29 Kasım 2009 Pazar

Sabiha Gökçen Dersim'de

Bildiğim mekânlar arasında benim için en tahammülsüz olanı havaalanları. Ömrümde en çok boşa geçen zamanımın askerlikdeki birkaç ayım diye düşünürdüm. (Tek kazancım dostlarım). Beni yedirdiler, içirdiler, maaş bile verdiler. Karşılığında benden aldıkları, benim verdiğim bir hiç. Hiç olmazsa ağaç diktirselerdi. Hele içtimaada geçen zaman. Hayatımda ne annemle babamı, ne de üniversite herhangi bir hocamı her konuda ahkâm kesen yüzbaşı kadar dinlemedim. Bizler hazırolda dikilmişken anlatır dururdu...
Bir yerden bir yere giderken saatlerimizi geçirmeye mecbur kaldığımız havaalanları da dünyada en kıymetli şeyimizin, zamanımızın, katledilişinin mekânları. Son yıllarda terörizm gerekçesiyle kalkıştan saatler önce buralara gelmemiz istendiğinden, mahkûmiyetimizin süresi uzadı. Bizi toplu halde tutuyorlar ya, havaalanlarını alışveriş merkezlerine dönüştürdüler. Bekleme eziyeti yetmiyormuş gibi, harcamaya niyetli olmadığımız paraya da gözlerini dikmişler. Dükkânlar, sokak boyunca dizilmiş dilenciler gibi bizi yolumuzdan çelme gayretindeler.
Mimarların çabası da cazip kılmıyor havaalanlarını. Harika tasarımlarını döktürürken, yolcuların amacının bir an önce bu mekândan kurtulmak olduğunu kaale almıyorlar. İlle de bizi bekleteceklerse havaalanlarında neden küçük müzeler, cep sinemaları, kütüphaneler, konser alanları, resim galerileri yapmıyorlar? Kültür sanayiinden de para kazanabileceklerini düşünemeyecek kadar kıt görüşlüler.
Zorla bekletildiğim zamanları onların istediği gibi geçirmememin çözümünü havaalanlarını yazmakta buldum. Bir köşeye çekilip uçağım kalkana kadar havaalanlarıyla ilgili aklıma ne gelirse yazıyorum. Bazen ilham almak için farklı bekleme salonlarına gidiyorum. Diyelim Londra’dan İstanbul’a uçacağım. Türkiye’ye gidecek yolcularla beklemek yerine mümkün olduğu kadar son ana kadar Rio’ya ya da Pekin’e uçacak yolcuların salonunda oturuyorum.
Havaalanı yazılarım beni bu mekanların isimlerini araştırmaya yöneltti. Kimi Münih’de Straus, Paris’de DeGaulle, New York’da Kennedy gibi politikacı ve devlet adamlarının, kimi Londra’da Heathrow, ya da eskiden İstanbul’da Yeşilköy gibi bulunduğu yörenin adını taşıyor. Çiçek, renk, roman, şair ya da müzisyen ismi taşıyan havaalanına henüz rastlamadım. Hiç olmazsa Brezilya’da bir havaalanına Pele’nin adı verilemez miydi? Beni çok şaşırtan Chicago O’hare havaalanının adıydı. Oradayken çikolatacı dükkânından polise kadar sormadığım kalmadı. Nihayet bilen birini buldum. Meğer John O’hare 2. Dünya Savaşı’nda pilotmuş. Çok iyi bombacıymış. Avrupa’da orayı burayı yerle bir etmiş, bu arada tabii sivilleri de katletmiş. İrkilmiştim bir uçak bombacısının adını güvenli bir uçuş kaygısıyla geldiğimiz havaalanına nasıl verebilirler diye.
Beterin beteri varmış. Geçenlerde İstanbul’da Sabiha Gökçen havaalanından uçtum. Koridorlardan uçağıma doğru yürürken Sabihanım’ın ömrünü anlatan dev bir panonun önünde durdum. İftihar edercesine yazıldığı belli olan şu yazı vardı, “O dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu.” Ve yanındaki yazıda, “..1937 yılındaki Dersim harekâtına savaş pilotu olarak katılan Sabiha Gökçen...” Altında yazının İngilizce tercümesinde Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı.
Utanmışlar mıydı?
“İşte,” dedim, “Türkiye’nin iki yüzü. Biri yabancılara yönelik, “Bakın biz ne kadar uygarız, kadınlar pilot bile olabilir diyor,” diğer ise sorgulamak yerine göklere çıkardığımız ezberi tarihimizle övünüyor. Sabiha Gökçen Havaalanı’nın adının değiştirilmesini istesem yanlış mı anlaşılır?
Ya da zorunlu olmasa askerlik?

Gündüz Vassaf - 2009.11.29 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder