29 Kasım 2009 Pazar

Sabiha Gökçen Dersim'de

Bildiğim mekânlar arasında benim için en tahammülsüz olanı havaalanları. Ömrümde en çok boşa geçen zamanımın askerlikdeki birkaç ayım diye düşünürdüm. (Tek kazancım dostlarım). Beni yedirdiler, içirdiler, maaş bile verdiler. Karşılığında benden aldıkları, benim verdiğim bir hiç. Hiç olmazsa ağaç diktirselerdi. Hele içtimaada geçen zaman. Hayatımda ne annemle babamı, ne de üniversite herhangi bir hocamı her konuda ahkâm kesen yüzbaşı kadar dinlemedim. Bizler hazırolda dikilmişken anlatır dururdu...
Bir yerden bir yere giderken saatlerimizi geçirmeye mecbur kaldığımız havaalanları da dünyada en kıymetli şeyimizin, zamanımızın, katledilişinin mekânları. Son yıllarda terörizm gerekçesiyle kalkıştan saatler önce buralara gelmemiz istendiğinden, mahkûmiyetimizin süresi uzadı. Bizi toplu halde tutuyorlar ya, havaalanlarını alışveriş merkezlerine dönüştürdüler. Bekleme eziyeti yetmiyormuş gibi, harcamaya niyetli olmadığımız paraya da gözlerini dikmişler. Dükkânlar, sokak boyunca dizilmiş dilenciler gibi bizi yolumuzdan çelme gayretindeler.
Mimarların çabası da cazip kılmıyor havaalanlarını. Harika tasarımlarını döktürürken, yolcuların amacının bir an önce bu mekândan kurtulmak olduğunu kaale almıyorlar. İlle de bizi bekleteceklerse havaalanlarında neden küçük müzeler, cep sinemaları, kütüphaneler, konser alanları, resim galerileri yapmıyorlar? Kültür sanayiinden de para kazanabileceklerini düşünemeyecek kadar kıt görüşlüler.
Zorla bekletildiğim zamanları onların istediği gibi geçirmememin çözümünü havaalanlarını yazmakta buldum. Bir köşeye çekilip uçağım kalkana kadar havaalanlarıyla ilgili aklıma ne gelirse yazıyorum. Bazen ilham almak için farklı bekleme salonlarına gidiyorum. Diyelim Londra’dan İstanbul’a uçacağım. Türkiye’ye gidecek yolcularla beklemek yerine mümkün olduğu kadar son ana kadar Rio’ya ya da Pekin’e uçacak yolcuların salonunda oturuyorum.
Havaalanı yazılarım beni bu mekanların isimlerini araştırmaya yöneltti. Kimi Münih’de Straus, Paris’de DeGaulle, New York’da Kennedy gibi politikacı ve devlet adamlarının, kimi Londra’da Heathrow, ya da eskiden İstanbul’da Yeşilköy gibi bulunduğu yörenin adını taşıyor. Çiçek, renk, roman, şair ya da müzisyen ismi taşıyan havaalanına henüz rastlamadım. Hiç olmazsa Brezilya’da bir havaalanına Pele’nin adı verilemez miydi? Beni çok şaşırtan Chicago O’hare havaalanının adıydı. Oradayken çikolatacı dükkânından polise kadar sormadığım kalmadı. Nihayet bilen birini buldum. Meğer John O’hare 2. Dünya Savaşı’nda pilotmuş. Çok iyi bombacıymış. Avrupa’da orayı burayı yerle bir etmiş, bu arada tabii sivilleri de katletmiş. İrkilmiştim bir uçak bombacısının adını güvenli bir uçuş kaygısıyla geldiğimiz havaalanına nasıl verebilirler diye.
Beterin beteri varmış. Geçenlerde İstanbul’da Sabiha Gökçen havaalanından uçtum. Koridorlardan uçağıma doğru yürürken Sabihanım’ın ömrünü anlatan dev bir panonun önünde durdum. İftihar edercesine yazıldığı belli olan şu yazı vardı, “O dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu.” Ve yanındaki yazıda, “..1937 yılındaki Dersim harekâtına savaş pilotu olarak katılan Sabiha Gökçen...” Altında yazının İngilizce tercümesinde Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı.
Utanmışlar mıydı?
“İşte,” dedim, “Türkiye’nin iki yüzü. Biri yabancılara yönelik, “Bakın biz ne kadar uygarız, kadınlar pilot bile olabilir diyor,” diğer ise sorgulamak yerine göklere çıkardığımız ezberi tarihimizle övünüyor. Sabiha Gökçen Havaalanı’nın adının değiştirilmesini istesem yanlış mı anlaşılır?
Ya da zorunlu olmasa askerlik?

Gündüz Vassaf - 2009.11.29 - Radikal Gazetesi

Türk

Eski çağda bazı Kürt aşiretleri ormanda kuru dallar üzerinde yürürken “tırak tırık turuk” gibi sesler çıkarmışlar, o yüzden Türk adını almış derler. Doğru mudur bilmem. Ne yalan söyleyeyim, böyle şeylere inanmak zormuş gibi geliyor bana, askerde beynini eğitim zayiatı vermemişsen eğer.

Diğer olasılıklar iki tane. Biri törimek (“düzenlemek, yasamak”) fiilinden *törük = “bir töreye veya yasaya bağlı olan”. Diğeri tür (“kök, asl, soy”) adının kökünden *türük = “bir kökten veya soydan gelen”. Bundan öte kimsenin bir şey bildiği yok, tahminle yetinmek zorundayız.

Şık bir ikilem değil mi? Sanki antropolojinin temel bir problemini örneklemek için tasarlanmış: Kavimlerin kökeni siyasi midir, etnik midir? Buyurun, iki tez, iki seçenek.

Daha önce de sözünü ettim, aşiret ve kavim adlarının birçoğunun kökeni SİYASİ bir olaydır. En eski veya en ilkel toplumlara geri gidin, değişmez: Çeşitli boylara mensup insanlar önemli bir siyasi (veya dinî, sosyal) olay nedeniyle biraraya gelir, maceralara atılır, bir topluluk oluştururlar. Sonra bunu bir yeminle veya bir yasayla kutsallaştırırlar. “Törimek” fiilinin arkasında da sanki böyle bir hikâye varmış gibi duruyor.

Topluluk oluşunca ne olur? İnsanlar birbiriyle evlenir, beş on kuşak sonra herkes akraba olur. Bu sefer “biz büyük bir aileyiz” fikrini temellendirmek için ortak bir ata, ortak bir soy varsaymak gerekir. Oğuz Kağan’ın 24 oğlu, Yakup’un 12 oğlu, Rojkanların 24 boyu gibi teoriler üretilir, varolan toplum çeşitliliği bunlarla tevil edilmeye çalışılır. Hele topluluğa dıştan katılanlar bu teoriyi daha büyük bir şevkle benimserler ki kimse kalkıp “sen yabancısın, bizden değilsin” diye onları üzmesin. “Türemek”ten türük sözcüğü de bu yöne işaret ediyor.

Arapların, Yunanlıların, Cermenlerin, Slavların, Kürtlerin... aşiret ve klan adlarına bakın. Az çok anlaşılır olanların hepsi bu iki sınıftan birine girer. Daha doğrusu, gerçekten çözülebilenlerin hemen hepsi siyasi niteliktedir – Denizden Gelenler, Serbestler, Göçenler, Yağmacılar, Uzunsakallar, Çengelmızraklılar, Kızılkülahlar vb. Ama hemen hepsi efsanevi bir atadan türemiş olmayı tercih ederler, Uzunsakal Ata’nın, ya da Denizgelen Sultan’ın hikâyesini ballandıra ballandıra anlatırlar.

Sevan Nişanyan - 2009.11.28 - Taraf Gazetesi

‘Meteorolojik’ yazı

Şu dünyanın kendine göre rüzgârları var. Örneğin Berlin duvarının yıkılmasının ardından Soğuk Savaş’ın bitmesi, önemli bir iklim değişikliğine işaret eden bir dönüm noktası olmuştu. Özellikle bizim için önemli bir olaydı, çünkü Türkiye Cumhuriyeti o ortamdan soluk almaya koşullamıştı kendini. O zamandan beri nefes darlığı çekiyor, damar sertliği çekiyor vb.

Doğada da öyledir: rüzgâr habire aynı yönden aynı yöne esecek diye bir kural yok. Akşam olur, hava kalır, güzel güzel yatarken bir solugan başlar, ortalığı birbirine katar. Amerika’da küçük Bush’un iktidara gelmesi de böyle bir olaydı: etki-tepki bu. Hem, koca Amerika; Soğuk Savaş bitti diye oradaki bütün saldırganlık kaynakları kuruyacak değil.

Şimdi, Obama’yla, yeniden durulduk, yeniden barışın, demokrasinin dilini konuşmaya başladık. Dünyanın son ulus-devleti olan ülkeden yeni soluganlar esmez diye bir kural yok. Obama’nın ikinci seçimi alıp alamayacağı da kritik soru. Her şey bir yana, sırtında Afganistan ve Irak var. O bunlarla uğraşırken Neo-Con’lar Amerikan ırkçılığıyla yeniden rezonans kurabilecekler mi?

Ama şimdilik, daha bir, iki yıl, barış sularındayız. Bu da, Türkiye’nin ancien règine’ini (eski rejim, yani bildiğimiz “askerî cumhuriyet”) tehdit ediyor.

“Rüzgâr” demiştim. Siyasî olaylarda rüzgârın bir yönden esmesini andıran bir yan, gerçekten var. Bakın, tam da bu günlerde, dünyada pek sık rastlanmayan bir olay oldu: Almanya’da Genelkurmay Başkanı’nın istifası.

Adam belli ki yanlış bir iş yapmış. Kendisi bu işten kendini “suçlu” görmeyebilir, bir “sapma”dan falan da dem vurabilir, ama “sorumlu” olduğunu reddedemez. “Sorumlu değilim” demek daha büyük kabahat. Onun için hemen istifasını veriyor.

Dün Yasemin Çongar böyle bir olayla bizim buradaki durumumuz arasında yapılması gerekli bütün kıyaslamaları yapmıştı: adamın haberi veren gazeteyi suçlayıp parmak sallamadan istifa edip gitmesini vb. Bunları tekrarlamaya gerek bırakmadı.

Şimdi, Alman Genelkurmay Başkanı’nın bu istifasıyla Almanya büyük bir sarsıntı geçirecek mi? Ne olacak orada? Hiçbir şey olmayacak. Yerine başka biri Genelkurmay Başkanı olacak, işler bilindiği gibi yürüyecek, olay bir iki hafta içinde unutulacak, adam muhtemelen bahçesinde çiçek sulayacak vb. Ayrıca, belli ki bir yerde yanlış yapmışsa dahi sonra doğrusunu yaptığı için bir saldırıya da uğramayacak.

Birileri de şimdi diyecek ki, “Orası Almanya! Orada Hıristiyan şeriatı getirmeye çalışan parti yok [Ama Hıristiyan partiler var]! Bölücüler yok! Almanya düşmanları, Büyük Friederich düşmanları yok! Orada böyle işler olur, düzen de bozulmaz!”

Bunu bugün belirli bir “inandırıcılık” dozuyla söyleyebilirsiniz ama şunun şurasında militarizm son derece Alman bir ideolojidir, doğum yeri de öncelikle Prusya’dır. Ludendorff’un, Hindenburg’un har vurup harman savurduğu bir Almanya’da gazetenin biri kalksın da, Genelkurmay Başkanı’nın yanlış iş yaptığını söylesin! Yanlış da, yüz iki yüz Afgan sivilin ölmesi gibi “önemsiz” bir şey olsun!

Bu ülkede askere tanınan ayrıcalıklı davranma imkânlarının hepsi Almanya’da da yaşamıştı. O kadar tek başımıza değiliz. Bizim yaptığımız yanlışları yapan başkaları da hep var; sorun, başkalarının yaptığı doğruları yapmaya yanaşmamamızda.

Almanya, şöyle ya da böyle, ama son kertede kendi çabasıyla buraya geldi. Buraya gelmeyi başardığı için Genelkurmay Başkanı gidince kimsenin kılı kıpırdamaz. O gidince düzen çökseydi, zaten Almanya hiçbir yere gelmiş olmazdı.

İşte dünya, işte biz.

Murat Belge - 2009.11.28 - Taraf Gazetesi

28 Kasım 2009 Cumartesi

Portakal, limon...

Citron yani acı limon ağacını Avrupa’da antik çağdan beri biliyorlar. Bunun daha güzel çeşidi olan limon 12. yüzyılda Araplardan Akdeniz ülkelerine gelmiş. O yüzden güney Avrupa dillerinin çoğunda Arapça isim olan lîmon kullanılıyor. İspanyolca limón, Katalanca llimon, Portekizce limão, İtalyanca limone, Arnavutça limoni, Makedonca limon, vs. Kuzey ve Doğu Avrupa’da citron türevleri geçerli.

Arapça sözcük ilk kez 10. yüzyıla ait bir tarım risalesinde görülmüş, ama ağacın kendisi bundan en az 300 yıl önce İran’da varmış. Hindistan veya Güneydoğu Asya’dan gelmiş olması lazım diyorlar. Hintçe isim nimbu. Ya Araplar Hintçe /n/yi beceremeyip /l/ yapmışlar, ya da Hindistan’ın kaç düzine yerel dillerinden birinde öyleymiş.

*

Narenc’in hikâyesi de aşağı yukarı aynı. Bu da Hindistan ya da Güney Çin kökenli; Hintçesi nâranga, belki aslı nagâranga yani “ejder ağacı” olabilir diyorlar. Arapça nârenc Hicretten 250 yıl kadar sonra zuhur etmiş. 1100’lü yıllarda İspanyolcaya naranja, Sicilya üzerinden İtalyancaya arangia kılığında ulaşmış. İtalyancada baştaki /n/nin neden kaybolduğuna dair çeşitli teoriler var. Fransızların orange’ı İtalyadan gelmiş.

Bunlar bugün bildiğimiz portakal değil maamafih, acı portakal: Farsça öbür adı utrûc veya turunc olan meyve. Çiğ yenebilen tatlı portakal cinsini ilk kez 16. yüzyılda Japonya’dan mı Tayvan’dan mı emin değilim, Portekizliler getirmişler. O ülkenin o zamanki adı Portakal olduğundan, nevzuhur turunç cinsinin adı da Türkçede haliyle Portakal turuncu olmuş, tıpkı yeni devirde tanıştığımız Vaşington portakalı ya da Brüksel lahanası gibi.

1790 küsur yılında Kenzü’l-iştiha adlı yemek kitabını Farsçadan tercüme eden Ahmed Cavid Efendi, “Portakal derler, İstanbul’da şekerden lezîz [turunc] zuhur etmeye başladı,” demiş. Hatta Frenk ülkesinde “portakalı ancak kibarı görebildiğinden, Asitane’de kesreti kendülerini hayran eylediğinden hezeyan-ı gûna gûn ederler” imiş. Yani bizim memlekette bu meyveyi ancak zenginler görür deyip İstanbul’daki portakal bolluğuna şaşar, “oh wow” çekerler diyor.

Sevan Nişanyan - 2009.11.27 - Taraf Gazetesi

Hindu bayramı

Tanrısal yalnızlığa sordukları soruların yanıtlarını tek tanrılı dinlerde bulamayan pek çokları, yaklaşık otuz yıl önce başlayan bir süreçte çok tanrılı Uzak Doğu dinlerine yaklaştılar. Bugün itibarıyla dünyada yükselen din, ne Musevilik, ne Hristiyanlık, ne de İslamiyet... Tüm ülkelerde en hızlı ve çok sayıda yeni mümin kazanan inanç, Budizm!

Şaşırtıcı ama gerçektir, Batı ülkelerini saran bu yeni inanç Türkiye’de de çok tutuluyor ve Türk Budistlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.

Son yıllarda gündelik dilimize giren “dharma, karma, zen, nirvana, meditasyon, reenkarnasyon, santra, mantra vb.” sözcüklerinin yanı sıra gelişen reiki, yoga gibi etkinlikleri ve “fengshui”ye göre düzenlenen yaşam alanlarını, giderek daha çok kişinin iman ettiği Budizm’in yayılışına borçluyuz.
***


Budizm, bir dinden çok bir felsefe.

İnsana evrenin bir parçası olduğunu açıklıyor ve evrensel dengelerle uyum içinde yaşamasını öğretiyor. Ancak bu açıklamaları, Hindu dininin temel kuralları ve öğretisine dayandırıyor.

Hindu dinine dair ilk bulgular Tunç Çağı’na ait ve bir milyarlık mümin nüfusuyla dünyada etkisini hiç yitirmeden artıran en eski din olduğu kabul ediliyor.

İsa’nın doğumundan beş yüzyıl önce ortaya çıkan Budizm ise, kaynağını oluşturan Hindu dininin “yanlışları düzeltilmiş” biçimi.

Örneğin, tüm canlıların birer ruh olduğunu varsayan her iki öğreti de ineklerin kutsallığına ve böcek dahil hiçbir hayvanın öldürülmemesi gerektiğine inandırıyor. Şart koşmamakla birlikte sadece bitkilerle beslenmeyi, et yememeyi, yani vejetaryenliği öneriyor.

Ama Hindu dini, paradokslarla dolu: Dün ve önceki gün Nepal’de gerçekleşen tören, dünyanın en büyük Kurban Bayramı sayılıyor. Beş yılda bir yapılan sonuncu Hindu “bayram” ında 250 bin manda, keçi, koyun, tavuk, fare, domuz ve güvercin, Tanrıça Gadhimai’ye adanan bir vahşetle boğazlanırken, katliam izdihamında iki de çocuk öldü...
***


Budist öğreti, koyduğu kurallarla uygulama arasındaki dengede daha tutarlı. Hindu dinindeki pek çok çelişki gibi hayvanların kurban edilmesine de karşı çıkıyor ve kurban törenlerini reddediyor.

Tanrılara ve tanrıçalara çocuk, insan ya da hayvan kurban etmek, insanlık tarihi kadar eski bir tapınma biçimi.

Ancak günümüzde, hayvanların topluca kurban edildiği dinsel ayinleri sürdüren sadece iki din var: Hinduluk ve İslamiyet.

Son iki günde dünya medyaları, Hinduların Nepal’de 250 bin hayvan boğazladıkları dini ayine odaklandı, kan gölünün, izdihamın, vahşetin tanımı bizim gazetelerimize, bizim televizyonlarımıza bile taşındı.

Oysa İslam âleminde aynı ayin bugün başlıyor ve tüm dünyada 25 milyondan fazla hayvan kurban edilecek.

Yalnız Türkiye çapında manzaranın, bugünden öteye Nepal’den daha az kanlı olacağını ummak için hiç bir neden yok. Korkarım kendisini hacamat edecek ya da kalp sektesinden ölecek acemi kasaplar, yarı yarıya boğazlanıp can çekişecek ya da sokaklarda kovalanıp tüfekle vurulacak kurbanlıkların ahvali, Nepal’lilere bile çakar.

Kurbanlık avına çıkan bir “hayır” derneğinin bayram öncesi (belediyeye ait) panolara yapıştırılmış ilanı gözümün önünden gitmiyor: Dernek, bir kuzuya sarılmış küçük kız fotoğrafıyla ’kurbanlarınızı keseriz’reklamı yapıyordu.

Ve derneğiyle, reklamcısıyla uğursuzlar, başta kuzular, tüm hayvan yavrularını, o yavrularda kendi masum kırılganlığı sezdikleri için seven, bağlanan çocuklara “sevilen öldürülür” mesajını verdiklerini akıllarına bile getiremeyecek kadar ruhsuzdular!
***


İslamiyet’in böyle bir ayini dayandırdığı Hz. İbrahim efsanesi, aslında Yahudiliğin kutsal öyküsü. Ama Yahudiler, toplu kurban ayiniyle kutlamıyorlar artık bu efsaneyi. Hristiyanlık deseniz, tanrılara kurban fikrini kendisini insanlığa kurban eden Hz. İsa’nın bedeninde sembolleştirmiş: Ekmek onun etini, şarap kanını temsil ediyor ve kurban töreni yerine, ekmek ve şarap yeniyor. Hayvan kurban edilmiyor.

Yahudilik ve Hristiyanlıktan sonra Allah’ın birliğine iman eden sonuncu büyük din İslamiyet, acaba çok tanrılı Hindulukla hangi ortak özelliği taşıyor olabilir?

Mine Gökçe Kırıkkanat - 2009.11.27 - Vatan Gazetesi

Türkiye’yi kim yönetiyor?

İzmir’de ve dün de Çanakkale’de yaşananlar, hangi siyasi kampa dahil olursa olsun herkesi endişelendiriyor. DTP konvoyunun İzmir’de yaşadıklarının ardından dün de Çanakkale’de bir kadın meselesinden ortaya çıkan linç görüntüleri... Fakat yaşadığımız sürece yakından bakınca daha temel bir soru gündeme geliyor: Türkiye’yi şu anda kim yönetiyor?
Daha doğrusu şu anda Türkiye yönetiliyor mu?

Belirsizliğin tehlikeli meyvesi
‘Kürt açılımı’ ya da ‘demokratik açılım’ kavramı ortaya atıldığı ilk günlerde yazmıştım. Başbakan’ın, AKP’nin tamamına teşmil olan yaklaşımının ciddi bir tehlike içerdiğini söylemiştim. Bugünlerde tam da o tehlikenin, en azından benim beklediğim sonuçlarını yaşıyoruz.
Başbakan, baştan beri “Biz bu meseleyi ortaya atarız, ne olduğuna bakarız” tonunda konuşuyordu. Büyük bir olasılıkla bu hamlenin siyasi risklerini kendi partisinden olabildiğince uzak tutmak istiyordu. Üzerinde hareket ettiği siyasi zemini büyük erozyona uğratabilecek bir hamlenin sonuçlarını kendi açısından yumuşatmak arzusundaydı. Nihayetinde neydi? AKP’nin son seçimlerdeki sloganı ‘Tek bayrak, tek millet’ti ve billboard’larda Başbakan bayrak önünde poz vermişti. Üstelik daha geçtiğimiz bayramlardan biriydi, AKP, DTP’lilerle bayramlaşmayı reddetti. Bugün ise MHP ve CHP’ye karşı Başbakan ‘Kürt milletvekili kardeşlerini’ savunuyor. Bu denli mıcırlı bir yolda bu denli keskin bir virajı patinaj çekmeden almak mümkün değil. Bu patinajı engellemek için ise Başbakan bir ‘belirsizlik’ söyleminden yararlandı.
Ve fakat tehlike de buradaydı. Halkımız, buyurunuz, meseleyi tartışıyor işte! Taşlarla, sopalarla, linç girişimleriyle, gerilla kıyafetleriyle... Başbakan “Bu işin reçetesi yok” mealinde konuşuyordu, ama maalesef buyurun işte, herkesin elinde kanlı, tehditkâr bir reçete var şu anda.

Cemaatleşme
Türkiye’yi kimin yönettiğine dair merakım ise sadece son yaşananlardan kaynaklanmıyor. Ciddi bir cemaatleşme yaşanıyor memlekette. Hem siyasi, hem sosyal, hem de etnik açıdan. Ve her cemaat kendi hikâyesini üretiyor. Ülkede bütün mutabakatlar, bütün asgari müşterekler yarılmaya başladı. Sadece tarihin, siyasi ve toplumsal cemaatlere göre yeniden ve farklı yazımı söz konusu değil, aynı zamanda bugünü anlamlandırma açısından da herhangi bir mutabakat yok.

Ortadoğululaşma
Bu anlamda gerçek bir Ortadoğu toplumuna dönüşüyoruz aslında. Kan davalı cemaatlerden kurulu bir kalabalığa, bir toplama dönüşüyoruz. DTP’nin “Diyarbakır’a gelirseniz...” tehdidi, MHP’nin “Biz Diyarbakır’a nasıl geleceğimizi biliriz” tehdidi, AKP’nin her türlü muhalefete karşı “Biz sizi nasıl adam edeceğimizi biliriz” tehdidi ve CHP’nin “İsyanların nasıl bastırılacağını biliriz” tehdidi... Türkiye, birbirini tehdit eden cemaatler toplamı gibi görünmüyor mu size? Bu ‘tehditkâr atmosferi’ yöneten biri var mı? Yönetiliyor mu? Hayır. Türkiye şu anda tam anlamıyla binmiş bir alamete, gidiyor kıyamete...
Bu kadar cemaat, bu kadar tehdit ve daha fenası, bu kadar toplumsal eşitsizlikten ne çıkar? Bu matematiğin tek bir sonucu var ve onu söylemeye dilim varmıyor.

Ece Temelkuran - 2009.11.27 - Milliyet Gazetesi

26 Kasım 2009 Perşembe

Misket

Ahmet Vefik Paşa “18 dirhemlik mermi atan tüfek” demiş, misket tanesi de bunun mermisi. Bir dirhem 3 küsur gram olduğuna göre yaklaşık 60 gramdan söz ediyoruz. Şemseddin Sami “geniş çaplı eski bir cins tüfeng” diyerek onu desteklemiş. 1945’e gelindiğinde anlamın genişlediğini görüyoruz. TDK Sözlüğün birinci baskısına göre “bomba ve şarapnellerin içindeki demir tane.” “Çocukların oynadığı bilya” anlamı ilk kez 1974 baskısında görülüyor. Bu da hayret edecek bir şey. Çünkü 1974 baskısı özellikle gözü dönmüş bir elitizmin eseridir; halk kullanımına dair hiçbir şeye yer vermemeye adeta yeminlidir.

Fransızcası mousquet, daha önceleri mousquette (/musket/). Fransa’da 1570 civarında icat edilmiş; Osmanlı ordusunda 1590’larda kullanıldığına dair delil var. Nihai kökeni İtalyanca moschetto, yani “sivrisinek”. Daha önceleri İtalya’da mekanik ok atma aygıtının adıymış. O aletin Türkçesi de zemberek’tir. Farsça zenburek = arıcık yani.

Üzüm cinsi olan öbür misketin bununla alakası yok. Orada da ilginç bir Doğu-Batı paslaşması görülüyor. Misk bir kere Arapça. Esasen “tutam” demek, ikinci olarak da bir tür balinanın midesinden çıkan güzel kokulu mumumsu maddenin adı. Misket bundan ism-i merre: “bir parça misk”. Türkçede de bu anlamda bazen kullanılmış. Öte yandan Avrupalılar o kokulu nesnenin adını Arapçadan alıp musc/mosca/musk etmişler. Misk gibi kokan bir üzüm cinsine de Ortaçağdan beri Fransızca muscat veya İtalyanca moscato adını vermişler. Meninski’ye göre İstanbul’da bu üzümden yapılan şarap daha 17. yüzyılda bilinirmiş. Tatlı ve kokulu İtalyan şarabına Türkçede misket denir diyor, sene 1680’de.

Osmanlı’da şeriat uygulanmıyor muymuş ne?

Sevan Nişanyan - 2009.11.26 - Taraf Gazetesi

25 Kasım 2009 Çarşamba

Faşizmin başkenti: İzmir

Evet... Artık lafı hiç eğip bükmeden açıkça söylemenin vakti gelmiştir...

İzmir, faşizmin başkenti haline gelmiştir... İzmir, Türkiye’nin yeni Maraş’ıdır...

1978’in Maraş’ına benzer bir şekilde toplumun farklı kesimlerinden sivillerin boğazlaşma ihtimalinin en yüksek olduğu yer İzmir’dir... Bu etnik boğazlaşma ihtimalinin olduğu diğer bir şehir olan Mersin’de taraflar belli bir sağduyu zemininde uzlaştığı için Ergenekon’un Mersin planı geçersiz hale geldi. Bu yaz başlarında Mersin’de incelemelerde bulundum. Yan yana olan ve olası provokasyon ihtimallerine birlikte karşı koyan DTP’li ve MHP’li iki belediyeyi de, iki partinin il başkanlarını da tebrik ettim... Ama benim tüm sülalemin yaşadığı şehir, memleketim İzmir o durumda değil...

Ergenekon yapılanmasının İzmir operasyonu büyük başarıya ulaştı... Laikçi bir zeminden beslenen ulusalcı-faşizm mayası İzmir’de tuttu... DTP konvoyunun taşlanması, DTP’lilere saldırılması asla sürpriz değil... Bu saldırıya öncülük edenler bozkurt işareti yapan, kendine ülkücü diyen gruplar... Fakat görüntüleri dikkatle incelediğinizde kendi halinde İnönü Caddesi’nde dolanan ortasınıf İzmir halkının da hemen galeyana gelip, saldırıya katılmış olduğunu görüyorsunuz...

Daha evvel kaç defa yazdım... İzmir’in psikolojisi bozuk... 12 ay boyunca evlerinde ve işyerlerinde sürekli bayrak ve Atatürk resmi asan bir şehirden bahsediyoruz... Bu bayraklar haybeye de asılmıyor... Bu bayrak ve Atatürklerin muhatabı şehrin Kürtleri ve İslâmi yaşam tarzına sahip sakinleri... Ulusalcı-faşizmin iç düşman gördüğü yurttaşlarımız... İzmir’in işlek merkezlerinde biraz gezen herkes bu sakat psikolojik ortamı hissedebilir... İşte bu saldırılardan sonra da İzmir’in en işlek ortasınıf caddesinde inadına daha da çok bayrak asılı durumdaymış... Böyle bir feci olay yaşanıyor. Bu yapılan ayıp görülmüyor, hatta bundan gurur duyuluyor...

Şu an TBMM çatısı altındaki en ırkçı-faşist milletvekilinin İzmir’den çıkması da tesadüf değil... Bir insana “Onun anneannesi Ermeni zaten” diyerek küfrettiğini zannedecek kadar zavallı bir kişi şu an İzmir’in en popüler milletvekili... Türkiye’nin barış sürecini sabote etmek için her provokasyonu yapmaya yeltenen de aynı kişi... İzmir’e “Uygar, çağdaş şehir” demeyi çok seviyoruz... Uygar bir şehirde böyle insanlık düşmanı bir faşist en sevilen milletvekili mi olur? Buna uygarlık değil, barbarlık denir...

Evet, şu an İzmir barbarlığın istilası altındadır... Entelektüel hayatı hiç olmayan, doğru düzgün yayınevi ve dergisi olmayan şehrimiz İzmir nedense tüm ırkçı, faşist, kana susamış yayın organlarının ve derneklerin başkenti durumundadır. İç savaş kışkırtıcılığı yapan yayın organları niye hep İzmir’den çıkıyor?.. Kimisi kendine “sol” diyen, kimisi İslâm-öncesi Türklüğü yücelten garip isimli dernekler ve dergiler niye bu şehirde ikamet edip, belli popülariteye ulaşabiliyor? Çünkü İzmir’in paranoyak ve hastalıklı zihinsel iklimi şu an faşizm üretiyor... Bu faşist hareketler de o iklimde hayat buluyor...

“Kürtlerden alışveriş etmeyin” diyorlar... “Kürt sorunu yoktur, Kürt istilası vardır” diyorlar... Hrant Dink suikastı için “Türkiye bir düşmanını kaybetti, hoş gidişler ola” diyorlar... İzmir’in ileri gelenleri “Bunlar marjinal gruplar” diyerek kendini kandırdı hep... CHP’nin ırkçı-faşist İzmir milletvekilinin bu kadar popüler olması nedir peki? Narlıdere’den Bostanlı’ya kadar tüm sahil şeridinde viyadüklere, tünellere, köprülere yazılmış “Bir cana, bin can isteriz”, “Dünya Türk olacak” yazıları nedir peki? Bu manyakça yazılar nasıl “Uygar İzmir”lileri rahatsız etmez?

Niçin en sert, en faşizan MHP tabanı İzmir’dedir? MHP’nin İzmir milletvekili adaylarından bir tanesi Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt mahkûmlara canlı fare yediren, insanların kafasını bok çukurlarına sokarak nefessiz bırakan işkenceci subayı utanmadan savunmuştu... “Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlar hukuka uygundur. Esat Yıldıran o cezaevinde vatan savunması yapmıştı” diyebildi İzmir’in bu faşist MHP’li avukatı...

Sonra tüm Göztepe, Karşıyaka ve Altay taraftarlarına soruyorum... Niçin tüm Kürt amigoları en çok küfür yedikleri ve saldırıya uğradıkları şehrin İzmir olduğunu söylemektedir?

Niçin Türkiye’nin en popüler faşist yazarı İzmirli olmakla övünen biridir? İki İngiliz taraftarın katledilmesinden memnun olup “Two size” diye manşet attıran, Kürtlere ve dindar insanlara köşesinden sürekli hakaret eden bir mahlûk nasıl “Uygar şehir İzmir”in en sevdiği yazar olur? CHP ve MHP’nin en faşizan isimlerinin İzmir’den çıkması tesadüf mü? Bu faşist politikacılar ve yazarlar, bu şehirde taban bulmasalar bu hastalıklı açıklamaları yapabilirler mi? İzmir uygar ve çağdaş bir şehir olsaydı, bu insanları kınar, protesto eder, özür dilemek zorunda bırakırdı... Oysa bu barbarlık İzmir halkının ciddi kısmı tarafından onaylanıyor... En çok onaylayanlar da en “çağdaş, laik, uygar” olduklarını iddia edenler...

Evet, İzmir şu an faşizmin başkentidir. Kana susamış Ergenekon canileri İzmir’i karıştırmak için pusuda beklemektedir... İzmir’le ilgili hem güvenlik, hem istihbarat, hem de hukuk bağlamında acil önlemler alınması gerekmektedir... Yoksa bu şehir kan banyosuna dönebilir...

Rasim Ozan Kütahyalı - 2009.11.25 - Taraf Gazetesi

CHP'nin sabit siyaseti

Türkiye'nin karşısında bugün bir CHP sorunu var. CHP'yi böyle nitelendirmek bu parti yönetiminin iddia ettiği gibi ona dönük linç girişiminin bir parçası değil. Niye öyle bir hesap olsun ki? Yönetimin dolaşıma soktuğu bu iddia oldukça kuvvetli bir kavram üreterek, eleştirel düşüncede 'kavram tedhişi' denilen bir ortam yaratıp muarızları bir tür demagojiyle geriye itmek, püskürtmek. Oysa sorun CHP yönetiminin hasıraltına süpürdüğünden ve gözden kaçırmaya çalıştığından çok daha büyük, vahim ve kapsamlıdır. Çünkü CHP bugünkü haliyle karşımıza iki büyük problem dikmektedir.
İlki doğrudan doğruya genel politikayla ilgilidir.
Yeniden açıldığı dönemden başlayarak CHP sürekli bir biçimde kutupçu siyaset geliştiriyor. O yoldan Türkiye'deki siyasal yapının çatışmacı, gergin bir yapı içinde bölünmesine yol açıyor. CHP, siyasi hayata bir kez daha döndüğünde çok daha ılımlı bir politika izlemekte ve sol bir siyaset arayışı içinde bulunmaktaydı. Fakat Uğur Mumcu öldürülünce bu siyasetini terk etti. O dönemde laiklik/ şeriat çatışmasını esas alan bir politika içine girdi. Ona göre Türkiye bu ikilem ekseninde bölünmekteydi ve kendi misyonu rejimi savunmaktı.
Bu siyasetinde CHP başarılı olduğunu varsayıyor. Şimdi bazı çevreler de yeniden açılan CHP'nin ilk yıllarda sahip olduğu % 1-2 oya bakarak onun % 25'e yaklaşan oy oranını başarı olarak nitelendiriyor. Tepeden tırnağa bir yanılgı! Nedeni açık: CHP kendi eseri olan kutuplu siyasetin öteki partisidir. Niye o zaman bu parti AK Parti'den daha fazla oy almıyor da onun gerisinde kalıyor? Hele AK Parti oylarının % 50'lere yaklaştığı düşünülürse...
İkincisi ve daha önemlisi, CHP, o bölücü/ kutupçu/ çatışmacı siyasete kendini öylesine kaptırmış durumdadır ki, bu defa Kürt/Alevi/Ermeni sorunlarının gündeme getirildiği her durum ve ortamda işin özünü bir tarafa bırakıp onu bir rejim meselesi olarak tanımlıyor. Değişen hiçbir şey yok ortada. Dün şeriat bölecekti Türkiye'yi bugün demokratikleşme, CHP'ye göre.
Oysa CHP'nin şeriat geliyor diye tanımladığı tartışmalar da, baştan sona karşı çıktığı Kürt sorunu da bir demokratikleşme girişimiydi. Peki, neden CHP bunu görmüyor ve ülkeyi böyle bir bölünmeci siyasete doğru sürüklüyor?
Birinci neden, CHP'nin bir muhalefet partisi olarak son derecede hassas ve tedirgin edici bir konuyu gündeme getirip, gerçekten toplumda bir tedhiş oluşturup oradan nemalanacağını düşünmesidir. Yöntemi, yaklaşımı ve siyasal özü yanlıştır ama gerçek CHP bakımından budur.
İkinci ve daha önemli nedense doğrudan doğruya ideolojik bir zemine otuyor. CHP, 1923'te biçimlendirilmiş (daha öncesi de olmakla birlikte) bir siyaset anlayışını bugünkü toplumda uygulanabilir zannediyor. Bu CHP'nin düşünsel genetiğinin bir uzantısıdır. 1923 sonrası toplum a) organik dayanışmacı bir toplumdur, kimsenin kimliksel, demokratik, hatta bireysel farklılığını kabul etmez; b) elitisttir yani otoriter bir muhafazakârlığa dayanır; c) devlet ve rejim önceliklidir, rejim denilen şeyse demokrasi değil içe dönük bir vesayet rejimidir.
Bugünkü dünyanın bu modeli taşıyamayacağını CHP yönetim kadroları bilir. Fakat CHP şimdi rejim ve devlet odaklı/ öncelikli bir parti olarak küreselleşme ile ortaya çıkan yeni düzenin getirdiği toplumsal travmayı (gerektiğinde bizzat yaratarak) devletçi/rejimci baba rolünü oynayarak aşmaya çalışıyor.
Başlangıç döneminin CHP'si toplumun kendi kendisine dönüşebileceğine inanmıyordu. Toplumun inşa ve daha önemlisi terbiye edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Anlaşılan bugün hâlâ öyle düşünüyor.
CHP üstünden sol bir politika kurmaya soyunanlar kulaklarına küpe etsin...

Hasan Bülent Kahraman - 2009.11.25 - Sabah Gazetesi

AKP tek kale oynuyor!

İsmet Berkan ile Murat Yetkin, sanıyorum tebdil-i kıyafet eyleyip geçenlerde yaptığımız DSİP İstanbul toplantısına katılmış. Radikal’deki 23 kasım tarihli yazılarından öyle anlaşılıyor. Memlekette bir zamandır olan bitenlerin önemini kavrayıvermişler ansızın.

Berkan şöyle yazmış:

“Özgürlükçülük, demokrasi savunuculuğu, azınlık haklarını korumaya çalışmak gibi dünyanın her yerinde sola özgü söylemleri bizde ‘sağ’, hem de bazılarınca ‘aşırı sağ’ kabul edilen Ak Parti yapıyor. Buna karşılık statükoyu savunmaktan özgürlüklerden korkmaya, demokrasinin katıksız olmasını söylemektense vesayetin ortadan kalkıyor olmasına üzülmeye kadar ne kadar ‘sağ’ davranış biçimi varsa bunların hepsini de kendini hâlâ ‘sol’ sayan CHP sergiliyor.”

Ve şöyle devam etmiş:

“Erdoğan.. çok önemli bir zihniyet devrimini merkez sağ kitlelere yaşatıyor ve bu zorlu konulara olumludan, mazlumdan, zulme uğrayanın tarafından yaklaşarak Alevileri, Kürtleri alkışlatıyor, kendi kitlesine bir zamanın ‘öteki’lerini sevdiriyor.. Başbakan Erdoğan’ın kitleleri etkileme, onlara mesajını iletme gücünü hiç küçümsememek lazım.”

Yazının başlığı da “Zihniyet devrimi”.

Yetkin ise Diyarbakır’a gitmiş ve “Erdoğan’ın Meclis’teki sorusu Diyarbakır’da yankı bulmuş” başlıklı bir yazı yazmış. AKP’nin yaptıklarının Diyarbakır’da yarattığı etkiye şaşırmış! Ben Yetkin’in şaşırmasına şaşırdım! İlk defa mı gidiyor yahu oralara!

Şöyle yazmış:

“Türk Başbakanı tarafından yapılan bir konuşmada sarf edilen bir cümlenin, sorulan bir sorunun Diyarbakır’ın hem toplantı salonlarında, hem sokaklarında bu denli etkili olabileceğine görmesem inanmazdım.”

Konuştuğu bir kişi, “O gün kulaklarıma inanamadım” demiş, “Havaalanında bekliyordum. Televizyonda fark ettim. Bunu söyleyen kim diye dikkat ettim. Başbakan’mış. İşte Türkiye’nin değişmeye başladığına o zaman inandım.”

Bir başkası, “Bu mesele artık Meclis’te konuşuldu ya, üzerimize serpilen ölü toprağı değilmiş diye düşündüm, sıra faili meçhullere de gelecek inşallah” demiş.

Neymiş Meclis’te sarf edilen cümle? “Tayyip Erdoğan’ın 13 kasımdaki Kürt açılımı Genel Görüşmesi’nde sorduğu şu soruydu: ‘Bırakın analar ağlasın diyenlere sesleniyorum: Sizin hiç evladınız öldü mü, köyünüz yakıldı mı?’ Diyarbakır’da Vali ile Belediye Başkanı Osman Baydemir’in oturduğu sofralardan, sokaktaki esnafın kaldırım sohbetine dek yankılanan cümle buydu.”

Berkan’la Yetkin’in bu yazıları yazdığı gün, Erdoğan bir konuşmasında daha da ileri gitti:

“Bu millet, ufkunu karartmak isteyenlere, kendisini kafeslere hapsetmek isteyenlere her zaman yanıtını vermiştir; bundan sonra da hiç şüpheniz olmasın, yine verecektir.”

“Kafes” derken ne dediği belli. Darbecilere “Haberiniz olsun, direnirim” diyor. Türkiye siyaset tarihinin temel geleneklerinden birini, asker karşısında hazırola geçme geleneğini zaten yıkmıştı; şimdi de asker “Höt!” deyince şapkayı alıp gitme geleneğini yıkıyor. Halka da “Darbe yaparlarsa, direnin” diyor.

Ben de diyorum, ne var? Diyorum ama, Erdoğan deyince biraz daha etkili oluyor galiba.

AKP’yi ve Erdoğan’ı basitçe gerici ve emperyalizmin uşakları olarak görünce, bütün bunların hiçbirini anlamak mümkün değil.

Şöyle bir süreç işliyor: Tabandan gelen yaygın bir değişim talebi 2002’de tüm diğer partileri silerek AKP’yi iktidara getirdi. Hem bu tabana hem de TÜSİAD’ın desteğine güvenen AKP, değişime karşı direnenlerle itişmeye başladı. İtiştikçe ve karşı taraf sertleştikçe, AKP de sertleşmek zorunda kaldı. Ortam kızıştıkça, başbakanların asılabildiği bu memlekette Erdoğan konumunu güçlendirmek için tabanına seslenmeye başladı. Baktı, taban memnun, taban yerinde duruyor, değişimin giderek hızlanmasına taban ses çıkarmıyor. Taban Erdoğan’ı radikalleştiriyor; Erdoğan tabanı radikalleştiriyor. Kısır döngünün tam tersi, doğurgan döngü.

Bu nedenledir ki “Analar ağlamasın” diyebiliyor, “Dersim katliamı” diyebiliyor, Büyükada’da azınlıkları ziyaret edebiliyor, Gül’ü Ermenistan’a maça gönderebiliyor.

Kim kaldı bu sürecin önemini anlamayan? Solun geniş kesimleri kaldı. Hâlâ kendi köşesinde mırın kırın eden, homurdanan, “Aslında bunlar samimi değil, aslında bunlar gerici, aslında bu açılımlar bir yere gitmez” diyen sadece sol kaldı.

Zihniyet devrimini çakamayan, halkın değişim talebini ve AKP’nin bu talebe nasıl cevap verdiğini anlayamayan, bunun sol için yarattığı fırsatları göremeyen sadece sol kaldı.

Ve görebilen kitlesel bir sol parti olmadığı için, sahada sadece AKP var. Sol yok.

Roni Marguiles - 2009.11.25 - Taraf Gazetesi

24 Kasım 2009 Salı

Medyanın aslanları

Türkiye’nin kilidi medyadadır.

Bu kilidi çözmeden Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşananları anlamanız mümkün değildir.

İster Dersim Katliamı’na bakın, ister İzmir Suikastı’na, ister Ali Şükrü Bey’in vurulmasına, ister Topal Osman’ın öldürülmesine, ister Kürt ayaklanmalarına, ister yaşadığımız üç askerî darbeye, ister 28 Şubat’a bakın.

Bütün bu olayların kanlı sırları medyanın “anlatmadıklarında” gizlidir.

Size basit bir soru sorayım izninizle.

Medya olmasaydı 28 Şubat olur muydu?

O uzun siyah cübbeleriyle şehir şehir gezen yüz tane Aczmendiyi her gece ekranlarına taşıyan, muhtıradan sonra ortadan kaybolan Fadime Şahin’in “şeyhlerle” yaşadığı tuhaf aşkları ve tuhaf baskınları defalarca gösteren televizyonlar, “andıçlara” uygun yayınlar yapan gazeteler olmasaydı 28 Şubatçılar amaçlarına ulaşabilirler miydi?

Dün Hürriyet gazetesinde Ahmet Hakan, 28 Şubat döneminde üç gazetenin, Hürriyet’in, Milliyet’in ve Sabah’ın aynı gün “Kur’an kurslarında ürperten yemin” başlığıyla çıktığını hatırlatıyordu.

Üç gazetenin üçünde de aynı başlık.

Tesadüf müydü sizce?

Değildi elbet.

Merkez medyada bu ahlaksızlığı ortaya koyan gazete var mıydı?

Hatırladığım kadarıyla yoktu.

Peki, bugün bu gazetelerin ve televizyonların Kafes planı karşısındaki sessizliği “tesadüf” mü?

Bu ülkenin son yıllarda gördüğü en korkunç plan Kafes planı.

Çocukları havaya uçurmayı planlamışlar.

Planı yapanların çoğunluğu halen görevlerini sürdüren üst düzey subaylar.

Aralarından yedisi tutuklanmış.

Planda söz edilen bombalarla silahlar, söylenen yerlerde bulunmuşlar.

Genelkurmay Başkanı, o silahların “orduya ait olmadığını” söyledikten on gün sonra o silahların orduya ait olduğu ortaya çıkmış.

Çocukları öldürmek için Koç Müzesi’ne yerleştirilen bomba bulunmuş, tutanak tutulmuş.

Gayrımüslimleri öldürmek için hazırlıklar yapmışlar.

Agos gazetesinin abone listesini ele geçirip planlarına eklemişler.

Plan bütün detaylarıyla birlikte bir Ergenekon sanığının bilgisayarında bulunmuş, dava dosyasına girmiş.

Medya, bu korkunç plan hakkında ne yapıyor?

Susuyor.

Yüzlerce milyon dolarlara kurulmasına rağmen üstüne promosyon koymadan satamayan gazetelerin genel yayın müdürleri, küçük kız çocukları gibi “ay inanmıyorum vallahi” diye yazılar yazıyor.

İnanmıyorsan, gazetende çalışan o kadar iyi gazeteci, yetenekli muhabir var, gönderip araştır, planın “aslında” var olmadığını, Koç Müzesi’nden bomba çıkmadığını, Poyrazköy kazılarında LAW silahları bulunmadığını kanıtla.

Dursun Çiçek’in hazırladığı “andıçı” yayımladığımızda Genelkurmay’a adam gönderip “yüzde 99 yalan” diye başlık atmayı biliyorsun da, Koç Müzesi’ne adam göndermeyi mi beceremiyorsun?

Beceremiyor, çünkü derdi gerçeği ortaya çıkarmak değil, yüz milyonlarca doları “gerçeği saklamak” için gömmüşler o gazeteye.

O yüzden promosyonsuz bir türlü gazete satamıyorlar.

Sadece biri değil ki neredeyse hepsi öyle.

Hürriyet’le Sabah, dışarıdan bakarsan birbirine rakip, birbirleri hakkında söylemedikleri yok ama iş “cunta planına” gelince o muhteşem “Kafes kardeşliğiyle” sesleri kesiliveriyor.

Bu medyayı iyi izleyin.

Birkaç gazete dışında (bu arada geçen gün o gazeteler arasında Vakit ile Evrensel’in adını saymayı unutmuşum, özür borcumu bugün eda ediyorum) hiçbiri konuya girmiyor.

Çünkü bu korkunç plan, ordunun içindeki cuntaları hiçbir itiraza yer bırakmadan ortaya koyuyor.

Ve, onlar ordunun içinde cuntalar olduğunu, darbe planları yaptığını bu halkın öğrenmesini istemiyorlar.

Her darbe planında, her andıçta bir de “medya” bölümü olması, medyaya nelerin yazdırılacağının listesinin yapılması boşuna değil.

Bu ülkede medyanın yardımı olmadan kimse cunta da kuramaz, darbe de yapamaz.

Çünkü darbeyi yapmak isteyen, darbenin “altyapısını” da hazırlıyor ve o altyapının hazırlanmasında birinci görev medyaya düşüyor.

Bazı şeyleri olduğundan “büyük” göstererek, bazı şeyleri de saklayarak o alt yapıyı hazırlıyorlar.

İyi bakın bu medyaya.

Onların Kafes sessizliğini dinleyin.

O sessizliğin içinde cuntanın uğultularını duyacaksınız.

Ahmet Altan - 2009.11.24 - Taraf Gazetesi

Salonsuz kültür başkenti

Ayazağa'daki konser salonu inşaatı yıkılıyor, Kıraçlar'ın projesinde umut kalmadı, AKM hâlâ kapalı... Bu arada kimse farkında değil ama Sütlüce Kongre Merkezi'nde, akustiği çok iyi olan büyük bir salon var
Sütlüce hazır dururken İstanbul Devlet Opera Balesi ile Devlet senfoni Orkestrası salonsuzluktan kıvranıyor.

Ellerinden kayıp giden bir başka filarmoni salonunun ardından, İstanbullu müzikseverler bir bardak soğuk su daha içsinler. Önce bu sayfalarda Cem Erciyes yazdı, hani şu kavuşmayı yıllardır beklediğimiz Maslak’taki salonun akıbetini. Meğer biz İstanbullu müzikseverler, bitirilmesi yılan hikâyesine dönmüş filarmoni salonumuza kavuşmayı beklerken, Kültür Bakanlığı’nın da taraflarından biri olduğu anlaşmalar sonucunda yapının bir ‘Black Box’ ve dev bir alışveriş merkezinden oluşan bir ‘çağdaş tüketim külliyesi’ne dönüştürülmesine karar verilmiş! İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı el ele verip, nitelikli kültür-sanat kaygısından tamamen uzak, rant hırsıyla kararlar alıp sonunda İstanbul’u,’filarmoni salonu bulunmayan bir kültür başkenti’ haline dönüştürmeyi başarmış bulunuyorlar!
Rahmetli Nejat Eczacıbaşı tarafından hayal edilip, Leipzig Gewandhaus Konser Salonu örnek alınarak projeleri çizilen ve Arup tarafından akustiği yapılan muhteşem bir sanat mabedi olacakken Nejat beyin aramızdan ayrılışının ardından İKSV ve gelip geçen hükümetler arasında ‘yap-yapamam’ çekişmesine kurban gitti bu talihsiz salon. Geçen yıl, Hüsnü Özyeğin’in projeyle ilgilenmesiyle umutlandık ama bu iyi niyet belli ki ekonomik krize takıldı. Ertuğrul Günay’ın projeyi sahiplenmesine sevinmiştik. Ama meğer Kültür Bakanı olarak İstanbul’a bir alışveriş merkezi daha kazandırılması açısından ilgileniyormuş Maslak’la!
Oysa Birinci Ordu, Nejat Eczacıbaşı’nın talebi üzerine, Kenan Evren zamanında, kültür ve sanatın hizmetine verilecek olması şartıyla bu araziyi elinden çıkarmıştı. Şu halde, Hıncal Uluç’un geçen hafta köşesinde yazdığı gibi, Birinci Ordu’nun, kendilerine verilmiş bu sözü gerekçe gösterip arazisini geri isteme hakkı doğmuş olmuyor mu?
Bir an için AK Parti Türkiye’sinde yaşadığımızı düşünüp, realist olmaya çalışalım ve bu geniş araziye talip olan firmanın, parasını kısa yoldan çıkarabilmek için, konser salonunun dışında buraya ayrıca rezidanslar veya alışveriş merkezi yapma hakkına sahip olabileceğini düşünelim. Peki, yıllardır tamamlanmayı bekleyen, kaba inşaatı bitmiş filarmoni salonumuzdan ne istediler? Proje bittiğinde, ‘Black Box’u gösterip ‘işte beklediğiniz konser salonu, buyurun’ diyecekler herhalde. Öte yandan, Eczacıbaşı Grubu’nun tavrı ne olacak bu konuda? İKSV’den sonra en önemli projesi diyebileceğimiz Maslak için sürece müdahil olmayı düşündüler mi? Bir büyük rüya dozerle yerle bir edilirken ne hissedecekler? Nejat Eczacıbaşı’nın isminin binalardan birine verilmesiyle mi yetinecekler?

Filarmoni yerine ‘black box’
Kültür Bakanlığı ‘kriz ortamında salonu bitirmeye talip çıkmadı, biz de böyle bir çözüm bulduk’ diye kendisini savunacaktır kuşkusuz. Ama İstanbullu sanatseverler eminim yıllardır hayalini kurdukları konser salonlarına kavuşmak için ekonomik krizin durulmasını da bekleyebilirlerdi. Neydi bu acelenin sebebi? ‘Black Box’ denilen tiyatro-performans-pop/rock konserleri mekânının bir benzeri örneğin Münih’in Gasteig adlı ünlü kompleksinin içinde yer alıyor. Orada 2 bin 500 kişilik bir filarmoni salonunun yanı sıra 250 kişilik bir de ‘Black Box’ vardır. Benzerleri dünyanın hemen her tarafında bulunabilir. Yani sizin anlayacağınız, Filarmoni Salonu projesi yükselmişken yere çakıldı, şimdi ‘kara kutu’nun açılması bekleniyor!
Şehrin son yıllarda kültür-sanat alanında aldığı ilk darbe değil bu. İstanbul’a Pera Müzesi’ni kazandıran İnan Kıraç, iki yıl kadar önce Tepebaşı’ndaki TRT binası ve yanındaki katlı otoparkı yıkıp, Bilbao Müzesi ve Walt Disney Konser Salonu’nun mimarı Frank Gehry’nin tasarımıyla, modern bir filarmoni salonu inşa edecekti. Projeler hazırlanmıştı. Başbakan bir akşam özel olarak Tepebaşı’na gelmiş ve projeleri dikkatle incelemişti. TRT’ye derhal taşınması talimatı verildi. Ama ne olduysa TRT o binadan bir türlü çıkarılamadı. İnan Kıraç da küsüp projenin peşini bıraktı. TRT o estetik harikası (!) binasında hâlâ çalışıyor.
Sanatsever İstanbulluların çilesi anlatmakla bitmez. AKM, Murat Tabanlıoğlu’nun gönüllü projesiyle modern bir hale bürünecek derken, geçenlerde açıklanan bir haberle, yapılacakların tadilattan ibaret kalacağını öğrendik.
‘Filarmoni salonu bulunmayan kültür başkenti’ dedik İstanbul için ama Büyükşehir Belediyesi gözlerden uzak tutmak için elinden geleni yapsa da İstanbul müthiş bir konser ve opera (evet yanlış okumadınız opera!) salonuna kavuştu geçenlerde. Viyana Filarmoni Orkestrası’nın İstanbul’da bu işe uygun olabilecek tüm mekânları gezip, gelecek yılın haziran ayında konser vermek üzere aralarından seçtiği Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi’nden bahsediyorum. Belediyenin Lütfi Kırdar’a rakip olsun diye çıkardığı anlaşılan (Buradaki etkinliklerden Lütfi Kırdar’ın talep ettiği rakamları istiyorlar çünkü) bu bina aslında iddialı bir filarmoni salonundan başka bir şey değil! Bunu ben değil o sahnede bu yılki Su Kongresi sırasında bir konser veren Tekfen Filarmoni Orkestrası üyeleri dile getiriyor. Konuştuğum üyelerin hepsi 3 bin kişiyle dolu Haliç Salonu’nda verdikleri konserde salonun akustiğinden çok etkilendiklerini söylüyor. Haliç’in zemininin halıyla değil parkeyle kaplı olması da yapım sırasında akustik kaygıların gözetildiğini ispatlıyor.

Opera da sahnelenebilir
Sahnede orkestra çukuru da var yani opera salonu olsun bilinciyle inşa edilmediyse bile (ki o bilinçle yapıldığını sanmıyorum) burada en azından bazı modifikasyonlar yapılarak opera da sahnelenebilir gibi gözüküyor. Konuştuğum İstanbul Devlet Opera Balesi Müdürü Suat Arıkan Sütlüce ile hiç ilgilenmediklerini söylerken İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Müdürü Gülten Çapan, salonsuzluktan kıvrandıkları şu dönemde sezon programını yaparken konunun üzerine epeyi gittiklerini ama Sütlüce’nin ışık ve ses sistemlerinin o tarihte henüz ihalesi yapılmadığı için ilerleme kaydedemediklerini belirtti. Bugünlerde salonda AKP’nin toplantıları düzenleniyor.
İzmir Belediyesi çok doğru bir kararla, Saygun Konser Salonu’nu İzmir Devlet Senfoni’ye tahsis etti. İstanbul Belediyesi de, salonsuz kalan İDSO ve İDOB’a AKM yeniden açılana kadar, altyapısını tamamlayacağı Haliç Salonu’nu bedelsiz tahsis etmelidir.

Serhan Bali - 2009.11.24 - Radikal Gazetesi

Modernleşme, ama...

Bu dünyada “Türk modernleşmesi” adıyla anabileceğimiz, tamamen “nev’i şahsına münhasır’ bir modernleşme biçimi varsa, bunun temel özelliğinin bir algılama yanlışına dayandığını söylemek mümkündür. Neye benzetsem? Diyelim ki, biri, bir resme bakarak heykel yapıyor. Ama yandan çekilmiş bir resme baktığı için, heykel tek bacaklı oluyor. Hegelci ikilemeden gidecek olursak, “politik toplum” (Devlet) bacağı var, ama “sivil toplum” bacağı yok. Ortaya böyle bir heykel çıkıyor.

Çünkü devlet, olaya, bakmaya bildiği tek açıdan, yani kendi açısından bakıyor. Buna göre, merkezîleştirme önemli, çok önemli, zaten daha önemli bir şey yok. Birilerini yönetecek kişiyi merkezden belirleyecek, o birileri arasında asayişi merkezden gönderilen “başka birileri” sağlayacak; buradan vergiler toplanacak ve merkeze gönderilecek; ayrıca, orada birileri uygun yaşa basınca merkezin emrinde askerlik yapacak, buna benzer daha bir yığın yeni durum, yeni yükümlülük...

Bunlar yanlış şeyler mi, olmaması gereken şeyler mi? Hayır, değil. Bunlar, belirli bir toplumsal örgütlenmeyi gerçekleştirme aşamasına gelmişseniz, olmazsa olmaz şeyler. Elbette ki herhangi bir modernleşme gelişimi bunları da içine almak durumunda.

Sorun, modernleşmenin öbür bacağının olmamasında. Bunlar, evet, gerekli. Ama öyleyse demokratikleşme de gerekli. Vergi veren, askerlik yapan bu adamların bunlara karşılık bazı kazanımları olmalı –istediklerini seçmek ve seçtikleri kişilerin ancak kendi iradeleriyle işbaşından uzaklaşacağının garantisini beklemek gibi. Saygı görmek gibi. İyi bir eğitim almak gibi. “Bu bacağa” ilişkin listeyi de uzattıkça uzatabiliriz. Ama “modern toplum” dediğimiz şey böyle oluşur, böyle gerçekleşir.

Bu “bacak”ların” ikisi de aynı anda, aynı gürbüzlükle serpilmezse, “modernleşme” olmaz; cemaat yapıları olduğu gibi kalır. Merkezî devlet, yurttaş yaratamamış olur. “yurttaş” olmadığı için, siyaset, devletle (“merkez”le de diyebiliriz) cemaat önderleri arasında cereyan eder. “Cemaat” demek, siyasette, “oy deposu” demektir. Çünkü bu çeşit siyasette (bunun tek partilisinde olduğu gibi, ufak tefek rötuşlarla çok partilisinde de) cemaati oluşturan bireylerle (bunlara ne kadar “birey” denebilirse) fazla işiniz olmaz; işiniz, bunun “bekçisi”yledir. Onu tavladığınızda, depo dolusu oy gelir.

Özellikle Doğu illerimizde seçimlerde bunun örneklerini görürüz: falan ağa, filan şıh, seçime partisiz, “bağımsız” katılır ve ne kadar oy varsa alır götürür.

Ama yalnız “ağalık / şıhlık”la mı sınırlı bu durum? Örneğin şu günlerde CHP ile onların başlıca “oy deposu” olan ve nedense bundan bir rahatsızlık duyduğu izlenimi vermeyen Aleviler arasında bir anlaşmazlık çıktığını gözlemliyoruz. Acaba bu olay, Alevilerin kendi bireysel tercihleri üstüne düşünmeye başlamalarını hızlandıracak bir olay olabildi mi, yoksa yeniden cemaat olarak bir yeni temsilciye dönerek mi sorunlarını çözmeye çalışacaklar?

Sonuçta Türkiye, adı şöyle ya da böyle olsun, bir “cemaatler toplamı” olmaktan kolay kolay çıkamayacak. Çünkü devlet-toplum ilişkisi ve bunun içinde yer aldığı tuhaf “modernleşme” süreci, insanları devletin yaptıkları karşısında kendilerini savunmaya itiyor. Bu, II. Mahmud zamanında da böyle, Cumhuriyet’in kuruluşunda da. Kendilerini savunmanın “modern” toplum içinde olağanlaşmış kurum ya da mekanizmalarını devlet topluma vermiyor, sıkı sıkı saklıyor. O zaman toplum, bildiği, geleneksel kurum veya yapılara sarılarak kendini savunmaya çabalıyor: hemşehri yapısıyla, İslâm kültürüyle, Müslüman dayanışmasıyla vb.

Onun için de bu, “nev’i şahsına münhasır” bir modernleşme; daha doğrusu, modernleşemeyen bir modernleşme.

Murat Belge - 2009.11.22 - Taraf Gazetesi

20 Kasım 2009 Cuma

Fasulye

Okurlarım iki ekole bölündüler sanırım. Bir kısmı sevgili Önder Aytaç gibi siyaset, tarih, felsefe felan bilmediğim konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmamı öneriyor. Bir kısmı da öyle fasulyeden mevzularla bizi sıkma, siyaset anlat diyor. Bana aslında ikisi de uyar. Ama geçen haftalarda siyasete biraz fazla girdim, vatanist Türk gençliği benim yüzümden galeyanlara gelmiş diyorlar, o yüzden belki bir müddet fasulye işleriyle ilgilensem daha iyi olacak.

Eski Yunanca phasêlos bugün bildiğimiz fasulye değil, Anadolu’da fiğ dedikleri, milimetrik taneli, tatsız tuzsuz fasulyegilin adı. Bilimsel adı vicia sativa. Eski Dünya’da onbin yıldan beri yetiştirilen bir bitkiymiş. Bunun GDO’su olan vicia faba Milattan 2000 yıl kadar önce Doğu Akdeniz’de geliştirilmiş. Yunancası ve Latincesi faba’dır; oysa bizde sadece ezmesine fava adı verilir. Arapçası bakılla aslında düpedüz “yeşillik” veya “sebze” demek, düşünün ki ne kadar önemli bir mahsulmüş bir zamanlar.

Phasêlos sözcüğü phaseolus şeklinde Latincede de kullanılmış, fasulyegillerin bir tür genel adı olarak arka planda kalmış. Amerika kıtasına özgü bir bitki olan bugünkü fasulye (phaseolus vulgaris) Avrupa’ya geldiğinde, ekonomik davranıp, battal olmuş bu eski adı yeni bitkiye uygulamışlar. Bizim bu taraflara gelmesi sanırım 19. yüzyıl olmalı. Rumcası phasóli, aslı Yunanca olan kelimenin Batı dillerinden geri-ödünçlenmiş biçimi. Türkçede bilemediğim bir nedenle Rumcadan gelen balık ve sebze adlarının daima çoğul hali kullanılır, bu da olmuş phasólia’dan fasulya. Arkadaki /a/nın inceltilip kibarize edilmesi yakın dönemin eseridir.

Fasulyanın yakın akrabası olan vigna unguiculata’nın hikâyesi başka. Bu Hindistan kökenli bir sebze. Türkler bununla Malazgirt’ten az sonra tanışmışlar, şekline bakıp böğürce demişler. Böğür demek böbrek demek, bu da böbrekçik. İstanbul’da bildiğim kadarıyla fasulyenin bir türü sayılır. Oysa Ege’de börülceyi gösterip “fasulye” dersen yüzüne boş boş bakarlar. Ayrı bir sebze kabul edilir çünkü.

Ayrıca lubya var, bezelye var, nohut var anlatacak. Ama yetsin bu kadar fasulye muhabbeti bugünlük.

Sevan Nişanyan - 2009.11.20 - Taraf Gazetesi

‘Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek’ korkusu

Bugün bu köşeyi bir belgeye ayırıyorum. Son derece önemli bir belgeye... Dersim olaylarında rol oynamış bir görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına.

Bu belge Atatürk’ün idamlardan haberi olmadığını, tam tersine “Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek” korkusuyla idamların alelacele ve her türlü kural çiğnenerek yapıldığını ortaya koyuyor.

Bu yüzden ne Sivas’ta insan yakanlar bu olaydan Atatürk’ü sorumlu tutsun ne de 2009 yılında Dersim metodu isteyenler onun arkasına saklansın.

Ve Aleviler cemevlerinde neden Hz. Ali’nin yanına Mustafa Kemal resmi asar bir kez daha düşünülsün.


***


Çağlayangil diyor ki:

Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Elazığ’a da gelecek, karayoluyla Singeç köprüsüne geçecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensuer bey bana diyordu ki “Atatürk Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Buna meydan vermeyelim”...

1937 yılında resmî tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenilen “Asılacak asılsın!” ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.

O dönemde Elazığ Valisi Şefik Bey, Savcı Hatemi Senihi bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim bey, Savcı yardımcısı arkadaşım Şükrü Sökmensuer, “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün siyasi şubesinden, sivillerden istediğini yanına al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi.

Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim beye gittim. Savcı için “kuraldışı bir şey yapmaz, mümkün değil” dedi. Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bana bu konuda hükümetten de şifre aldığını ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde sonuç almanın mümkün olmadığını bildirdi. Ve ekledi: “Ben de mahkemeleri etkileyemem.”

Oysaki biz Atatürk gelmeden önce mahkemenin kararını vermesini ve gereğinin yapılmasını, Atatürk geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim. Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana “sen valiye söyle, savcı gitsin, rapor alsın. Ben senin istediğini yaparım” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.

Mahkeme hakiminin evine gittim. Gittiğimde hakim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir CHP devri. Herkes çekiniyor. Hakim bana: “Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz” dedi. O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yoktu. Abdurrahman Paşa sıkı yönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek kişi idi. O da “Yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya “Abdurrahman Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi idam edilirdi.

Hakime dedi ki: Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki. Hakim “Başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendisine sordum:

- Sizin saat beşten sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?

- Oooo, çok oluyor cevabını verdi.

- Eee sonradan beş saat ihlal ediyorsunuz da, baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Elektrikler kesiliyor dedi, hakim. Ona çare bulduk. Otomobil farlarıyla hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız.

Hakim bu defa : Samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz.

- Kaç kişi asılacak?

- Onu karardan önce söyleyemem dedi. Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi.

- Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım?

- Bilmem dedi. Ceza İnfazı Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu. Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı vardı.

BENİ ASMAYA MI GELDİNİZ?

Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıkladı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. İdam “tunne” diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı.

- Asacaksınız dedi ve bana döndü.

Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.

- Evladi Kerbelayimi, be gunayimi, ayibo, zulimo, cinayeta. (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir) dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu.

Zülfü Livaneli - 2009.11.20 - Vatan Gazetesi

Geçmiş/Gelecek, Cemaat/Toplum

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan artakalan malzemeyle kuruldu. Daha kurulurken, o malzemenin bir kısmını istemediğini de beyan etti: Rumları, Ermenileri, kısacası, gayrı Müslimleri. Lozan’da, bu istenmeyen, ama dayatma zoru katlanılan “azınlıklar”ı tanımlayan ölçüt dindi. Ama Hilafet de kaldırılınca, Müslümanları birarada tutması beklenen bağın ne olduğu konusunda bir belirsizlik oluştu. Diyanet İşleri mi? Herhalde değil. Nitekim hemen Şeyh Sait ayaklanması başladı.

Şöyle bir genel hatırlatma olmak üzere böyle kısa kısa değiniyorum bir şeylere, ama bunları tartışmak değil istediğim. “Birlik” kavramı üstünde durmak istiyorum.

Bir imparatorluktan kalan malzemeyle “ulus-devlet” kurmak çok zor bir iştir, bir “ulusal birlik” atmosferi yaratmak çok zordur, bunu anlatmak istiyorum.

İmparatorluk’tan kalan nüfus çok-parçalıdır, heterojendir. Yapısal olarak böyle olmanın ötesinde, bunu zihnen de sindirmiş, daha doğrusu, bunun dışında bir ideolojik formasyonla tanışmamıştır. Ne demektir bu? Toplumun, cemaatlerden, “topluluk”lardan oluştuğu demektir: biraraya gelince bir “toplum” çıkaramayan “topluluklar” paradoksu.

Her türlü “zorluk”, işte bu yapının ürünüdür. Böyle bir yapıda, sadece şu dinden, falanca mezhepten, ya da filanca etnik kökenden olanlar “cemaat” yaratmaz; yerellik de bir “cemaat” kaynağıdır. “Sivaslılar” da, “Tokatlılar” da, “Yozgatlılar” da, birer cemaattir. Sonra, “cemaat-içi cemaat” de olabilir: Kürt ama Alevi ya da tersinden bakın, Alevi ama Kürt cemaat de vardır.

Türkiye’de, tevarüs edilen miras gereği, bunların hepsi var.

Çok heterojen bir nüfus yaşıyor. Bu “heterojenlik”, egemen etnisitenin, yani Türk kesimin, “bu nüfusla nasıl birlik kurulur” sorusuyla her karşılaşmasında fenalık, baygınlık geçirmesine yol açıyor. Oysa durum çok daha kötü olabilirdi, “bölünme” paranoyasını besleyecek daha ciddi etkenler de olabilirdi. 19. yüzyılda Osmanlı toplumunun talihsizliği 20 ve 21. yüzyıllarda Türkiye Cumhuriyeti için bir “şans” yarattı. Bugün burada Arnavut, Boşnak ve başka Rumeli halklarından, Çerkes boylarından, Gürcülerden insanlar yaşıyor. Bunlar Osmanlı’nın uzak topraklarında yaşarken, oraların başka toplulukların eline geçmesi üstüne buraya göçmüş insanlar: Onun için de, pre-modern dünyanın en büyük koşullanmalarından biri olan toprak konusu, onların bu “yeni vatan”la kurdukları ilişkide bir rol oynamıyor. Değişik sınırlarımız olsaydı, sözgelişi, eski Kürdistan’ın en geniş kısmının Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalması gibi Arnavutluk denen ülkenin üçte ikisi burada kalmış olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “Arnavutluk sorunu” da olurdu –bir “Çerkes sorunu”, bir “Gürcü sorunu” da olabileceği gibi.

Zaten bu sınırlar içinde yaşayan Araplar ya da Lazlar gibi Müslüman toplulukların da buna benzer bir “toprak” sorunları hiç olmamıştı, bugün de yok.

Ama Kürtlerin var, dolayısıyla bir “Kürt sorunu” var.

Bu böyle olduğu için Cumhuriyet Muhafızları’mız Kürtlere tarih boyunca gönül rahatıyla bakamadılar, gene bakamıyorlar. Aslında hiç kimseye gönül rahatıyla bakamadılar ama o ayrı hikâye.

O, kendilerinde ileri gelen bir şey –“Muhafız” olmalarından.

Atatürk, Cumhuriyet’in “birlik” içinde yaşamasına temel hazırlamak üzere, pek çok yeni ulus-devlette olduğu gibi, yüzünü geçmişe döndü ve yanında yardımcılarıyla, harıl harıl, ulus-devlete “ulusal” bir tarih hazırlamaya başladı. Oysa bu işi çözecek anahtar tarih değildi.

Tarih olsa olsa, sorunu dallandırır, budaklandırırdı. Kuruyan denizler veya yol gösteren kurtlar, Kürtleri ilgilendirmiyordu. O anlatılan yerlerden gelmemişlerdi, geldiklerine inanmaları için de bir neden yoktu. Yeni Kağanlar, Hakanlar icat ettikçe onları yabancılaştırıyorduk.

Tarihle böyle ilgilenmek cemaat yapısını pekiştirir, cemaatten topluma giden yolların kapılarını kapatır. Böyle bir “cemaatler” toplamını bir “toplum” yapmanın yolu “tarih”te değildir. Tarihe yöneldikçe cemaatlerin arasına duvar örersiniz. Bakacak yer, gelecektir. Ulusal birlik, gelecek perspektifi içinde kurulabilir. Geleceğe yönelmek için atacağımız adımları da “demokratik anayasal” zeminde atabiliriz ancak.

Bunun imkânları, her şeye rağmen, bugün de var Türkiye’nin potansiyelleri arasında. Altyapısıyla, çoğulcu bir toplumda gerekli olacak birçok şeye sahip. Cemaatten topluma geçebilir ve geçtiği zaman bugün sorun gibi görünen pek çok şey sorun olmaktan çıkar. Ama bu kapının anahtarı Kemalist cemaatin elinde değil.

Murat Belge - 2009.11.20 - Taraf Gazetesi

Onur Öymen'in Dersim'e katkısı

1937-1938 yıllarında “Dersim’de neler oldu” konusunda düzenlenen konferansa katılmak amacıyla Brüksel’deyiz. Avrupa Parlamentosu Yeşiller grubundan Jürgen Klote’nin çağrısıyla katıldığımız konferansta, Dersim katliamı olarak tarihe geçen olayları, anlamaya ve irdelemeye çalışıyoruz.
Bu konferans, çok önceden düzenlenmişti.
Daveti aldığımız zaman ne Onur Öymen, Meclis’e çıkıp malum lafları etmişti, ne de Kılıçdaroğlu
onun istifasını istemişti.
Onur Öymen’in konuşmasıyla birlikte başta Dersim’de neler olduyla çıktığımız yolculuk, tarihimizin diğer evrelerini de içererek ilerliyor. Koçgiri katliamı ve benzeri katliamlar da bu tartışmaların bir parçası olarak yeni baştan değerlendiriliyor.
***
Onur Öymen, bu lafı ağzından mı kaçırdı, yoksa bilinçli şekilde tarihsel bir gerçeği mi işaret etmek istedi? Ağzından kaçırmadığı daha sonraki savunmacı tutumuyla anlaşıldı. “Bunu yapan Atatürk’tür, bu nedenle bu tartışma beni değil onu hedef alıyor” dedi. Deniz Baykal da Onur Öymen’i koluna takarak gruba girdi ve onun yanında durduğunu ifade etti.
Bu gelişmenin burada durması mümkün değil. Artık yakın tarihi resmi tarihin sınırlarını aşarak araştırmaya, okumaya, öğrenmeye çalışıyoruz.
O tarihlerde yaşanan acıları, acımasızlıkları bir gerçek olarak algılama eğilimi güç kazanıyor.
Avrupa Parlamentosu’ndaki toplantıda da Onur Öymen’in sözlerinin üzerinden yorumlar yapıldı, Dersim’de neler yaşandığına ilişkin yorumlar ve saptamalar ilgi ile izlendi.
Tarihe merak belki de hiç bugünkü kadar öne çıkmamıştı.
***
Tarihe merak neden önemli? Geçmişi öğrenmenin ve resim tarihin dışına çıkmanın ne gereği var?
Şunun kabul edelim ki, kendi tarihini bu kadar yanlış öğrenen bir toplum çok azdır. Düşünün Dersim’de katliama uğramış ailelerinin çocukları, torunları bile kendi tarihlerini yeni yeni öğreniyorlar. Hatta kendi kişisel
tarihlerini bilmeyen, öğrenemeyen o kadar çok Dersimli bulunuyor ki!
Tarihi öğrenememenin sorumlusu biz miyiz? Yahut asıl sorumlusu biz miyiz? Şurası bir gerçek ki, resmi tarihte, okullarda okutulan tarih kitaplarında ne Dersim vardır, ne de Koçgiri. Okullarda bunlar öğretilmez. Ancak eğer
söz edilmek gerekirse de tamamen tarihi gerçekler çarpıtılır. Biz bir başka tarihin içinde yaşarız. Sonra dünyanın değişik yörelerinde gerçeklerle yüz yüze geldiğimizde ezberimiz
bozulur şaşırır kalırız.
Tabii doğruları öğrenmek kolay değildir ülkemizde. Kaynak bulmak kolay değildir.
Ezberler içinde yazılmış tarih kitaplarını aşmak kolay değildir.
Bütün bunların sıkıntılarını yaşarken Onur Öymen imdadımıza yetişti. Dersim katliamını savundu. Hem de Alevilerin CHP’ye en çok destek verdikleri bir dönemde yaptı bunu.
Aleviler yaşadıkları şaşkınlığın içinden çıkabilmiş değiller. Gerçekten bu sözlerin altından nasıl kalkacaklar? Bir yanda bugüne kadar güven duymadıkları bir iktidar var.
Bir de destekledikleri parti. Destekledikleri partinin Genel Başkan yardımcısı, “Dersim’de Alevileri kestik, iyi de ettik” anlamına gelecek türünden sözler ederken, Başbakan Erdoğan belki ilk kez bu kadar yüksek düzeyde bir sorumlu olarak ‘Dersim katliamı’ diyor.
Aleviler açısından zor bir durum. CHP içindeki Aleviler açısından iki kere zor bir durum.
Bu yazıyı yazarken Türkiye’den gelen haberler tartışmanın daha da alevleneceğini gösteriyor. Öymen’in istifasını isteyen Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu, kendi sözlerini CHP içindeki çok sesliliğe bir örnek olarak göstererek durumu idare etmeye çalışıyor.
Bu nasıl birçok seslilik ki, Dersim katliamını savunanla, Dersim’de kırılan, canını, kanını kaybedenler aynı çatı altında yaşayacaklar.
Bu mümkün mü?
Ezenle ezilen, yok edenle yok edilen aynı siyasi akımın içinde mücadele edebilir mi?
Benim inancım o ki, bu iş burada bitmez.
CHP bu sıkleti kolay kolay kaldıramaz.
Görüp yaşayacağız, ama hiçbir şeyin artık eski yerinde durmayacağını da görmeliyiz. Göreceğiz.

Oral Çalışlar - 2009.11.20 - Radikal Gazetesi

19 Kasım 2009 Perşembe

Dersim yanlışları

Her ne kadar CHP Lideri Deniz Baykal “o konu kapandı” dese de Onur Öymen’in neden olduğu “Dersim krizi” kolay kolay kapanacağa benzemiyor. Bunun iki temel nedeni var: 1) Öymen özel olarak Tuncelilerin, genel olarak da hem Aleviler, hem Kürtlerin çok derin bir yarasını durup dururken kaşıdı; 2) Bu kriz, hem Kürt açılımı konusunda ana muhalefet partisi tarafından iyice bunaltılmış olan AKP’nin; hem CHP’den kopup, tıpkı yıllar öncesinin Birlik Partisi gibi bir “Alevi partisi” etrafında örgütlenmek isteyen bazı Alevi siyasetçilerin; hem de Mustafa Sarıgül gibi CHP’ye alternatif yeni bir siyasi hareket oluşturmak isteyen kişi ve çevrelerin çok işine yaradı.

Olayın CHP’ye getirebileceği zararları değerlendirmeden önce Öymen’in çıkışının neden yanlış olduğunu tartışalım:

1) Öymen, Dersim olayını sadece bazı asilerin devlet tarafından yakalanıp etkisiz hale getirilmesi gibi sundu ki doğru değil. Tarafsız anlatılardan hareketle, Dersim olaylarında sadece devlete başkaldıranlar değil, sivil halkın da çok ciddi kayıplar verdiğini biliyoruz. Ayrıca sağ kalanların önemli bir bölümü ülkenin başka bölgelerine sürüldü ve Tuncelili olmak devlet nezdinde yıllarca bir “suç” gibi algılandı.

2) Diyelim ki Dersim olaylarında sadece bir başkaldırı bastırıldı. Öymen’in 70 yıl önceki bir uygulamayı günümüzün Kürt sorununun çözümü için önermesini anlamak mümkün değil.

3) Kaldı ki son 25 yılda değişik iktidarlar, devletin diğer kurumlarıyla işbirliği içinde, “bataklığı kurutma” bahanesiyle Dersim’i andırır uygulamalara izin verdiler ve Türkiye terörle mücadele adı altında sivillerin uğradığı mağduriyetler nedeniyle dünya çapında kötü bir isim yaptı. Sonuçta, bugün de görülüyor ki bu tür ceberrut yöntemler sorunu çözmek yerine daha da derinleştirdi.

Sivilleşen CHP

Öymen’in kuşkusuz en büyük yanlışı, günümüz CHP’sini tek parti döneminin CHP’si ile bir tutmasıdır. Her ne kadar belli bir süreklilik bulunsa da, her ne kadar birileri CHP’yi hâlâ “devlet partisi” yapmaya çalışsalar da, 1965 yılında ilan edilen “ortanın solu” çizgisiyle birlikte bu parti “sivilleşme”ye başladı ve 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleriyle birlikte devletle arasında belirgin bir mesafe koydu.

Eğer Öymen CHP içinde yıllarca politika yapıp parti içinde bugünkü yerine gelmiş olsaydı, bu partiyi ayakta tutanlar arasında Alevilerin, özel olarak da Dersimlilerin önde geldiğini kavrar; onların hassasiyetlerini bilir ve sözlerini seçerken bunları göz önüne alırdı.

Öymen, kendisini aklamaya çalışırken Atatürk’e referans vererek de vahim bir yanlış yaptı. Çünkü Aleviler büyük çoğunlukla Atatürk’ü severler sevmesine ama yakın tarihin en büyük travmalarından biri olan Dersim katliamının onun adıyla meşrulaştırılmasına razı olacaklarını düşünmek de aldatıcı olur. Bu arada İbrahim Kaypakkaya’nın temelini attığı ve temelinde katı bir Kemalizm düşmanlığı bulunan TİKKO hareketinin Tunceli’de yıllardır etkili olduğunu da akılda tutmak şart.

Yaraları sarmak

Bu krizin CHP’ye olası faturalarına gelecek olursak öncelikle bu partinin, hükümetin başlattığı “Alevi açılımı”na ilgisiz; “Kürt açılımı”naysa alenen ve sert bir şekilde karşı bir duruş sergilemesi tabandaki Alevi ve Kürtlerde zaten rahatsızlıklara yol açıyordu. Baykal’ın TBMM’de parti adına Öymen’in konuşmasını istemesi, tabandaki bu hassasiyetleri çok da fazla önemsemediğini gösteriyor. En azından kurmayından bu denli vahim bir hata beklemediği kesin.

Kesin olan bir diğer noktaysa, başta da belirttiğimiz gibi, bu krizin Alevileri CHP’den koparıp yeni bir parti kurmak isteyenler için çok elverişli bir zemin yaratmış olduğu. Aslında Alevi seçmenin CHP’den tatminsizliğinin tarihi daha eskidir, fakat özellikle Sünni siyasal İslamcılığın yükselmesinin de etkisi nedeniyle, büyük çoğunluk “her şeye rağmen” CHP’de ısrar etmeyi sürdürdü. Bu arada özellikle Türkmen Alevilerinde, PKK’ya duyulan öfkenin de etkisiyle MHP’ye belli ölçülerde bir yöneliş olduğu da gözlendi.

Baykal her ne kadar “bu konu kapandı” dese de, bunun o kadar kolay olmayacağını bilecek kadar tecrübeli bir siyasetçidir. Bakalım yaraları saracak mı? Saracaksa nasıl saracak?

***


Sevgili dostum Ömer Lütfi Mete’ye Allah’tan rahmet, sevenlerine de başsağlığı diliyorum.

Ruşen Çakır - 2009.11.19 - Vatan Gazetesi

18 Kasım 2009 Çarşamba

'Ulu Tanrı Türkleri de seviyor'

Birkaç günlüğüne Hollanda’daydım. Havaalanından bindiğim trende gazeteleri okurken, ‘Hollanda’daki ruh hali’ hakkında bir yazı hemen dikkatimi çekti. Yazı, niye çok sayıda Hollandalı’nın hayatından ve ülkesinden memnuniyetsiz göründüğünü izah etmeye çalışan bir yazı dizisinin o günkü bölümüydü. Dizi bir hafta önce başlamış, en büyük gazetelerden biriyle, televizyonda geç vakitte yayımlanan popüler bir talk şov programının işbirliğiyle hazırlanmıştı. Diziye vesile olan başlıca sebeplerden biri, ölçüsüz, aşırı sağcı, popülist siyasetçi Geert Wilders’a kamuoyu yoklamalarından çıkan ciddi desteğin sürmesiydi. 2010 ilkbaharında yerel seçimler yapılacak ve birçok yorumcu Wilders’a anketlerde verilen bu desteğin gerçek seçime nasıl yansıyacağını merak ediyor. Niye Hollanda’da birçok insan ‘normal’ siyasetten, göç, İslam ve Müslümanlar gibi hassas meselelerde aşırı fikirleri olan bir partiye oy vermeyi düşünecek kadar rahatsız?
Araştırma aslında Hollandalıların büyük kısmının şahsi hayatlarından gayet memnun olduğunu gösteriyor. Endişe duydukları şey, toplumdaki belli bazı gelişmeler. İnsanlar kamusal alanlardaki kötü tavırlardan ve mahallelerindeki kaba davranışlardan bıkmış durumda. Vatandaşlarını egosantrik, agresif ve daima yarış halinde diye niteliyorlar. Siyasetçilerin bu konuda bir şey yapması gerektiğini, fakat beceremediklerini düşünüyorlar. Bu olumsuz hislerin ekserisi, Fas ve Türkiye’den gelen ve birçoğu toplumla iyi entegre olmayan göçmenlerle bağlantılı. Bilhassa eğitim seviyesi düşük Hollandalılar küreselleşme ve göçün kontrolleri dışında bir dünya yarattığını hissediyor. Bu durum anaakım partilerden siyasetçilerin umurunda değilmiş gibi görünüyor ve bu yüzden insanlar, sorunlarını geçmişi yeniden yaratarak ve sonradan gelenlere göz açtırmayarak çözmeyi vaat eden popülist siyasetçilerin cazibesine kapılıyorlar.
Gazete Hollanda’nın güneyinde küçük bir kasaba olan Venlo’ya gitmiş ve oradaki ruh halini de araştırmış. Venlo Wilders’ın memleketi ve nüfusun üçte biri onun partisine oy vermeyi düşünüyor. Kasabanın yerleşik nüfusunun, Türkiye’den yeni gelenlerle iletişim sorunları yaşadığını okuyoruz. Hollandalı kadınları taciz eden bir grup göçmen gençten duydukları rahatsızlığı; Venlo’da yirmi yıldır yaşayan ve hâlâ Hollandaca konuşamayan göçmen
kadınların varlığını. Bir öğretmen ebeveynlerin, geçimlerini sağlamak için çok çalıştıkları için çocuklarıyla ilgilenmediğinden yakınıyor.

Ve sonra kasabanın rahibi devreye giriyor. Vatandaşlarının endişelerini anladığını söylüyor. Fakat aynı zamanda onları şiddetle eleştiriyor: “Biz insanlar niye hep şikâyet ediyoruz?
Bir şeylerden rahatsız olduklarında niye komşularıyla konuşmayı denemiyorlar? İnsanların göçmenler konusunda nasıl bu kadar olumsuz düşünebildiklerini anlamıyorum. Ulu Tanrı herkesi eşit yarattı. O kimseyi kimseden ayrı tutmaz. Tanrı Türkleri de seviyor.” Wilders ve onun yangına körükle giden politikaları konusunda da demediğini bırakmıyor rahip. Fakat kötümser olmadığını ekliyor, Türk komşularıyla yavaş yavaş iyi ilişkiler kuran yerlilerin sayısının giderek arttığını söylüyor.
İşte o rahibi ve çok kültürlü bir toplumda yaşamaktan kaynaklı bütün sorunların üstesinden mütevazı ve hoşgörülü bir tarzla gelmek konusunda verdiği mücadeleyi okuyunca mutlu oldum. Hollanda ve Avrupa’nın diğer ülkeleri için geri dönüş yok. Farklı geçmişlere ve dini inançlara sahip insanların birlikte yaşamanın bir yolunu bulması gerekecek. Her zaman kolay olmayacak bu ve zaman alacak. O rahibe benzeyen yeterince insan olduğu sürece, popülistlerin eninde sonunda kaybedeceğinden eminim.

JOOST LAGENDIJK - 2009.11.18 - Radikal Gazetesi

Türk milleti ve ilkel komünizm

“Peki, ‘Türk milleti’ neden bugüne kadar hiçbir zaman çıkıp ‘böyle devlet istemiyorum, başka türlüsünü istiyorum’ demedi? Çok mu memnundu? Çok mu korkuyordu? Çok mu kandırılmıştı? Yoksa başka türlüsünü hayal mi edemiyordu? Yoksa devletin onu kendisine ait sayması gibi o da bu devleti kendine ait mi sayıyordu? Yoksa kendi varoluşunu bu devletin varlığına bağlı saymak gibi tuhaf bir yanılsama içinde miydi? Yoksa bu bir yanılsama değil miydi?”

Birkaç gün önce bu sözleri yazan Ümit Kıvanç’ı o kadar iyi anlıyorum ki! İnsan kırk yıl sosyalist olduktan sonra aklına hiç böyle şeyler gelmese insanlığından kuşkuya düşer.

Allah’tan, Çayönü ve Çatalhöyük’teki Taş Devri yerleşimleriyle ilgili bir yazı okuyorum da keyfim yerinde, ‘Türk milleti’ hakkında umutsuzluğa kapılmıyorum.

Çayönü, dünyada bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri. En alt katmanları MÖ 8800-8500 yıllarında henüz tarıma geçmemiş bir topluma ait. Ardından, MÖ 8000’de tarım başlamış, MÖ 7300’de de hayvancılık.

Ve bütün bunlar olurken, Çayönü’nün berbat bir sınıflı toplum olduğu belli. Köyün bir yanında yüksek bir alanda büyük, balkonlu ve merdivenli evler var. Bu evlerde toplumun bütün servetinin izleri bulunmuş: Akdeniz ve Kızıl Deniz’den ithal edilmiş deniz kabukları, taş heykeller, değerli kristaller ve silahlar.

Köyün diğer tarafında evler çok daha küçük ve gösterişsiz. İçlerinde hiçbir servet işareti yok, sadece günlük hayat için gerekli tek tük alet var.

Günümüzde olduğu gibi, Çayönü’nde de üretim araçlarının sahipleri başka, üretim yapanlar başka. Alet üretmek için gerekli hammaddeler (çakmaktaşı ve obsidyen taşı) büyük evlerden çıkmış. Ama bu evlerde hammaddenin işlendiğine dair bir işaret yok.

Yoksul evlerde ise tam tersi. Hammadde yok, ama her taraf taşlar işlenince yontulan parçacıklarla dolu.

Bu düzeni sürdürmek için müthiş bir terör estirildiği de belli. Tapınaklardaki sunaklarda, sunakların kenarlarındaki oluklarda ve bıçakların üzerinde çok miktarda insan kanı bulunmuş. Tapınaklardan birinin bir odasından 70 kafatası ve 400 kişinin kemikleri çıkmış.

Ve o dönemde Doğu Anadolu’daki diğer yerleşimlerde de düzen aşağı yukarı aynıymış.

Derken, kazıların bir üst katmanından anlaşılıyor ki, 9200 yıl önce bir şey olmuş.

Büyük evlerin hepsi yanmış. Tapınaklar yıkılmış. Öyle hızlı yanmış ki evler, zenginler mallarını kaçıramamış. Tapınakların bulunduğu alan “belediye” çöplüğüne çevrilmiş.

Derme çatma evlerin hepsi yıkılmış ve büyük evlerin kalıntılarının hemen yanına yeni Çayönü inşa edilmiş. Yeni evlerin hepsi büyük ve hepsinde çalışılıyor olduğunun işaretleri var. Yeni Çayönü’nde ne egemen sınıf kalmış, ne ruhban sınıfı. Eşitlikçi, sınıfsız bir toplum çıkmış ortaya.

Ve arkeologlar bu ani değişimin işgal, savaş veya doğal afet sonucu olmadığını saptayabiliyor. Yani devrim olmuş. Bildiğimiz devrim!

Dahası, “millî” değil, “uluslararası” bir devrim! Tüm Anadolu’da ve Balkanlarda bundan sonra yaklaşık 3000 yıl boyunca tüm yerleşimler devrim sonrası Çayönü gibi. Ve bunların en çarpıcı örneği Çatalhöyük. Herkesin ve tüm evlerin eşit olduğu, saraysız, kadın erkek farkının gözetilmediği, herkesin çalıştığı, savaşsız bir toplum.

Çayönü Diyarbakır’a bağlı, tabiri caizse. Çatalhöyük ise Konya’ya. Bugün Diyarbakır ve Konya’da yaşayan ve bazıları yakın dostum olan nüfus, komünist Çayönü ve Çatalhöyüklülerin doğrudan torunları değil, biliyorum, ama uzak da olsa, sonradan gelenlerle çok karışmış da olsa, bir akrabalıkları olsa gerek.

İsyankârlık, devrimcilik, devlet devirmek genetik bir şey değil, onu da biliyorum. Yani Çayönülülerin “böyle devlet istemiyorum, başka türlüsünü istiyorum” demiş olması Türklerin devlet devirebildiğinin kanıtı değil. Ama “Türkler devlet devirmez” diye bir şey olmadığına da eminim.

E peki, niye uzun zamandır devirmiyorlar, Ümit’le beni sabırsızlığa garkediyorlar?

Marx anlatmış: “Her çağda, toplumda egemen olan fikirler egemen sınıfın fikirleridir.” Biraz sopa zoruyla, ama aslen fikirlerini egemen kılarak, egemen sınıflar güçlü, dokunulmaz ve yenilmez gibi görünür. Her şey hep böyle olacakmış, hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi görünür.

Ama bazen de, çok farklı ve çok çeşitli nedenlerle, büyük kalabalıklar “Yetti artık” deyiverir. Çayönülüler de der, Türkler de.

Kaldı ki, birkaç yıldır diyorlar, şimdilik fazla bağırmadan da olsa.

Roni Marguiles - 2009.11.18 - Taraf Gazetesi

Öymen vakası

Hemen söyleyeyim: Siyasi bakımdan taban tabana zıt fikirlere sahip olmamıza rağmen Onur Öymen sevdiğim bir dostumdur. Bilgi birikimi, nezaketi, yumuşak üslubu hoşuma gider... di.

Di demek zorundayım çünkü ne yazık ki Onur Öymen Türkiye siyasetinde derin bir yara açmış durumda. Bu ağır yargıyı, sadece 2. Dersim felaketine bağlamıyorum.

Onur Öymen Türkiye’nin bu hale gelmesinde büyük bir sorumluluk sahibi.

***


Hatırlanacağı gibi 2002 seçimlerinde Deniz Baykal’la birlikte ülkeyi dolaşıyor, akşam yemeklerinde muhtemel bir iktidarın programını konuşuyorduk.

Bazı arkadaşlarımla birlikte rüyamız, CHP’nin demokratlaşması AB idealine sahip çıkması, barışı ve özgürlükleri savunması, etnik kültürel haklar konusunda öncülük etmesiydi.

O zamanlar bize “A takımı” adı takılmıştı. Sonunda bunun büyük bir ironi olduğu, aslında Z takımı bile sayılmadığımız, sadece vitrin süsü olarak kullanıldığımız ortaya çıkacaktı.

Seçim döneminde Deniz Baykal da bu düşüncelerimizi paylaşır görünüyordu.

O günlerde İstanbul’da bir milletvekili aday tanıtımı yapıldı. 7. sıradan aday olan Onur Öymen de gelmişti. Birlikte oturduk. Pek seçilebilecek bir sırada olmadığı için partide öne çıkmıyordu.

Ama seçimden sonra her şey değişmeye başladı.

Deniz Baykal, bizim “Demokratik Türkiye” fikrimizden yavaş yavaş uzaklaşmaya ve Onur Öymen etkisi altına girerek “Milliyetçi Türkiye” ideolojisine yaklaşmaya başladı.

Bu gidişi parti meclisi toplantılarında ve Baykal’la konuşmalarımızda çok eleştirdim. “Yazık ediyorsunuz; demokratlığı, özgürlükleri ve AB’yi AKP’ye hediye etmeyin” dedim. Ama dinletemedim.

Hatta bir gün parti meclisinde, üç kutuplu Türkiye tezimi anlattım ve “Eğer CHP milliyetçilik kutbuna sürüklenirse, MHP ile aynı çizgiye gelebilir” dedim. Bu sözüm protestolarla karşılandı ama perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Öymen etkisi CHP’de giderek daha fazla hissedilir oldu. Baykal milliyetçiliğe oynayarak oy alacağı hesabını yaptı ve ülkenin sol - demokrat Alevi - Kürt yoksul kesimine sırt çevirdi.

AKP ise bu boşluğu iyi değerlendirerek eski solun sloganlarını kullanmayı ve dünya ile iyi ilişkiler kurmayı becerdi.

Bir süre sonra artık bana bu partide yer olmadığını hissettim. Kongrede parti meclisi için en çok oyu almış olduğum örgütten istifa ettim. Çünkü CHP’de kalarak hayatıma ve uğruna bunca yıldır çile çektiğim ilkelere ihanet edemezdim.

CHP’nin bugün geldiği noktayı ise görüyorsunuz.

***


Bazen sokakta yanıma gelenler arasında, kara gözlü, sevecen bakışlı gençler görürüm. Kulağıma eğilip, bir sır verir gibi “Ben Tunceliliyim abi!” derler. Bu söz çok şey anlatır aslında. “Ben çile çekmiş Dersim’in çocuğuyum, okurum, düşünürüm, seni anlarım!” demektir.

Aramızda bir çeşit duygusal ve düşünsel akrabalık bulunduğunu anlatır.

Birbirimize sarılırız ve Dersim’in acısını bal eylemeye çalışırız.

İçimden “Hak Dersim’i saklasın” dizesini geçiririm.

Yüzyıllar boyunca haksızlığa uğramış, katliamlarla, iftiralarla ezilmeye çalışılmış Alevi bir kitlenin acısını yüreğimde duyarım.

Bu yüzden Onur Öymen’in sözü beni de çok yaraladı.

Ama bu yara Öymen’in istifasıyla kapanmayacak kadar derin.

Mesele CHP’nin MHP’lileşmesi ve sol kulvarı tıkayarak Türkiye’yi alternatifsiz bırakmasıdır.

Keşke CHP, demokrasinin, özgürlüklerin, modernleşmenin öncüsü olsaydı da biz de onu alkışlasaydık.

Zülfü Livaneli - 2009.11.18 - Vatan Gazetesi