7 Kasım 2009 Cumartesi

Cesaret ile sarhoşluk

Muhteşem J. M. Coetzee yazmıştı:
“Beckett, karşısında yegâne görevimizin -anlamsız ve beyhude olsa da- görev görevdir kendimize yalan söylememek olduğu, tesellisiz, onursuz, şefkat umudu sunmayan bir hayat algısına sahipti.”

İnzivanın mumuyla aydınlanan yazarlar, kendilerine akraba arar durur.
Coetzee de Beckett’le ilgilenirken kendi hayat algısını aşikâr ediyor elbette.
Beckett’in Batı düşüncesinin ardındaki metafizik varsayımları deşen ve Derrida’ya örnek olan felsefi konumlanmasının altını çizerken kendi kazıp durduğu kuyusunun adresini veriyor.
Coetzee’nin başyapıtı (diğer romanları gibi) ‘Utanç’daki hayat tasviri de teselli ve şefkat sunmayan, onursuz bir yerden başlar.
Rezalet, körlükle başlar, körlükle biter. Kendine yalan söyleyen, gerçeklikle yüzleşmeyi reddeden kahramanımızın utancıdır söz konusu olan.
İyimserlik üstüne bir hayat duruşu inşa etme derdindeyseniz, has edebiyat elinizden tutmayacak. Beckett’in iyimserlik kokan birkaç notunu da zehirleyen, korkunç bir kuşkuculuk, kapkara bir mizah değil midir?
Umuda sarılmanın imkânsız olduğu demlerde hakikati kucaklama merakı.
Hakikatin özgürleştirici olduğuna yönelik sofu bir inanç.
Brecht ile can yoldaşı Walter Benjamin’in birlikte geliştirmiş olduğu ‘asgari insaniyet programı’nı hatırlıyor insan. Brecht’in savsözü: “Eski iyi şeylerle değil, yeni kötü şeylerle işe başlamak yeğdir.” İyimserlik, dostluk kurmaya hazır olmaktır.
Faşizmin yükselişini yaşarken, karamsarlığın en derininden müthiş bir akıl, olağanüstü bir gelecek hissi yaratmışlardı birlikte.
Gelecek hissini yaratan, yeni bir dile çalışmaktır.

Edebiyatçı suyun başında durur.

Şu berbat dünyanın üstüne kurulmuş olduğu yalanları görür, onların açtığı çatlakları gösterir. Zamanın insanı nasıl yoğurduğunun kaydını çıkarır.
Bir tür kehanettir, has edebiyat eseri.

Yaklaşan kıyameti insanların değişen ifadelerinden okur.

Beckett, Coetzee’ye kalırsa, umut değilse de en azından cesaretin anlamına yaklaşıyordu.

Cesaretin sarhoşluğu demek geliyor içimden.
İnsan olmanın insana sunduğu ilk duygunun utanç olduğu dünyada yeni bir dil nasıl kurulabilir?
Açlıktan ve bin bir çeşit zulümden kırılanların dünyasında bireye, hiçbir şey olmamış gibi, her şey doğal akışındaymış gibi davranmak, körlüğü yeniden üretmek kalıyor.
Gönüllü ya da gönülsüz körleşmişlere teselli yaratmak, onlara pratik varoluş ipuçları sağlamak değildir has edebiyatın kendini memur ettiği görev.
Görünenin ardında, adı konmamış olan tereddütlerin, tekinsiz sarsıntıların, dipten gelen uğultunun peşindedir.
Hakikatle zehirlenmiş, kendi sarhoşluğundan sarhoş edici bir dil çıkarmaya çalışan yazarın önerisi ne olabilir?
İnsana sarhoşluk halini hatırlatmak elbette. Hayatı sorgulayabileceği,
kendine en geniş ufku armağan edecek olan sarhoşluk halini.
Baudelaire’in ‘Paris Sıkıntısı’na karşı önerdiği sarhoşluk. ‘Sarhoş Olun’ adlı mensur şiir, Tahsin Yücel çevirisiyle şöyle:
“Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle, ye de erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç?’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: “Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Yıldırım Türker - 2009.11.07 - Radikal Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder