16 Kasım 2009 Pazartesi

Kişi kültü

Lise son sınıfı okurken edebiyat hocamız Tahir Alangu’ydu. Çok yararlandığım ve sevdiğim bir insandı. O yıl bize Atatürk hakkında bir kompozisyon yazdırmıştı. Meğer işin içinde iş varmış. “10 Kasım’da bunu törende okuyacaksın” dedi.

Atatürk’e birtakım biçimsel saygı gösterilerinde bulunup bir ayin havası yarattığımızı, ama onun dünyada neleri temsil ettiğini anlamaya çalışmadığımızı yazmıştım. O yaşımda, Yakup Kadri, Şevket Süreyya ve bu gibi kişilerin sohbetlerinden, Atatürk’ün anti-emperyalist düşüncesi hakkında, şimdi katılmadığım birçok değerlendirme dinlemiştim. “Anlamaya çalışmamak”tan kastım buydu.

Neyse, tören oldu, ben de bu yazıyı okudum, sonra sınıflara çıktık. O saatte bizim sosyoloji dersimiz vardı. Sosyoloji öğretmenimiz olan hanım, “Murat, yazını çok beğendim. Ama niçin oturarak okudun?” dedi.

Doğru dürüst bir cevap veremediğimi hatırlıyorum, çünkü nutkum tutulmuştu. O yazının büyük kısmı Atatürk’e “saygı” adına yaptığımız törenlerin içtenliksizliği, kofluğu, gülünçlüğü üstüneydi. Kadın bana bunu “beğendiğini” söylüyor, sonra da niçin ayakta konuşmadığımı soruyordu. Buna ne cevap verilir?

Aradan neredeyse elli yıl geçti. “Aynı” noktada mıyız, yoksa daha da gerilerde mi? Korkarım daha da gerilerde, birkaç nedenle. Birincisi, o zaman böyle bağlamlarda bulunacak kişi sayısı çok daha azdı. Bunlar, o dönemin seçkinleriydi. Sayılar arttıkça (yani kırsal kesimden insanlar kentlere aktıkça) her zaman olduğu gibi nitelik düştü. Bu, bence, aslında olumlu bir sürecin yüzeydeki olumsuzluğudur ve geçicidir. İkincisi daha önemli. Tarihin bu aşamasında “Atatürkçülük” ve özellikle bu sözünü ettiğimiz türden ideolojilerin çağı artık doldu. Meclis’te ellerinde “Ata’m izindeyiz” yollu pankartlarla oturanların gülünçlüğü ve “Dersim’de anaların ağlaması” konuşmasını yapan hatibin korkunçluğu bu yok oluşun “trajikomik” karakterini bizlere sunuyor.

Bildiğimiz bu kalıplar içinde yoğrulup biçimlendirilmiş Atatürkçülük, dün yazdığım gibi, en genel anlamıyla, bu ülkenin iktidar yapısının ihtiyacına verilmiş bir cevaptı. “Kişilik kültü” dediğimiz şey, dünya tarihinde otuzlarda başlamıştı. Hitler ve Mussolini devrilince, onlar çapında faşist önder kalmadı. Kült, komünist dünyada devam etti.

Bunu orada başlatan Stalin, ilkin, kendini değil Lenin’i, “ölmüş önder”i yüceltti ve kült haline getirdi. Bunun başlangıcında, Leninizm’in İlkeleri adını verdiği kitabı yazdı. Böylece ortaya bir “Leninizm” çıkmış oldu. Teorinin babaları, Marx ile Engels’in yanına bir de Lenin resmi eklendi. Böylece Lenin’e “saygı” gösteriliyordu ama Stalin aynı zamanda dördüncü portrenin yolunu hazırlıyordu.

“İlkeler”i tesbit eden, sınıflandıran, yazan da kendisi olduğuna göre, yorumlama hakkını, bir “tekel” olarak, eline geçirmişti. Ne yaparsan, söylersen “Leninizm’in İlkeleri”ne uyar, ne uymaz, bunu en iyi bilenin Stalin olduğu da tartışılmaz bir olguydu artık.

Lenin heykelleri, Sovyetler Birliği’nde her uygun noktada yükselmeye başladı. Benim o ülkeyi ziyaret ettiğim dönemde, evlenen çiftlerin, nikâh dairesinden çıkınca, bizdeki gibi çiçekle süslenmiş otomobilleriyle, kasabanın Lenin heykeli etrafında bir tur atıp zifaf mahalline oradan gittiklerini öğrenmiştim.

Her Lenin heykeli aslında Stalin’in iktidarını pekiştiriyordu –onun “halife”si olarak. Ama bir yandan da, Stalin heykelleri belirmeye başladı.

“Önder” olan kişiler, zor kişiliklerdir. İnatçı, sert, tavizsiz vb. olurlar, önder olmak için öyle olmaları gerekir. Ama ölünce uysallaşırlar –hele “sağ olsa şöyle derdi, böyle yapardı” diyecek bir yorumcuları varsa. O yorumcuya itiraz edecek halleri yoktur. Burada tek sorun, “yorumcu”nun yorumculuğunu bütün topluma kabul ettirmesidir. O da, yeni heykel diktikçe, “meşru yorumcu” olduğunu kanıtlar. Var ettiği her heykele karşılık, yığınla adamı yok etme hakkını kazanır.

Murat Belge - 2009.11.14 - Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder