama yaptı.
Hayli teknolojik, bilimsel ve çağdaş bir açıklama. Batılının kulağına küpe, yoluna ışık olur inşallah.
“YouTube, Atatürk ile ilgili özel bir kanun nedeniyle yasaklandı. Atatürk diyoruz, din diyoruz, Türkiye’nin hassasiyetleri diyoruz... İnsanların buna saygı göstermesi lazım. Yabancıların da buna saygı göstermesi lazım. YouTube bu kanun nedeniyle mahkeme tarafından yasaklandı. 32 karar var, daha birincisi uygulanıyor. 5651 (internet kanunu) olmasa da bu yasaklanacaktır. Bu özel bir kanun ile verilen bir karar. Ancak medyaya bakıyorsunuz, ‘İnternet kanunu çıktı, YouTube’u yasakladılar, sansür getirdiler.’ Ne alakası var.”
Hukuk işte böylesine saygıdeğer, böylesine demokrasiyle tartılamayacak kadar adil ve tarafsız.
Neylersin, kanun böyle demiş. Siyasi değil, hukuki, bütün bu kararlar.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı (bir insan sanına bu kadar yakışır) demecinin sonunda sevimli bir toplumsal saptamada bulunmuş. Kanımca en eğlenceli bölüm bu: “İnternet yaşantımıza öyle bir girdi ki çekirdek aileye internet de katıldı. Artık çekirdek aile anne, baba, çocuklar ve internetten oluşuyor.” Sayın başkan, burada Alf, Çelik ya da Vada gibi bir kahramanla zenginleştirmiş bir çekirdek aile çiziyor ki insanın çitleyesi geliyor.
Doğal olarak ailemize aldığımız o şirin yaratığı da yola getirip kendimize benzetmemiz gerek. Onun da kırmızı çizgilerine hakim, hassas, dini bütün bir Türk vatandaşı olması şart. E, bizimle yaşayacaksa, öyle değil mi?

Bu kafa karşısında söylenecek ne var? Demokrasiyi de iğdiş edilmiş, bize
göre, bize kadar bir mutabakatlar bütünü olarak algılamak dışında çaremiz yok, onlara kalırsa.
Anayasa Mahkemesi’nin kararını hukuki bulanlar, aman siyasi değil, ne yapsınlar kanunlar böyle diye mangalda kül bırakmayanlara hatırlatalım. Hayatımıza kastediyorsunuz. Bizi YouTube gibi müebbet ölüme mahkum ediyorsunuz.
Hiçbir dişe gelir gerekçeye gerek duymadan milli hassasiyet hukukuyla bir partinin kapatılmasını meşru ilan ederek hayatımıza kastediyorsunuz.
PKK’ya gösterdiğiniz sadakatin binde birini halkınızdan esirgiyorsunuz. Savaş isteyen; ister PKK, ister devlet içinden savaşa tapan, savaşın tek yol olduğuna inananların sırtını sıvazlamış oluyorsunuz.
DTP’nin kapatılması, Açılım denilegelenin AKP’nin savladığı gibi bir Devlet Projesi olmadığını kanıtlamış bulunuyor.
AKP’nin devletiyle kimi pazarlıklara oturmuşluğu da sırıtıyor bu kararın ardında.
Sıra nasılsa onlara da gelir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hayatımızın sınırlarını bir kez daha çizdi.
Bu memlekette YouTube yasağını savunan bürokrat kafalıların izin verdiği kadar bilgilenecek, onların tahammülü elverdiğince dünyaya dokunabileceğiz.
Kürt sorunu bir kez daha siyasetin alanından kovularak şanlı askerimizin hazik ellerine teslim edilmiştir.
12 yaşındaki çoban kızı Ceylan’ın havaya uçmasının ardında bakın neler varmış.
Abalı Jandarma Karakol Komutanı Astsubay Y.Ş.’nin hazırlamış olduğu fezleke, eski fütursuz inkar dönemine çark etmiş olduğumuz gerçeğini gözler önüne seriyor: “Normal olarak bölge insanının genel eğiliminin her türlü konunun terör olayı olarak istismar edilmesi ve devletten her halükarda tazminat ve para almaya çalışıldığı bilinen bir gerçektir. Bu ailenin bölücü terör örgütünün dağ kadrosunda bir ferdinin bulunduğu da ayrıca dikkate değerdir...” Fezleke, aslında nesebi ve mezhebi yüzünden zaten ölümü çoktan hak etmiş olduğu anlaşılan Ceylan’ı havaya uçuranın PKK olduğuyla son buluyor.
İşte DTP’yi kapatanların bütün bir yöreyi ve halkı emanet edecekleri kafa budur.
Şuncacık utanç duymadan bölge insanının tıynetsizliğinden dem
vurabilen, her şeye rağmen hakikati perdelemeyi asli görevi bilen bir komutan. Daha öncekiler gibi.
Ufuk Uras, haklı olarak soruyordu: “Tamam partiyi kapadınız da seçmeni nereye kapatacaksınız?”
Kendi hassasiyetlerine bu kadar düşkün olup da karşısına aldığı halkın hassasiyetlerini bu kadar umursamayanlar besbelli zafer duygusuna gark olmuşlar. Zafer sandıkları, maalesef çocuk kanıyla beslenecek. Daha çok.

Yıldırım Türker - 2009.12.14 - Radikal Gazetesi

İçerde ve dışarıda zor dönem

Türkiye hem içerde hem de Batı ile ilişkilerinde oldukça kritik bir döneme giriyor. Geçen hafta yaşanan gelişmeler bu durumu bir kez daha açıkça ortaya koydu. Başbakanın Beyaz Saray ziyareti nedeniyle dış politika ağırlıklı başlayan hafta, DTP'nin kapatılmasının yarattığı siyasi deprem nedeniyle iç politika odaklı bir şekilde kapandı. Ancak hiç şüpheniz olmasın: Kürt meselesinde geldiğimiz nokta sadece içerde değil dışarıda da başımıza ciddi işler açacak.
Şurası kesin: Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar Türkiye'nin zaten ağır aksak giden AB macerasına ağır bir darbe vuracak. "DTP Avrupa'da olsa da kapatılırdı" diyenler hiç kusura bakmasınlar ama tam anlamıyla abesle iştigal ediyorlar. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararda AİHM'nin Herri Batasuna'ya ilişkin kararı esas alması tam bir kara mizah örneği. Sanki Türkiye'de İspanya'dakine benzer bir azınlık hakları var da. Kürtlerin siyasi, kültürel ve yönetimsel hakları ne zamandan beri Bask ve Katalan halkları ile kıyaslanır hale geldi? Bu hukuk açıklamasına Avrupa'da kargalar bile güler. Türkiye Kürtlerinin anayasal hakları ile İspanya'da Baskların anayasal hakları arasında en ufak bir benzerlik yok. İki ülke arasındaki demokratik ve anayasal platform bu kadar farklıyken neden hukuk ölçüleri bire bir olsun ki?
Maalesef kendi kendimize zarar vermekten bir türlü vazgeçmiyoruz. Kürt meselesinde "açılıştan kapanışa" geldiğimiz nokta bunun en açık örneği. Türkiye konusunda son bir yıldır Batı basınındaki en olumlu ve umut veren gelişme demokratik açılımdı. Artık bu demokratik açılımın yerinde yeller esiyor. O eski, otoriter, kendiyle kavgalı, içe dönük ve anti-demokratik Ankara geri döndü. Rüyadan uyandık ve kendimizi birden kâbusun içinde bulduk. Kürt meselesinde bunca umut ve bunca tartışmadan sonra geldiğimiz nokta maalesef trajik. "Güzel şeyler olacak" diyerek yola çıktık ve beyhude yere Kürt vatandaşlarımızın ümitlerini ve beklentilerin artırdık. Oysa sonuçta gene çıkmaz bir sokağa girdik.

Şahinler ağır bastı
Peki, niye bu duruma düştük? Kısaca özetlemek gerekirse hem Türk hem de Kürt tarafında "çözüm istemeyen şahinler" ağır bastı. Önce Tokat Reşadiye'de 7 askerin şehit düşmesine yol açan "provokasyon" terörü yaşandı. Bu kanlı saldırı temelde "demokratik açılımı" kapatmak için bir provokasyondu. Bunun öncesinde Türkiye zaten doğusundan batısına günlerdir PKK'nın şiddet dozu artan eylemleriyle çalkalanıyordu. Durum açıkça belliydi. Kendini dışlanmış hisseden Abdullah Öcalan Kürt gençleri üzerindeki etkisini kullanarak açılımı bitirmek için elinden geleni yapıyordu. Ancak İmralı'nın bunu tek başına gerçekleştirmesine imkân yoktu. Öcalan'ın en azından kendisi kadar çözüm aleyhtarı bir "Türk cephesine" ihtiyacı vardı. Yani çözümsüzlükten beslenenler birbirlerine muhtaç durumdaydı. Bu çözüm aleyhtarı Türk cephesinde zaten mevcut durumda olan CHP ve MHP'ye cuma günü bir de Anayasa Mahkemesi eklenince demokratik açılım tabutuna son çivi çakılmış oldu.
Temmuz 2007 seçimlerinden bu yana içerdeki siyasi süreci iyi yönetemeyen AK Parti, bugün yaşanan gelişmelerle hemen 2007 seçimlerinden sonra kapsamlı bir anayasa değişikliğine gitmemiş olmasının cezasını çekiyor. Peki ya dış politika cephesi ne âlemde? AB ile işlerin daha da kötüye gidiyor olduğundan bahsettik. İç politikada ve AB cephesinde bunca sorun yaşayan AK Parti eğer bir de ABD ile ilişkilerde çok zor bir dönem yaşamak istemiyorsa acilen bazı seri adımlar atmalı.
Washington ziyaretinde ortaya İran, Afganistan ve Ermenistan ağırlıklı bir tablo ve pazarlık çıktı. Bu üç mesele arasında AKP göreceli olarak en rahat Ermeni cephesinde adım atabilir. Umarız protokollerden en azından biri bir an evvel Meclis'ten geçer. Acele edilmediği takdirde hem Washington'daki Türkiye aleyhtarı cephe güçlenecek, hem de Ermenistan'da radikaller kazanacak. Zaman azalıyor. Sorunlar artıyor.

Ömer Taşpınar - 2009.12.14 - Sabah Gazetesi

Türk-Kürt halk savaşları mı başladı?

Galiba işler en çok şimdi ve şimdiden sonra sarpa saracak. Sabahtan beri memleketin bir çok noktasında Kürtlerin protestolarını ve bazı yerlerde çıkan olayları izliyorum. Tek kelime ile: Tüyler ürpertici. Bilhassa İstanbul’un göbeğinde olup bitenler insanın uykularını kaçıracak, ülkeye dair tüm umutları yitirtecek cinsten. Galiba “sağduyu” devrini kapadık. Açılım gibi o da tedavülden kalkan bir kelime oldu. Şimdi sağ kroşe, sol satır, sağ balta zamanı. Basın olarak vazifemiz “aman arkadaşlar, aman etmeyin, aman sağ duyulu olun!” demek ama... Açıkçası kimseye “partiniz kapatıldı ama siz yine de sakin olun” veya “Tokat’ta askerleriniz öldü, Beyoğlu’nda arabalarınız yakılıyor ama siz yine de sakin olun” diyecek halim kalmadı. Zira İstanbul’daki olaylar İzmir’deki gibi değil. Bu sefer kimsenin kimseye faşist demeye hakkı yok. Benim de arabam gözümün önünde yakılsa idi ben de Dolapdere esnafı gibi balta ile girişebilirdim. Böyle bir gözü dönmüşlük karşısında insanın gözü çok rahat dönebilir, kimse de ayıplayamaz. Durum tamamen kontrolden çıktı galiba. Bugünden itibaren işin rengi değişti gibi görünüyor. Çok karamsar olmak istemiyorum ama gördüğüm ve hissettiğim şudur: Şimdiye kadar devlet-Kürt savaşı vardı. Artık Kürt-Türk savaşı var. En azından bir kesim Türk ile bir kesim Kürt arasında. Homurdanmalar, küçümsemeler, hakaretler artık taşlı, baltalı, satırlı çatışmalara döndü. Sokak savaşlarına doğru gidiyoruz. Bu nereye kadar varır bilmiyorum. Sokakta gördükleri bir poşuluya insanlar saldırır mı bundan böyle? Gece yarısı arabalar mı kundaklanacak bundan sonra? Dükkanına giren bir Kürdü yaka paça dışarı mı atacak esnaf? Kürt pazarcı Türküm diye kazıklayacak mı beni? Kürde evini kiralamaktan vaz mı geçecek ev sahipleri? Elemanlar etnik kökene göre mi seçilecek bundan sonra? Mahalleler birbirinden iyice ayrışacak, girmek çıkmak cesaret mi isteyecek? Buraya doğru mu gidiyoruz? Bu mudur 80 yıllık Türk demokrasi mücadelesinin sonu? Gelip dayandığımız nokta sokakta insanların birbirlerinin arabalarını yaktığı, balta ve satırla saldırdığı nokta mıdır? Döne dolaşa mağara devrine mi döndük? Demokratik haklar için mücadele bu mudur? Akla gelen tek şey dağa çıkmak, bağdakinin arabasını yakmak, dükkanların camlarını indirmek, çöp kutusu yakmak mıdır? Böyle mi ikna edecekler Türkleri?
***


Umarım değildir. Umarım dün gördüklerim geçici bir taşkınlık halidir. Umarım sağduyu geri gelir.
*****


Memleketten boşanmak

Etrafımdaki insanlar ülkeye terk etmekten söz ediyor. Hem de en uzaklara... Arjantin’e mesela! Pasifik Okyanusu’ndaki Vanuatu adasına mesela! Bugüne kadar Türkiye’nin her haliyle çok yakından ilgili arkadaşım şöyle dedi: “Bütün bu olup bitenler o kadar enerjimi yok ediyor ki artık dayanacak gücüm kalmadı. Büyükçekmece’de ölen kıza mı üzülsem, Tokat’taki askere mi, Diyarbakır’daki gence mi, Dersim’deki Kürde mi, 1915’teki Ermeni’ye mi, nükleer enerjiyi Türkiye’ye getirmeye çalışmalarına mı, yok olan kuşlara böceklere mi bilmiyorum... Durduğum sürece canım sürekli yanacak. Beynim sürekli zonklayacak.

Esra Ceyda kardeşler gibi olmam da mümkün olmadığına göre en iyisi en uzağa gitmek... Hiç haber almamak... Ülkemden boşanmak istiyorum... Bu aşk beni çok yoruyor.” Çok mu haksız sizce?


Mutlu Tönbekici - 2009.12.14 - Vatan Gazetesi

Üç seçenek...

Bu ülkede tahminen yirmi milyon Kürt ve elli milyon Türk yaşıyor.

Bu iki grubun ilişkilerini belirleyecek üç seçenek var.

Türkler ve Kürtler ayrılırlar, toprak paylaşılır.

Türkler ve Kürtler birarada ama sürekli çatışarak, savaşarak, kan dökerek yaşarlar.

Türkler ve Kürtler, birarada, herkesin eşit olduğu, kimsenin ırkından dolayı ikinci sınıf vatandaş sayılmadığı bir düzende yaşarlar.

Benim görebildiğim kadarıyla dördünce bir seçenek yok.

Kürtlerle Türkler bu üç ihtimalden birini seçecekler gelecekleri için.

Ayrılmak isteyebilirler.

Bugün Türklerin arasında da, Kürtlerin arasında da “ayrılalım” diyenler var, bunu açıkça yazanlar da çıkıyor.

“Bir referandum yapalım, bu ilişkiyi koparalım” diyorlar.

Bu mümkün.

Mutsuz birliktense, mutlu ve hoşnut bir ayrılık evladır.

Çeklerle Slovaklar, anlaşıp ayrıldılar, Belçika’da ayrılık konuşuluyor, bildiğim kadarıyla Kanada’da, İtalya’da, İspanya’da “ayrılıkçı” partiler varlıklarını sürdürüyor.

Ama bunu “çatışma” sürerken gerçekleştiremezsiniz.

Silahlar patlarken, “ayrılık” ancak silahla olur.

Büyük bir “iç savaş” yaşanması gerekir.

Görebildiğim kadarıyla Kürtlerin de Türklerin de arasında böyle bir “iç savaş” felaketinin yaşanmasını isteyenler çoğunluğu oluşturmuyor.

PKK bile “biz ayrılmak istemiyoruz” diyor.

Görünür bir gelecekte “ayrılma” ihtimali yok.

İkinci seçenek, birarada ama sürekli savaşarak yaşamak.

Yirmi beş yıldır sürdürdüğümüz durum bu.

Bu çatışmada elli bin insanımızı kaybettik, ülkenin yüzlerce milyarlarca doları gitti, çok acı çektik.

Üç seçenek içinde en kötüsü, en sancılısı bu ve biz bunu tercih ettik.

Şu anda MHP, CHP, PKK ve devletin bir bölümü bu durumun aynen sürmesini istiyor.

MHP ve CHP “barış” ihtimaline açıkça karşı çıkarak, PKK, barış ihtimali belirdiğinde Reşadiye baskınını yaparak “pozisyonlarını” belirliyorlar.

Bu çatışma halinin, Türk ve Kürt halklarına bir yararı yok.

Acıdan başka hiçbir sonuç vermiyor bu çatışma.

Zaten CHP ve MHP, bu çatışmanın nasıl toplumsal bir yarar sağlayacağı konusunda tek kelime etmiyorlar.

Sadece, “herkes Türktür, Kürtlerin Kürt olduğunu kabul etmek ülkeyi böler” diyorlar.

Böyle diyorlar ama “bölünmemiş” bu ülkenin güneydoğusuna gidemiyorlar, Güneydoğu’da bir miting yapamıyorlar, Kürtlerden tek oy alamıyorlar ve bölgesel “Türk partileri” haline geliyorlar.

Bir yandan “bölünmeyelim” diyorlar ama bir yandan da sadece “Türklerden” ve belli bölgelerden oy alan partiler haline gelerek “siyasi bir bölünmüşlüğü” fiilen yaşıyorlar.

“Bölünmeden bölünmek” gibi bir tuhaflığı bizzat kendileri yaratıyorlar.

PKK ise hem “ayrılığa” karşı çıkıyor, hem de “barışa” karşı çıkıyor.

Hem ayrılmayacağız, hem barışmayacağız.

Ne yapacağız peki?

Sürekli çatışacağız, sürekli savaşacağız, sürekli birbirimizi öldüreceğiz.

Bunun Kürt ya da Türk halkına faydası ne?

Biz, barışı torpilleyen Reşadiye baskınını eleştirdik diye PKK bizi tehdit ediyor, Taraf’a Güneydoğu’da boykot uygulamaya çalışıyor, bazı PKK sempatizanları ağır mektuplar gönderiyor ama henüz tek bir kişiden bile “Reşadiye baskınının Kürt halkına nasıl bir yarar sağladığını” anlatan bir mektup almadım.

PKK bizi tehdit etmeyi bıraksın da bu baskından sonra yaşadığı hayal kırıklığıyla ağlayan kendi insanlarına bu “baskının” yararlarını anlatsın, anlatabiliyorsa.

Üçüncü seçenek birarada barış içinde yaşamak, eşit hakların “anayasal” güvenceye kavuşması, demokratik bir düzen kurmak, hukuku yerli yerine oturtmak.

Bugün birçok insan “barışı” savunmakla, “AKP’yi savunmayı” eşanlamlı görüyor.

Çünkü ne yazık ki AKP’den başka “barış sürecine” sahip çıkan bir kitle partisi yok.

AKP’den başka kimse barış sürecine sahip çıkmazsa, AKP de barış önerisinin sahibi olur, bundan hoşlanmıyorsanız AKP’nin bu konudaki eksikliklerini giderecek bir barış projesiyle ortaya çıkarsınız.

Hem bir “barış projeniz” olmayacak, hem de “bu projeye AKP sahip çıkıyor, onun için ben barışa karşıyım” diyeceksiniz.

Bu sahtekârlıktır, savaş isteyenlerin bulduğu saçma sapan bir bahane olmaktan öteye gitmez.

Bugün herkes bu üç seçenekten birini seçip, net bir şekilde tavrını açıklamalı bence.

Ben üçüncü seçenekten yanayım, insanların birarada, mutlu ve eşit yaşamasını isterim ama Kürtlerle Türkler “illa ayrılalım” derse buna da benim kişisel bir itirazım olmaz.

En berbatı ise bence ikinci seçenektir çünkü bu seçenek “ölüm” demek, “acı” demek.

İkinci seçeneği tercih edenlerin “insanların ölümünden” mutlaka bir çıkarları vardır.

O “çıkarın” ne olduğunu gördüğünüzde tarafınızı seçmeniz de kolaylaşır.

Ahmet Altan - 2009.12.13 - Taraf Gazetesi

Beklenen karar

Anayasa Mahkemesi’nin kararının böyle olacağını bekliyordum, onun için kulağımla işittiğim zaman hiç şaşkınlık geçirmedim. Bu Mahkeme, Türkiye’nin Devlet Partisi’nin Yargı Kolu’nun en önemli organı olduğunu uzun süredir sergilemekteydi. “Demokratik Açılım” gibi bir politika karşısında Devlet Partisi’nin alacağı tavrın bu tavır olmasında da beklenmedik bir şey yok.

Değişen dünya koşulları (sıcağının yokluğunda en ideal varoluş biçimi olan Soğuk Savaş’ın bitmesi), Türkiye’nin de değişen iç yapısı gibi etkenler sonucunda AKP’nin iktidar olmak üzere iki seçim kazanması, Devlet Partisi’ni iyice zora soktu. “Ebedî statüko” anlayışı üstüne oturan, bütün zihnini bu ideale göre ayarlayan bir yapı için bu kadar değişim tahammül edilir şey değil. Onun için şimdi bu güçler, kendi koydukları kuralları bozarak, kendi verdikleri kararlara karşı çıkarak, cansiperane mücadele ediyorlar.

Onun için şu dönemde Yargı’nın son analizde “millî irade” denmesi gereken her türlü eğilime karşı davranışları günlük bir olay haline geldi. Bir gün Danıştay, ertesi gün Yargıtay, öteki gün Anayasa Mahkemesi, bu çeşitten yeni bir olayın kahramanı olarak ortaya çıkıyor. Ama bu hep böyleydi. 1974 yılında ünlü “Af” kanunu savaşını hatırlıyorum, örneğin. Ecevit’in gerisine düşmüş olmayı hazmedemeyen Süleyman Demirel sonunda Milliyetçi Cephe’ye varacak olan politikayı başlatmak, yani sağı biraraya getirmek için “Komünistleri affediyorlar” sloganına sarılmayı uygun bulmuştu. Bir yandan da Ecevit’in MSP ile kurduğu koalisyonu yıkmaya, en azından çatlatmaya çalışıyordu.

Manevra başarılı oldu ve oylamanın bu kısmından sonra MSP’nin bir bölümü karşı tarafa geçti. Af tam olarak çıkamadı. Konu gene Anayasa Mahkemesi’nin önüne geldi ve Anayasa Mahkemesi, bir “usul hatası” bularak oylama sonucunu geçersiz saydı. Bu öyle bir karardı ki, af kanunu çıkmış oluyordu.

O sırada Devlet Parti’sinin ağırlıklı kesimi böyle bir af çıkmasından yanaydı (ne de olsa, darbe ortamı yaratılsın diye, “affedilen” o solculara “Yürü, ya kulum!” demiş olan da Devlet Partisi’nin kendisiydi). Bunun için de, Meclis’te çok net bir biçimde tecelli etmiş olan iradeyi çiğnemekte tereddüt etmedi.

Ben de bu karardan doğrudan doğruya yararlanmış olanlardan biriyim. Ama ben yararlandım diye Anayasa Mahkemesi’nin o kararının “hukukî” olduğunu savunacak değilim.

Bireyler gelir, bireyler gider; kurumlarsa o kadar kolay değişmez; özellikle de kendilerini var eden koşullara (bunlar da belirli yapıları, belirli kurumları içerebilir) bağlı kalırlar. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi, 27 Mayıs darbesinin var ettiği kurumdur. Anayasa’da tanımlanan görevi de, varolan anayasayı (bunu hangi –sonuncu- darbe yapmış olursa olsun) korumaktır. Her zaman, gereğinde kendi kurallarını da bozarak, kendini var eden kuruma karşı borcuna sadık kalmıştır.

12 Eylül’de beş cuntacı general önünde kuyruğa girmiş beklerken, sıraları geldiğinde bel kırıp el sıkarken gördüğümüz heyet, tabii, o tarih diliminde bu görevde bulunan bireylerden oluşuyordu. Aslında, onların şahsında, kurumun kendisi, cuntacı generalleri kutluyordu.

Kurum bir karar daha verdi, bir parti daha kapattı. Bu kararın “yasallığı”nı tartışmaya niyetim yok. Türkiye’de siyasetle ilgili yasalar “hukukî” değildir. Onun için muhtemelen “kitapta yeri” vardır.

Böylece Tokat’ta cinayet işleyen PKK ile Devlet Partisi aynı noktada buluştular. İkisi de taretlerini “Demokrasi ve Barışçı Çözüm” girişimine çevirmiş durumda. Kürtlerin içinde “dağa inananlar” bu karardan sonra dağa daha çok inanacaklar. Demokrasiye inananlar, neye güvenip de demokrasiye inandıklarını açıklamakta daha fazla güçlük çekecekler. İki tarafta da, “savaşa devam!” narası atanlar bu noktada davayı kazanmış durumda.

En kısa özetiyle bunu “hükümetin uyguladığı politikayı devletin engellemesi”nin örneği olarak betimleyebiliriz. Türkiye’de çok sık rastlanan, ama dünyada fazla örneği olmayan bir durum.

Murat Belge - 2009.12.13 - Taraf Gazetesi

Kara cuma...

Bir hükümle bir ülkeyi paramparça ettiler.

Ve, bunu yapmak için öylesine aceleciler ki “gerekçesi yazılmadan karar açıklanmaz” diyen anayasayı da çiğnediler.

Anayasayı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi’ne mi güveneceğiz?

Kürtleri siyasetten attılar.

Nereye gidecek Kürtler, kime güvenecek?

Yıllarca ezdiniz bu insanları, yıllarca işkencelerden geçirdiniz, sokaklarda vurdunuz, köylerini yaktınız, evlerini tarumar ettiniz, dillerini yasakladınız.

Yetmedi mi?

Şimdi de siyasetten çıkartıyorsunuz.

Ahmet Türk olmasın ki “barışı “destekleyen inandırıcı bir yüz de kaybolsun siyasetten.

Anayasası bir “darbe anayasası “olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi’nden ne beklenir ki zaten?

Barış umutlarını ezip geçtiler.

DTP’yi mahkûm etmediler yalnızca, bu ülkeyi mahkûm ettiler.

Acıya, yoksulluğa, düşmanlığa, güvensizliğe mahkûm ettiler.

PKK boşuna acele etmiş barışı torpillemek için, biraz bekleseymiş zaten birileri bu işi onlardan çok daha iyi yapacakmış Ankara’da.

Bize ümit haram.

Bize hayal haram.

Bize barış haram.

Hangi Kürt genci bir daha bu ülkeye güvenir?

Hangi Kürt insanı bir daha adalete güvenir?

Her şeyin bir kandırmaca, bir yalan, bir aldatmaca olduğunu düşünmez mi?

Böyle düşünmekte haklı olmaz mı?

Barışın, huzurun, mutluluğun kıyısına kadar gelmiştik, parmaklarımızla dokunabilmiştik bir umuda.

Siyasetten, adaletten umudunu kesen Kürt gençleri ne yapacak şimdi?

Onlar akın akın dağa giderse bundan kim sorumlu olacak?

Kim onları, Türkiye’de adaletin onların hakkını da gözettiğine inandıracak, kim onlara güven verecek?

Türk olmak bu mu?

Türk olmak, kendi hukukuna uymamak, kendi vatandaşlarını sahipsiz bırakmak, kendi ülkeni silahların egemenliğine terk etmek mi?

Eğer Türklük buysa ben böyle Türklükten utanıyorum.

Anayasa Mahkemesi “oybirliğiyle” karar vermiş.

Mahkeme değil kararı veren, oradaki “Türk” yargıçlar.

Türk yargıçlar, Kürtleri siyasetten attılar, bütün Kürtler bunu böyle görecek.

Haksızlar mı böyle görmekte?

“Ben Kürdüm” diyen bir yargıç var mı Anayasa Mahkemesi’nde, aralarında bir tane bile “ben Kürdüm” diyen bir üyenin olmadığı mahkeme, Kürtler hakkında adil bir karar verebilir mi?

Kürtler bu ülkenin vatandaşıysa, neden Anayasa Mahkemesi’nde “ben Kürdüm” diyen bir yargıç yok?

Kürtler bu ülkenin vatandaşı değil, zaten sorun da bu, Türkler bu ülkenin vatandaşı, Kürtler “hem Kürt hem vatandaş” olamıyorlar.

Öyle bir zorluyorlar ki o insanları, ya Kürtlükten vazgeçecekler ya vatandaşlıktan.

Kürtlükten vazgeçmezler.

Neden vazgeçsinler?

Türkler Türk olmaktan vazgeçmiyorsa Kürtler neden vazgeçsin?

O zaman onları vatandaşlıktan vazgeçmeye zorluyorsunuz, siz yapıyorsunuz bunu, siz bölüyorsunuz, siz onları dışlıyorsunuz, siz onlara “gidin” diyorsunuz.

Siyasetin yolunu kapatıyorsunuz, hukukun yolunu kapatıyorsunuz, dağdan başka bir yol bırakmıyorsunuz o insanların önünde.

“Ya benim dediğimi kabul eder Türk olursun ya da dağlarda ölürsün”, söylediğiniz bu işte Kürtlere.

Sonra da neden dağa çıktılar diye bir de onlara kızıyorsunuz.

Kürtler isteklerini, taleplerini kime, nasıl, nerede anlatacaklar?

Nerede çıkacak onların sesi?

“Sesleri çıkmasın” diyorsunuz.

Bir halkı susturamazsınız, ne hakkınız, ne gücünüz var buna.

Barışı öldürüyorsunuz.

Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.

Titrek, küçük, zayıf bir ışık.

Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.

Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.

Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.

Ahmet Altan - 2009.12.12 - Taraf Gazetesi

Evet, isyan...

İsyan... İsyan... İsyan... Evet, isyan...

Gırtlağımda bu kelime düğümleniyor... Buna dayanamıyorum...

Dişlerimi sıkıyorum... Sıkılmış yumruğumu ısırıyorum...

***

Tokat’ta alçakça katledilen Cengiz Sarıbaş’ın annesini izliyorum ekranda...

Gülyaz anne, bir AK Parti yetkilisine “Bir oğlum var. Gerekirse o da şehit olur. Ama Başbakan bu açılımdan vazgeçsin” diyor... “Oğlum şehitlik makamına ulaştı. Bu bize gurur veriyor” diyor... Katledilen askerimizin tüm kadın akrabaları gibi o da başörtülü... Derin Anadolu’nun mümin, mütevekkil ve yoksul kadınlarından Gülyaz anne...

Katledilen yedi askerimizin de ailesi öyleler... Anneler “Oğlumun mekânı cennet oldu. Şehadet makamına ulaştı” diyerek acılarını dindirmeye çalışıyorlar... Babalar “Vatan sağolsun” diyorlar...

Derin Anadolu’nun insanları imanlarıyla... O imanlarından kaynaklanan tevekkülleriyle... O tevekküllerinden kaynaklanan metanetleriyle bu ölümleri karşılıyorlar...

Benimse içim Derin Anadolu’nun bu manevi duygularını alenen istismar eden Türk devlet zihniyetine isyan duygularıyla doluyor... Şehit diye adlandırdığımız askerlerimizin başörtülü eşlerini orduevlerinin kapısından kovan o zihniyete isyan ediyorum...

Askerlerimizi ölmeye ve öldürmeye gönderirken, Derin Anadolu’nun dinî duygularını sömürmekten çekinmeyen ama iş subay alımlarına geldi mi Derin Anadolu’nun dindar çocuklarını dışlayan bu utanç verici zihniyete isyan ediyorum...

Herkese sormak istiyorum... Cengiz Sarıbaş subay olmak isteseydi ne olurdu? Katledilen diğer Derin Anadolu evlatları Onur Bozdemir subay olabilir miydi? Ya Ferit Demir, Yakup Mutlu, Fatih Yonca, Kemal Pide...

Ölmek ve öldürmekle görevli erler olarak “Peygamber Ocağı” belledikleri bir kuruma dahil oluyor bu yiğitler... Ordumuz öyle bir yer Derin Anadolu için... Anneleri, babaları oğullarını düğüne gönderir gibi gönderiyor askere... “Mehmetçik” olacakları için... “Küçük Muhammed” olarak gerekirse “Şehitlik” makamına ulaşıp “Mekânları Cennet” olacağı için...

Çeyrek asırdır bu kirli ve çözümsüz savaşı Derin Anadolu’nun dinî değerlerini istismar ederek sürdürüyor Türk devlet zihniyeti... Bu dinî değerleri hayatında yaşamak isteyeni “ikinci sınıf yurttaş” ilan ediyor... İşte bu alçaklığa isyan ediyorum...

O sebeple “Askere gitmeyeceğim” diyorum... Ayıptır diyorum... Yazıktır istismar edilen bu ailelere diyorum... Sabah-akşam “laiklik” diyen, benim de içinde büyüdüğüm toplumsal kesimlerin ikiyüzlülüğüne isyan ediyorum... Oğlunun askerlikten yırtması için her türlü taklayı atan ama kalemi eline aldı mı savaş kışkırtması yapmaktan utanmayan adamlara isyan ediyorum...

***

Kürt coğrafyasında epey iyi okunduğumu biliyorum... Beni okuyan tüm Kürt kardeşlerime sesleniyorum...

Gelin, hep birlikte isyan edelim... Tokat’taki katliam emrini verenlerin yanında olamazsınız hiçbiriniz... Bu alçaklığa ortak olamazsınız... Bu sizlere yakışmaz...

Türk devlet zihniyetinin kalleşliklerine karşı çıkmak, çifte standartlarını sergilemek, nasıl Türkleri istismar ettiğini dürüstçe ortaya koymak, gerektiğinde TSK’ya meydan okumak önce bizim sorumluluğumuz... Bunu yeterince yüreklice yaptığımızı düşünmüyor musunuz?

Gelin aynı şekilde PKK zihniyetinin kalleşliklerine de siz isyan edin... DTP’ye mesafeli Kürtlerden de önce DTP gençliği, DTP örgütleri bunu yapmalıdır... Kürt gençliği kendi içindeki Ergenekon zihniyetine isyan bayrağını açmalıdır...

Merak etmeyin kardeşlerim... Realiteleri kimse tasfiye edemez kolay kolay... Ancak böyle hareketlerle kendi kendilerini tasfiye edebilirler...

“Merkezden talimat almaksızın, kendi inisiyatifini kullanan”, daha doğrusu böyle bir iddiada olan bir grup bu katliamı gerçekleştirdi... O inisiyatif Kürt halkının özgürleşmesini isteyen bir inisiyatif değil kardeşlerim... O inisiyatif, barış sürecini durdurmak isteyen, Kürt coğrafyasında zulümlerin artmasını isteyen bir inisiyatiftir...

Kürt kimliğini imha etmek isteyen zihniyetle bu katliam emrini veren zihniyet müttefiktir... Bu kötülük ittifakı bozulmak zorunda... Bu alçak ittifak kazanırsa hepimiz kaybederiz... Hep birlikte kaybederiz... Hepimiz içinden geldiğimiz kesimin bağrındaki kalleşliklere isyan etmeliyiz kardeşlerim... Türkler PKK’ya, Kürtler TSK’ya isyan etmiş ne anlamı var...

Evet, İsyan... Ahlak için, Erdem için, Hayat için, Özgürlük için... Onurlu bir barış için... Türkler ve Kürtler hep birlikte... Evet, İsyan...

Not: DTP kapatıldı. Tokat katliamını yapan zihniyet ile DTP’yi kapatan zihniyet müttefiktir... Bu alçak ittifak kazanamayacak...

Rasim Ozan Kütahyalı - 2009.12.12 - Taraf Gazetesi