4 Kasım 2009 Çarşamba

Hayatı anlamaya çalışmak...

‘Hayatı insan için yaşanılır kılan veya işkenceye dönüştüren, kişinin kendi yaptığı seçimlerdir’ der ünlü varoluşçu Sartre. Peki, ölümün mutlak gerçeği karşısında hayata farklı bir anlam verebilir miyiz? Franz Kafka veriyor. Bir de şu soruya yanıt aramak gerek: “Bu dünyada kim yoksul, kim zengin?”

“Hayatı insan için yaşanılır kılan veya işkenceye dönüştüren, kişinin kendi yaptığı seçimlerdir” der ünlü varoluşçu Jean Paul Sartre. Ne Tanrı, ne aileniz, ne sevdikleriniz, ne dostlarınız, ne de rehberiniz sizden sorumlu değildir. Sadece insanın kendisi kendinden sorumludur. Hayatın anlamına anlam katan ‘şans’ dediğimiz tesadüfler de aslında o seçimlerin kaçınılmaz bir sonucu; büyük olasılıkla.

Arjantinli ünlü şair Jorge Luis Borges’in dizeleri hayatın anlamı ve seçimleri üzerine varoluşçuları haklı çıkartacak cinsten:
“Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer / oturup saymazdım eski yanlışlarımı / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi…
Korkmazdım daha çok riske girmekten / Daha çok yolculuğa çıkar / Gündoğumlarını kaçırmazdım asla / Hiç bilmediğim yerlere giderdim gidebildiğimce / Doyasıya dondurma yer, daha az bezelye yerdim…
İlkbaharda yalın ayak gezer / Sonbahara dek unuturdum pabuçlarla yürümeyi…
Hiç bilmediğim yollara sapardım / Çocuklarla daha çok yaşardım / Sil baştan yapabilseydim eğer…
Ama heyhat, seksen beşindeyim artık / Ve biliyorum ki /
Ölmekteyim…”
Borges bu dizelerden iki yıl sonra vefat etti. Lakin şu dizelerde, hayatın anlamı üzerine insanın yaşadığı trajediye ölümsüzce dokundurttu, hepimizi uyandırmaya çalıştı…

***


Tükettiğini sandığımız hayat denilen şey anlaşılmaz bir süreç galiba. Kimse kendi yaşamının neden öyle olduğuna cevap veremeden ömrünü tüketiyor. Hayatla mücadele ederken, hayatını kazanmaya çalışırken, eğitim, aile, iş ve yaşlılık sorunlarının girdabına girerken kısa teneffüslerle hayatı anlamaya çalışıyor ama birden gökler kararıyor.

Üstelik en büyük ızdırap da yaşamın tamamen maskeli bir baloda geçmesinde. Bu baloda, maskelerin altındaki gerçek suratları çözmekle geçer ömrümüz. Orman kanunu hüküm sürer çünkü her yerde. Tanımak gerek suratları hayatta kalmak için.

Maskeyi takmak istemeyenler ‘kaçarlar’ bir yerlere. Muhtemelen bambaşka bir boyutta, bizden habersiz sakin bir hayat sürerler.


Arthur Schopenhauer’e göre hayatın manası çok ‘karanlıktır’. Ona göre yaşam tepede başlar ve en başından itibaren hep yokuş aşağı iner. Çocukluğun mutlu düşselliği, gençliğin coşkunluğu, orta yaşın sıkıntıları, yaşlılığın zayıflığı ve sık sık kapıyı çalan mutsuzluğu, son hastalığımızın ızdırapları ve nihayet ölümle boğuşma. “Bütün bunlar insana hayatın, sonuçları gitgide daha da aşikar hale gelen bir hatadan başka bir şey olmadığını hissettirmez mi” der ünlü diskurunda. Ve son noktayı şöyle koyar: “Bir bütün olarak bakıldığında her bir insan hayatı, bir tragedyanın niteliklerini sergiler ve biz kural olarak hayatın bir dizi düş kırıklıklarıyla dolu umuttan, boşa çıkmış hayallerden, suya düşmüş tasarılardan, çok geç fark edilmiş yanlışlardan başka bir şey olmadığını anlarız…”
Louis Borges’in ünlü dizeleri de doğrulamıyor mu Schopenhauer’i?...

***


Biraz iyimser istikamette gidelim.

Franz Kafka hayatın anlamında olumlu bir yön bulmaya çalışırken ölüm kavramını düşünür. “Hayatın anlamı, sona ermesindedir” der. Gerçekten de hayatlarımızın sonsuz olduğunu, sorunlarımızın, acılarımızın olmadığı, mutluluğun, sağlığın sürekli olduğunu, yaşamın hiç bitmediğini düşünelim bir an. Acaba sonu olduğunu bildiğimiz hayatlarımızı yaşarken aradığımız anlamı arar mıydık yine?
Varoluşçuların savladığı hayatın anlamsızlığına katlanmak yerine ölümün mutlak gerçeği sayesinde hayata anlam vermeye çalışmak bir çıkış yolu olabilir belki de...

***


En iyisi bu zor meseleyi burada, naif de olsa bir hikâyecikle bitirmek. Hayatın anlamını arayanlar için küçük bir ışık parıltısı yaratırsa ne âlâ:


Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak insanların ne kadar yoksul olabileceğini göstermek için bir köye götürür; çok yoksul bir ailenin evinde bir gece geçirirler. Ertesi gün eve dönerlerken baba oğluna insanların ne kadar fakir olabileceklerini anlayıp anlamadığını sorar. Oğlan şöyle cevap verir:

“Şunu gördüm baba: Bizim bir köpeğimiz var, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısı kadar bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunlukta dereleri var. Bizim bahçede şık lambalarımız var, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onlarınki ise ufka kadar uzanıyor.”
Kendisini şaşkınlıkla dinleyen babasına en sonunda şöyle der:
“Ne kadar yoksul olduğumuzu gösterdiğin için teşekkür ederim babacığım...”

İvo MOLİNAS - 2009.10.28 - Şalom Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder