6 Kasım 2009 Cuma

Türk Yahudileri...

Yıllarca özenle korunmuş Türkiye – İsrail iyi ilişkilerinin paldır küldür inişe geçmesinin ardında hiç kuşkusuz yeniden oluşturulmakta olan Türk dış politikasının mihenk taşları var. Bu politikanın Türkiye’nin içinde bulunduğu jeostratejik konumla bağlantısı olduğu kesin ama ne olursa olsun, asıl neden Türkiye’yi yönetmekte olan kadronun kültürel kimliğinde gizli. Başta Başbakan olmak üzere çoğunun çocuk yaşta aldıkları eğitim de dini eğitim veren İmam Hatip okulları. Milli görüş geleneğinden gelen bu kadronun bakış açısı her ne kadar “ılımlı İslam” nitelemesiyle yumuşatılmaya çalışılsa da, gerek yaşam biçimleri, gerek olaylara bakış açıları, klasik muhafazakâr, dindar, orta sınıf Müslüman grubun özelliklerini yansıtır. Ve bu bakış açısını, bunun devlet politikalarına nasıl yansıyabileceğini sık sık hayata geçiren Başbakan Erdoğan, en son olarak Yıldız Teknik Üniversitesi’nin açılışında öğrencilere yaptığı konuşmada verdiği örnekle iyice somutlamıştır: O konuşmasında Erdoğan, hiçbir art niyet gütmeden Yahudilerin çok iyi tüccar olduklarını, mal mülk edinmeden servetlerini ticaret yapmaya yönelttiklerini ve böylece paradan para kazanarak kendi deyimiyle “oturdukları yerde para bastıklarını” söyleyivermiştir. Bu söylemi kötü niyetli değildi, ama daha da fenası, bir inanışın, bilinçaltı yerleşik sterotiplerin farkında olmadan açığa vurumuydu!
Yahudiler niye ticaretle uğraşır, niye mala mülke para yatırmaz, hepsi zengin midir, yüz yıllardır Yahudilerle birlikte yaşamış bir ulusun çocukları olarak bunun gerçek nedenlerini daha iyi bilmesi gerekmez miydi?

Ne yazık ki hiç birimiz, bize pek de iyi öğretilmeyen tarih derslerini sevmiyoruz. Hele yakın tarihimizi hiç iyi bilmiyoruz. Zaten sırf öğretilenle yetinsek bile, resmi tarih bugünü anlamaya kime ne kadar yarar ki?


İşte tarihi, yakın ve uzak geçmişin koşullarını bilmeden edinilen fikirler ve yerleşik kalıplar, gereksiz inanç ve düşmanlıklara da yol açıveriyor. Bir kamuoyu anketinde sorulan “kimlerle komşu olmak istemezsiniz”in sorusunun yanıtı, büyük çoğunluk için “Gayrimüslimlerle” oluveriyor!


Oysa muhafazakâr Türklerin pek övünerek ve severek sahip çıktıkları Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslümanlar ve gayrimüslimler pek ala birbirleriyle iyi geçinerek yaşamışlar. Ama o dönemde konulan kurallar kimin ne iş yapacağını da belirlemiş. Askerlik ve tarımla uğraşan Türklerin aksine, sanat ve ticaret Yahudilere, Ermenilere kalmış! Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise görünmeyen kurallar bu gidişi değiştirmemiş. Gayrimüslimler avukatlık, doktorluk gibi serbest mesleklerde çalışmaya başlamış ama daha çok kendi cemaatlerine hizmet vermiş.


Varlık Vergisi uygulamasının yol açtığı trajediler ve yarattığı travma, bir 6-7 Eylül olayları gayrimüslimlerin neden mal mülk edinmediklerinin somut açıklaması değil mi? Bir gün kaçıp gitmek zorunda kalmak, malını mülkünü yanında götürememek, likit paranın her zaman en kolay taşınabilir servet olması değil mi, Yahudileri paradan para kazanmaya iten?


Bunları pek de farkında olarak yaşamadık aslında. Fransız Kız Lisesi’nde okurken niye sınıf arkadaşlarımın çoğunun Yahudi ya da Ermeni olduğunu sorgulamayacak kadar doğal karşılıyordum durumu. Onların belki de böyle bir okulda kendilerini daha korumada hissedebilecekleri hiç aklıma gelmiyordu. Ha Ayşe, ha Raşel, ha Nadya, ne fark ediyordu ki 15 yaşındaki kızlar için? Kimse bana onların farklı olduğunu öğretmemişti, kimse bana onlardan çekinmenin, onlarla birlikte olmak istememenin, onları yabancılamanın gereğinden söz etmemişti. Okul sıralarında biz hepimiz eşittik, arkadaştık, kardeştik, evet Monik’le kan kardeştik, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi, küçük çakımızla kollarımızı kesmiş, kanlarımızı karıştırmıştık ve ben can arkadaşımın bir gün niye okulu bırakıp da İsrail’e gittiğini hiç mi hiç anlayamamıştım!


Tıpkı yıllar sonra bir gün İstanbul’da oturduğum semti değiştirmeye karar verip Galata’da ev aradığımda karşılaştığım manzarayı anlamakta güçlük çekmem gibi. Satılık ev ilanındaki evi görmeye gittiğimde şaşırıp kalmıştım. Sadece şahsi eşyaları alınmış, mobilyaları olduğu gibi bırakılmış ve on yıldır hiç açılmadığı için üzerinde birkaç parmak toz duran bir ev. Hatta yarı açık duran boş bir bavuldan sarkan bir tek kravat, yapışkanı kurumuş ve yarısı yerlere sarkmış duvar kağıdının yarattığı korku efektini tamamlıyor! Belli ki ev sahipleri burayı kaçarcasına terk etmiş ve belki anılar, belki başka nedenler, yıllarca satmayı düşünmemiş. Benim şaşkınlığıma farklı bir anlam veren Yahudi ev sahibi “Ben size burayı almazsınız demedim mi, beni boşuna uğraştırmayın, görmek için gereksiz ısrar ettiniz” diye sitem ediyor. Oysa ben sadece o evin niye öyle terk edilmiş olabileceğini düşünüyorum. Oysa gerçek basit: Neve Şalom Sinagogu’nun ilk baskınından sonra mahalleyi terk edenlerden biri ev sahibi. Yıllar içinde Galata’daki yoğun Yahudi nüfusundan geriye sadece gidemeyenler kalıyor, güçsüzler, parasızlar. Ne yazık ki bütün Yahudiler zengin değil!


Evi satın alıp yerleşiyorum. Kapıdaki küçük uğur, Yahudi ev sahiplerinden kalma. Renkli mozaiğin ve çok kültürlülüğün bir parçası olan Yahudileri mahallelerinden, şehirlerinden ve doğup büyüdükleri, benimsedikleri ülkelerinden kaçırmayabilir miydik, yükselen muhafazakârlığın bir yansıması mıydı, onları öteki gibi görmek, bunu önleyebilir miydik? Mahallede hâlâ Ermeni ustalar var, dost olduğum. Nereye kadar? Daha ne kadar? Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin kaçarcasına boşalttıkları evlere önce Romanlar, sonra Doğu ve Güneydoğu’dan gelenler yerleşmiş. Şimdi Romanları kaçırıyorlar, yarı tehdit, yarı parayla evlerini ellerinden alıyorlar. Bir mahalle yeniden kabuk değiştiriyor. İsrail’in Ortadoğu politikası ve Filistinlilere yönelik eylemlerine tepki, Türk vatandaşı olan İstanbullu Yahudi’yi nasıl etkiliyor? Hükümetin İsrail’le olan işbirliği ve dostluk politikasını giderek soğutması, adı Moiz ya da kamufle biçimde Musa olan vatandaşımı tedirgin ediyor mu, etmeli mi? Ona ne İsrail hükümetinin şahinlerinden? Bu kadar basit olabiliyor mu işler?


Bu politikalar ülkede yükselen bir Yahudi düşmanlığının nedeni ve ateşleyicisi olabilir mi? Türkiye’de doğmuş büyümüş, Türk Vatandaşı bir Yahudi kendini ne kadar Türk, ne kadar öteki hisseder? Bir Yahudi dostum, “Yurtdışında pasaportuma bakan birisi beni Türk kabul ediyor, dinimin ne olduğu onu ilgilendirmiyor. Oysa Türkiye’de bizlerden her söz edildiğinde ya ‘Yahudiler’ deniyor, ya ‘Yahudi asıllı Türk vatandaşı’. Kabul görmeyeceksek niye bize T.C. kimliği veriliyor” diye soruyor haklı olarak. Tabii bu diğerleri için de geçerli. Hatta yakında “mütedeyyin olmayan, cumhuriyetçi, laik Türkler” için bile geçerli olacak görünüyor!

Şu “Demokratik açılım paketi”nin içine asıl bu konuların girmesi gerekmiyor muydu, hani PKK’lıların yurda dönüş projesine indirgenen pakete?

Dr. Yazgülü ALDOĞAN kimdir?
Kuşadası’nda doğan Yazgülü Aldoğan, liseyi Notre Dame de Sion ve Üsküdar Kız Lisesi’nde okudu. Üniversiteyi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okuyan Aldoğan, sonrasında Paris’te Sorbonne’da İletişim Sosyolojisi doktorası yaptı. Yurda döndükten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. İstanbul’a gelerek Gelişim Yayınları’nda NOKTA Dergisi’ni çıkardı. Ardından Yeni Asır İstanbul Haber Müdürü, Yeni Gündem Dergisi Haber Koordinatörü, Hürriyet, Sabah gazeteleri serbest yazarı, Kanal D Haber Müdürü olarak çalıştı. 10 yıldır Posta Gazetesi’nde köşe yazarı olarak yazılar yazıyor. Ayrıca Kültür Üniversitesi’nde Medya Araştırmaları dersini veriyor.

Dr. Yazgülü ALDOĞAN - 2009.11.04 - Şalom Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder