17 Kasım 2009 Salı

Yeni Duvarlar

Berlin Duvarı’nın yıkılışının yirminci yıldönümünü bir hafta kadar önce yâdettik. Çok önemli bir olaydı ve çok “hayırlı” bir olaydı. Bu olayla solda açılan boşluk hâlâ duruyor orada. Başka yerlerde belki bizdeki kadar beter değil, ama sorun her yerde geçerli. Bu yıkımla birlikte solun “olmazsa olmaz” kabul ettiği işçi sınıfı tabanında da kritik değişim üstüste geldiği için, toparlanmak da bayağı güç oluyor.

Bugün solun değil, sağın üstünde durmak istiyorum. Şu günlerde Herald Tribune’da okuduğum bir yazı, Avrupa sağı hakkında aklımdan geçirdiğim şeyleri yeniden dürtükledi. Peter Andreas, Brown Üniversitesi’nde hocaymış ve ABD-Meksika sınırında olanları inceliyormuş; ama belli ki Avrupa sınırlarında olanları da gözden kaçırmıyor. Ben de onun bu kısa yazısından bilmediğim bazı ilginç ayrıntılar öğrendim. Örneğin, şu ne kadar hoş bir bilgi: Bugün Federal Almanya’da “sınır polisi”nin sayısı öncekinin üç katına çıkmış ve bu yeni kadroların çoğu eski Doğu (“Demokratik” demeliydim) Almanya sınır bekçilerinden oluşuyormuş. Herkese en iyi bildiği işi vermek iyi bir istihdam politikası, tabii. Eh, ufak bir fark var: bunlar eskiden insanların dışarı çıkmasını önlerdi, şimdi içeriye girmesini önlüyorlar. Ama oradan oraya geçiş o kadar da zor olmamalı, iki kursta öğrenirler.

Polonya’nın da böyle binlerce sınır bekçisini işe aldığını yine Andreas’ın yazısından öğrendim. Bu da onların AB’ye girmelerinin bedeli. Madem kabul ettik, şimdi kapıyı kolla, sakın kimseyi içeri sokma.

Çekoslovakya AB kapısında sıra beklemeye başladığında onlar da aynı şeyleri yapmışlardı. Bizim Helsinki’nin merkezi orada olduğu için sık sık gidiyor ve sınırda her seferinde tatsız bir durumla karşılaşıyordum. Bir seferinde “Türk olduğum için bunları yapıyorsunuz” dedim polise. İtiraz etti; “Yoo” dedi, “Suriyeli, İranlı, herkes”. “İyi ya,” dedim, “Doğudan gelen aşağılık insanlar”. Pot kırdığını anlayıp sustu.

Yani Avrupa Birliği’nin bu yeni ve “ikinci sınıf” mensupları, Birlik kapıcılığı (Yunan mitolojisinde Hades’i bekleyen üç-başlı Cerberus coşkusuyla) yapmayı kabullendi ve yerine getirdiler.

Avrupa böyle surlar, duvarlar arkasına çekilerek, nesini koruyor, nesini kaçırıyor? Benim Tanıl Bora’dan duyduğum adlandırmayla, “refah şovenizmi” yapıyor. Savcılığın, ırkçılığın vb. içeriği değişebilir: “Ben ırkım nedeniyle üstünüm” demekten vazgeçip (vazgeçirilip), “Ben, kültürüm nedeniyle üstünüm” demeye başlayabilirsiniz; ya da, belki daha da gerçekçi bir pozisyona zıplayıp, “Ben, zenginliğim nedeniyle üstünüm” demeyi seçebilirsiniz. Söylediğiniz söz değişse de, övündüğünüz şey değişse de, temel davranış kalıbınız değişmez. Tepeden bakar, kapınızı bacanızı kapar, selâmı sabahı keser, yani hep aynı şeyleri yaparsınız. Bugünün Merkelleri, Sarkozyleri, sırada bekleyen ötekileri, bunu yapıyorlar.

Ve böylece, Avrupa’yı Avrupa yapmış değerlerle çelişiyor, kendi varoluş koşullarına meydan okuyorlar. Berlin Duvarı’ndan bu yana dünyada solun kaybolmuş olması da onlar için elverişli bir ortam yaratıyor. Refah veya değer veya düşünce, hiçbir şeyi paylaşmakla yükümlü saymıyorlar kendilerini.

Bu daha bir süre böyle gidecek herhalde. En azından, dünyada yeni bir sol oluşuncaya, bu sol Avrupa’da sesini daha iyi duyurmaya, Avrupa’nın vicdanına daha iyi sözcülük etmeye başlayıncaya kadar. O zamana kadar, bu ikinci sınıf sağcılar elle tutulur ya da tutulmaz (dikenli tel ya da vize gibi) duvarıyla hayatımızı karartma imkânlarını kullanmaya devam edecek.

Murat Belge - 2009.11.17 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder